Ergenlik: Bir Yeniden Oluşum Tarifi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/ergenlik-bir-yeniden-olusum-tarifi

“Gel Anlayıcı gel, gel. Şiştim içime içime konuşmaktan, gel de biraz beni de anla.”

Bir grup ergen, bir yatılı okul.

Bazen dolan bazen boşalan yatakhane, koridorlar, sınıflar, bahçe, öğretmenler odası, kantin…

Yarı kasvetli, yarı hüzünlü duvarlar, merdivenler…

Cinselliğin, aşkın, otoritenin, samimiyetin sorgulandığı fısıldaşmalar, hesaplaşmalar, tartışmalar…

“Ben zaten köye benzetiyorum bu okulu bazen. Şu boş arazilerin sonu şehre dayanmasa, şehrin ışıkları uzaktan göğü aydınlatmasa aynen köye benziyor.”

Kitabı okumaya başladığımız anda dost olduğumuz, iç dünyamıza konuk ettiğimiz, ara duygulardan, ana duygulara seyahat etmemizi sağlayan bir dizi karakter; Kız Cengiz, Kirpi İsmail, Kara Murat, Melek Orhan, Beygir Niyazi ve ismini buraya yazmadığım yedi kişi daha…

Ergenlik döneminin getirdiği bedensel ve duygusal değişimler ve bu değişimlerin ergenin ilişkiler dünyasındaki yansımaları… Bu yansımaların, bizi ergenin kimlik arayışına yani “Ben kimim” sorusuna götürmesi. Bu sorunun yanıtının ise pek sancılı “birey” olma tarifinde gizlenmesi. Bu tarifi yaparken ergenin “öteki”lere ihtiyaç duyması, ötekilerle olan ilişkisiyle kendisine ayna tutması.

Ahmet Güntan, Raskol’un Baltası’ndan çıkan ve tamamı diyaloglardan oluşan Tam O Sırada. adlı kitabında bir gece vakti bizi, bir grup ergenin yanına davet ediyor ve onlarla düşünsel bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Ergenlikten, ilk yetişkinliğe geçişin şiddetli karın ağrılarını duyumsatıyor. Bunu yaparken de queer bir perspektiften bakmamızı ve queer kuramdan olabildiğince beslenmemizi sağlıyor.

İnsan doğasının o başkalaşımın sürecinde, dünyanın bir grup ergen tarafından yuvarlanışını, boyanışını, keşfini, yıkılıp yeniden yaratımını gözler önüne seriyor.

Bir grup ergenin birbirini nasıl aynaladığını, bu aynalama üzerinden nasıl bir kendilik tanımı ya da tanımsızlığı geliştirdiğini gözlemlememize olanak tanıyor.

Fransız psikanalist Françoise Dolto’ya göre ergenlik, ikinci doğumdur. Bu kendini “yeniden” oluşturma, kendini “yeniden” tarif etme dönemine ait en önemli çabalardan biri, geçen ve kaybolan zamanın, otobiyografik bir etkinlik içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır.

Bahsedilen anlamlandırmalar, Kız Cengiz’in çocukluk öyküsünün kendine has melankolisinde gizlenirken, onun güzellik kavramını, aşkı, cinsiyeti, adaleti monologvari bir üslupla sorgulaması ya da Kirpi İsmail’in arkadaşlarından çaldığı eşyaları, Melek Orhan’ın kendisinden çaldığı duyguları bir ağacın kovuğunda saklaması ve bizim de bir okuyucu olarak o kovuğa dokunabilmemiz, oraya kendi ruhsallığımızdan bir şeyler koyabilmemiz, hafiflediğimizi sandıkça belki de ağırlaşmamızla vücut buluyor.

Peki neyle ağırlaşıyoruz? Hatırlayabildiğimiz kendi ergenliğimizle mi? Sakladığımız ve yüzleşmekten korktuğumuz ergenlikle mi? Toplumun bize sunduğu ergenlikle mi? Yoksa toplumun kendi ergenliğiyle mi? Ya da bu dönemde sorguladıklarımızın eksik kalmışlığıyla mı?

Birtakım sorular, sorgulamalarla bizler de kitabın bir kahramanı gibi hissetmeye başlıyoruz. Kitap, ilk satırlardan itibaren bizi o yarı karanlık yatılı okulun içerisine alıyor ve ardımızdan kapıyı kilitliyor. O kapının anahtarını ise kendi geçmişimizde, cinsel kimliğimizde, hayatı algılayışımızda görünür kılıyor.

Kitabın bitiminde kahramanlara öyle alışıyorsunuz ki, bu kahramanların ergenlik döneminin kısa bir kesitine tanıklık ettiğiniz gibi, yetişkinlikten yaşlılığa hayatlarının tüm geçiş evrelerindeki diyaloglarına, cinsiyet ve karakter oluşumlarına da eşlik etmek, onlarla birlikte düşünmeye, sorgulamaya devam etmek istiyorsunuz.

Tam O Sırada., Ahmet Güntan’a göre hikayenin ortasından, bana göre hayatın tam ortasından diyaloglarıyla, bir yanıyla geçmiş ve gelecekten bağımsız, öte yanıyla geçmiş ve geleceğe bağımlı -an’da olan biteni- okuyuculara sinematografik bir roman tadıyla sunuyor. Ayrıca okuması keyifli queer bir senaryo hazzı yaşatıyor. Ve bu yüzden de kendisini beyazperdede izleme arzusu uyandırıyor. Bu arzum, olmayacak iş değildir umarım.

Filmin soundtrack’i ise şimdiden hazır; Emrah Altınok tarafından bestelenmiş, Kız Cengiz’in Şarkısı. Üstelik okuyucuları şaşırtarak ve bir ilk olarak kitabın içinde yer alıyor.

* Görsel: Malwina Chabocka

 

Fikriye Teyze’yle Yaz Monoloğu-II

Yatağın İki Ayrı Ucu

Bu yazım  PsikeArt Dergisi’nin “Ayrılık” temalı 34. sayısında yayımlanmıştır.

En son 1 yıl önce yine burada buluşmuştuk seninle Fikriye teyze. Yazın ortasından “şıpsevdi” insan manzaralarını izliyorduk birlikte, rakılarımızı yudumlayarak. Tam 1 sene geçmiş üzerinden seninle tanışalı. Şimdi yine bir Temmuz, yine bir yaz. Ve yine beraberiz.
İnsanlar ne çok seviyor bu yaz mevsimini Fikriye Teyze. Bütün bir kış, şişkin bir umutla bu ayları bekliyorlar. En bıkkın zamanlarında bir sahil kasabasında hayal ediyorlar kendilerini. Sere serpe kumsalda uzandıklarını, denizin içinde salındıklarını, güneşle hemhâl olduklarını… Sonra geçiveriyor iç sıkıntıları. Onlara nasıl bir haz veriyor bu kavruk hava, bu sahte umut hiç anlayamıyorum. Yazın cıvıl cıvıllığı koca bir yalan halbuki. Yaz mevsimi, biraz da ayrılık mevsimi demek değil mi Fikriye teyze? Yaz demek kocaman bir boşluk değil mi, ayrılıklarla doldurulabilen? Terlemeye başladıkça zaten ayrılmıyor muyuz birbirimizden? Yapış yapış oldukça mesafe koymak istemiyor muyuz araya? Herşeyden önce yatağın en uzak iki ayrı ucuna konumlanıyoruz. Birbirimize değmek istemiyoruz çünkü sıcak basıyor. Sonra sokakta yürürken terli terli el ele tutuşmuyoruz artık, tutuştukça terden huylanıyoruz çünkü. Biz birbirimizin sıvılarını sadece yatakta seviyoruz, sokakta değil Fikriye teyze. İşte, yaz öyle bir hoyratlıkla ele geçiriyor bedenimizi. Oysa kış öyle mi? Birbirimize sokuldukça anlamlanan bir mevsim o. Battaniye altında en sahici masalları anlatabiliyoruz birbirimize, en düşsel gerçekliklere kapılıveriyoruz. Nefeslerimiz birbirine karışıyor, onlar karıştıkça biz ısınıyoruz, ısındıkça çoğalıyoruz.
En gerçek aşkı yeniden bulduğumuzu sandığımız dönemlerde (çünkü her aşık olduğumuzda kayıp nesnemizi tekrar bulduğumuza inanıyoruz), birbirimize ölesiye büyük laflar ediyoruz ki sorma Fikriye teyze. O lafların kocamanlığında eriyor benliğimiz. Yok oluyoruz. En sevdiğimiz yok oluş bu, adına “aşk” diyoruz. Sonra gün geliyor, elbette büyü bozuluyor, sırlar çözülüyor. Çözülmüş sırların üzüntülerini yaşıyoruz. Dünyaya gönderiliyoruz yeniden, gözlerimizdeki perdeleri kaldırıp. Önce mutsuzluklarımız başlıyor, beraberinde isyanlarımız, öfkemiz. Sonra biz birbirimizden ayrıldığımızı düşünürken, aslında adına “aşk” dediğimiz şey ayrılıyor ilk önce bizden. Ama biz, birbirimizi bırakıp da gidemiyoruz. Aşk bizi terk ederken, biz enkazlar içinde durarak, hâlâ aşkımıza sahip çıktığımızı sanıyoruz. Sanmalarla geçiyor ömrümüz Fikriye teyze. O ilk başta söylediğimiz büyük aşk laflarının bekçiliğini yapmaktan, gitmeye cesaret edemiyoruz. Boşluğa sarılıyoruz. Geçmişin o cüretkâr anlarına sahip çıkmaya çalışıyoruz hâlâ. Öyle anlamlar yüklüyoruz ki başlangıçlara. Nasıl başlarsa hep öyle gitsin istiyoruz. Gitmiyor Fikriye teyze. Şimdi’den öyle umutsuzuz ki… Mutsuzluklarımıza beraber kalarak, beraberliğimize daha fazla katlanarak biraz daha kanıt arıyoruz. Daha çok kanırtmak istiyoruz kendimizi ve birbirimizi. Yok etmek ve öyle ayrılmak istiyoruz. Yani bizim ayrılıklarımız sevdamıza dahil olmuyor Fikriye teyze. Ağzımızda paslı bir tat kalıyor tüm bunların ardından. Böyle zavallı, böyle çaresiz insan canlılarıyız biz işte.
Her ayrılığın ardından nasıl da küsüyoruz aşka, mevsimlere, şehirlere, kendimize… Artık bu sondu diyoruz, bir daha asla aşka düşemeyeceğiz sanıyoruz. Her ayrılıkla dünyanın en keskin acısını yaşadığımızı duyumsuyoruz yeniden. İştahtan kesiliyoruz, mide ağrılarımız başlıyor, kalp çarpıntılarımız alevleniyor, depresyonumuzla uyuyup, uyanıyoruz. Psikoterapistlere para kazandırmaya başlıyoruz yeniden. Azıcık toparlanmaya başladığımızda ise, hayata tutunabilmek adına başlıyor gerekli gereksiz arkadaş buluşmaları, sosyal aktiviteler, küçük şehir dışı kaçamakları… Her ayrılığın ardından evimizi temizliyoruz bir güzel, odaları havalandırıyoruz. Orada burada kalan fazlalık eşyaları dolduruyoruz poşetlere. Köşe bucağı silip, süpürüyoruz. Halbuki bunlar evin değil, zihnimizin ihtiyaçları ama biz eve yüklüyoruz bunları. Ev temizlendikçe, zihnimiz de temizleniyor sanıyoruz. Sonra bir güzel adaçayı tütsüsü yakıp, dolaştırıyoruz evin içerisinde, kötü enerjiler gitsin diye.. İşe yarıyor mu Fikriye Teyze? Yine de kocaman bir ayrılık kokusu asılı kalmıyor mu havada? O kokuyu yok edecek hangi tütsü var doğada?
İlk zamanlar yatağımızda yalnız uyumak ne çok zorlaşıyor. Hemen de alışıveriyoruz bir insanın tenine, kokusuna, sıcaklığına. Kendimiz bile inanamıyoruz bu çabucaklığa. Sonra her gidenin adını verdiğimiz o korkunç yas tutuşlarımız başlıyor. Yastık altlarında, yas biriktirmeye başlıyoruz. Yoksa yas-tık kelimesi, yas’tan mı türetiliyor Fikriye teyze? Yastıklarımız sırılsıklam oluyor. Sabah uyandığımızda biraz daha uyumak istiyoruz o ıslaklıkla. Uyudukça biraz daha yabancılaşıyoruz kendimize. Her gidenle, eksiliyoruz sanıyoruz. Her ayrılığın ardından bu sefer bu acıya dayanamayacağımızı ve ölmekte olduğumuzu düşünürken; bir kez daha ölemediğimizi görüyoruz. Ve her seferinde biraz daha dayanabildiğimizi, acılara karşı ruhumuzun daha da katılaştığını duyumsuyoruz. Evet bazen olmuyor ve o kadar güzel olmuyor ki Fikriye teyze, pek asilce tam gediğine oturuyor “olmama” hâli. Bunu fark ediyoruz. Sonra biraz daha kabulleniyoruz. Kabullendikçe büyüyoruz, kocaman insanlar oluyoruz. Kocamanlığımızın içinden geçiyor mevsimler artık… Sonra bir kez daha affediyoruz kendimizi, acımızı. Bir kez daha affediyoruz yalnızlığımızı bir başkasıyla aldatışımızı.
İstesek de istemesek de devam ediyoruz hayata. Bazen yorularak, bazen durarak… Yenidenlikler biriktirerek devam ediyoruz. Öfkeyi bırakarak, kendimizi affederek… Devam etmekten bazen keyiflenerek, bazen küfrederek ama her daim yolda olma hâlini fark ederek. Yolcuyuz biz Fikriye teyze. Yol bu. Bu yolda varılacak bir nokta, bir nihayet yok. Süreç var, sonuç yok.
Akıyoruz Fikriye teyze. Bazen bulanıyor sular, bazen buharlaşıyor, bazen buzlaşıyor. Ama bitmiyor. Bitmez de… Niye bitsin ki? Yolumuz su olmayı öğretiyor bize ve böyle başlıyor işte en serin, en dingin öykülerimiz.
Ve sen Fikriye teyze, yeniden hoş geldin, sefalar getirdin.
Yalnızlığımı kokladın. Başımı okşadın. Ayrılığımı kutsadın.

Evvel Zaman İçinde Bir Zamanlar Anadolu’da

Bu yazım SabitFikir dergisinde yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/evvel-zaman-icinde-bir-zamanlar-anadolu-da

“Her seferinde, elimizdeki parçaları yeniden ve kendi icat ettiğimiz bir ‘puzzle’ gibi dizip, yeniden oluşturduğumuz ‘gerçeğe’ şaşırarak bakıyorduk işte…” (Ercan Kesal, Evvel Zaman)

 Bir film yapma fikri ne zaman zihne düşer? Bir filmin isim yolculuğunda nelerle karşılaşılır? Bir film ekibi nasıl kurulur, mekân- oyuncu seçimleri nasıl yapılır? Bir filmin senaryosu oluşturulurken yapılan toplantılarda, buluşmalarda neler konuşulur? Peki bu “bir film”den kasıt, hayranlıkla izlediğimiz Bir Zamanlar Anadolu’da ise bu sorular daha da merak uyandırıcı olabilir mi?

 Ercan Kesal, kendi hayatından öyküler sunduğu ve tadı damağımızda kalan Peri Gazozu‘ndan sonra şimdi de bir film güncesiyle okuyucularının karşısına çıkıp, yukarıdaki soruların cevaplarını aramamızı sağlıyor.

İthaki yayınlarından çıkan Evvel Zaman, Ercan Kesal’ın da senaristleri arasında bulunduğu, Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği, Bir zamanlar Anadolu’da filminin bir fikir olarak konuşulduğu andan, film setinin son gününe kadar tüm ayrıntıları gün gün okuyucuyla buluşturuyor. Bu filmin Ercan Kesal’ın gerçek hayatından bir kesit sunması ve tüm bunların kitaba en yalın hâliyle yansıması, kitabı ayrıcalıklı kılan öğelerin başında geliyor elbette. Bir zamanlar doktor kimliğiyle gittiği yerlere, 25 yıl sonra bir senarist ve oyuncu kimliğiyle, dahası bir baba ve bir eş olarak yeniden gidiyor Kesal:

“25 sene önce yine senaryodaki gibi bir kasım ayında, Kırşehir Mermerler seyahat otobüsünden yolun kenarında inip, iki yılımı geçirdiğim bu tuhaf ve büyüleyici Anadolu kasabasının tek caddesinde korkuyla yürümüştüm. İşte 25 sene sonra, bu sefer bir Anadolu hikayesini Keskin’de film yapmaya gidiyoruz.”

 Kitap, bir filmin oluşum süreçlerini tüm çıplaklığıyla bizlere sunarken, aynı zamanda bir günce olması sebebiyle Ercan Kesal’ın içerideki hayatına, ev hâline, özlemlerine, sevinçlerine, hüzünlerine, hayattaki diğer rollerine de tanıklık etmemizi, onu daha yakından tanımamızı da sağlıyor:

“Evin önünde uzanan caddenin kaldırımında yürüdüm. Çocukluğum, ilk gençliğim… Otuz – otuz beş yıl öncesini düşünüyorum. Hava çok güzel. Annem, babam hâlâ hayatta ve şu evin üst katında benim oğlum var, annesiyle uyuyor.”

 Kitap, beş bölümden oluşuyor; Bir Zamanlar Anadolu’da filminin oluşum süreci; Sinema ve Bellek Kavramları, Filmin Hikâyesi, Oyuncu Seçimi, Mekanlar ve son olarak da Film Seti. Son bölüm olan Film Seti bölümüne diğer bölümlerde olmayan fotoğraflar ve Ercan Kesal’ın “Bugüne dair notlar” adını verdiği, sinemayla, filmle, kendisiyle ve hayatla ilgili vurucu, düşündürücü bir o kadar da mütevazi cümleleri eşlik ediyor:

“Mantık önemli. Karşısındakini dinleyen oyuncu mantıklı oyuncudur. “

“Çoğu zaman kervan yolda diziliyor. Her şeyin yüzde yüz ve mükemmel, tamam olabileceğine inanma.”

“Saçma sapan bir iş mi yapıyoruz, yoksa bir başyapıt mı çıkarıyoruz? Allahım, umarım ikincisidir.”

 Ercan Kesal’ın, kitaptaki bölümlerin arasına serpiştirdiği Andrey Tarkovski, Ingmar Bergman gibi yönetmenlerden alıntıladığı keyifli cümleler, gözden kaçırılamayacak çok kıymetli bir saygı duruşunu sembolize ediyor.

 Kitapta, muhtarın kızının çay sunduğu veya yuvarlanan elma gibi çok sevilen bazı sahnelerin oluşum sürecine tanıklık etmek ve bu sahnelerin çok ciddi emeklerle çekildiğini öğrenmek de bende bambaşka güzel duygular uyandırıyor sinema sanatına dair.

Cannes film festivalinde Jüri Büyük Ödülüne lâyık görülen Bir Zamanlar Anadolu’da filmini, bu değerli kitabı okuduktan sonra tekrar izlemenin verdiği hazzı ise buraya yazmaktansa, aynı şeyi sizin de deneyimlemenizi ısrarla salık veriyorum. Sanırım bu deneyimi -belki de biraz doyumsuzlukla- filmin gösteriminden kısa bir süre sonra yaşamayı arzu edişim,  bu kitabın biraz geç kaldığını düşündürüyor bana.

Evvel Zaman, bir filmin yaratım sürecine bizi dahil etmesinin yanı sıra birçok senariste, senarist olmak isteyenlere, kısacası sinemayla ilgilenen herkes için bir ilham kaynağı olarak raflardaki yerini alıyor.

Bir yandan Nuri Bilge Ceylan’ın kulaklarını bu yazıyla çınlatıp, diğer yandan içimde yeni bir Nuri Bilge Ceylan filmini izleme arzusu canlanırken, Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde Kış Uykusu filmiyle Altın Palmiye Ödülü’nü kazandığı haberi ise bu yazıyı benim için daha anlamlı hale getiriyor.

İçimizdeki Yusuf Atılgan / Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar Üzerine

Bu yazım Varlık Dergisi’nin Mayıs 2014 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.varlik.com.tr/varlikDergisi.aspx

Bir yazarın, romanında geçen herhangi bir kahramanla özdeşim kurması ve onun üzerinden kendini anlatması elbette yadsınamaz. Yazarın birden çok romanı varsa ve romanlarındaki başkahramanların arasında inceden bir bağlantı, bir benzerlik, kahramanlarda tekrarlayıcı bir duygu hissediliyorsa ister istemez yazarın kişiliğini, yaşayışını, köklerini, kısacası o yazarın tavan arasını merak etmeden durabilmek oldukça zor olsa gerek.  Ancak ne yazık ki, bir yazara tam anlamıyla ulaşabilmek için sadece romanları, öyküleri tatmin edici olmuyor. İnsandaki merak güdüsü okuduğu yazarıyla ilgili daha fazla bilgiye, daha fazla tanışıklığa ihtiyaç duyuyor.

Yusuf Atılgan da işte böyle bir yazar benim için. Romanlarının ötesini merak ettiğim, O’na yazdıklarının ötesinden de varmaya çalıştığım, O’nun iç dünyasını, kişiliğini anlamayı arzuladığım bir yazar. Aylak Adamı ilk kez okuduğumda, romanda geçen genel temalar yalnızlık, huzursuzluk, yabancılaşma, tutunamama, tatminsizlik gibi konular etrafında dönüyor olsa da romandaki esas vurucu nokta C.’nin baba nefretinden güç alan sistem, düzen, otorite karşıtlığı ve bu karşıtlığı meşrulaştıran aylaklık sempatisi. Aylak Adam C.’nin kent içerisindeki bitimsiz arayışlarına, ölü bir babanın ayak izleri eşlik ediyor.  Ve bu izler C.’nin hayatının her döneminde belirleyici bir etkiye sahip oluyor.  Babadan kurtulmaya çalışırken, babayı iyice içine yerleştiriyor. Babanın bıraktığı mirasla, istediği birçok şeye sahip olabilecekken, roman boyunca babasını çağrıştıran herşeyin karşısında duruyor. Örneğin babasının başka kadınlarla birlikte olduğu, babasından sık sık dayak yediği çocukluk mekânını, babasının ölümünden sonra hemen satıyor.  Ve ev odaklı hiçbir mutluluğu benimseyemiyor.

Yazarın diğer romanı Anayurt Oteli’nde ise başkahraman Zebercet’in kendini bir geçmişe, bir köke ait hissedememe ve bundan kaynaklı bir geçmiş ve gelecek oluşturamayıp, şimdide tutunamama hâli göze çarpıyor. Zebercet’in babası, otel kâtipliği mesleğini oğluna miras olarak bırakarak, onu kendi gölgesinde yaşamaya mahkum etmektedir. Buradaki baba, önceki romanın aksine daha yetersiz ve pasiftir. Babanın pasifliği, oğlunun hayata tutunamamasında oldukça etkin bir rol oynamaktadır.

Psikanalize göre erkek çocuğu, bir yandan kendisine rakip gördüğü babasını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir nefret besler, diğer yandan da ruhunda her zaman ona karşı oluşturduğu bir sevgiye yer verir. İki çelişik tutumun bir araya gelmesiyle baba özdeşleşmesi gerçekleştirilir.  Hayranlık duyulan babaya öykünme arzusunu, onu rakip güç olarak ortadan kaldırma ve yerini alma düşüncesi takip eder. Ancak bu gelişim süreci, erkek çocuğun babası tarafından iğdiş edilerek cezalandırılacağı korkusuyla kesintiye uğrar ve erkek çocuk, penisini kaybetmemek adına, babasını ortadan kaldırıp annesini ele geçirme düşüncesinden vazgeçer. Babasına duyduğu kin, nefret ve baba sevgisini bilinçdışına iter, bu da suçluluk duygusunun temelini oluşturur ve Oidipus kompleksini besleyen doğal bir sonuç ortaya çıkarır.

Erkek çocuk, benliğinde kalıcı bir yer edinen baba özdeşleşmesini gizleyerek kendi benliği içine aktarır ve bu benlikle karşıtlık içinde, ondan bağımsız bir parça olarak varlığını sürdürür. Freud, benlik kapsamına alınan bu özdeşleşmeye, anne ve baba etkisinin mirasçısı anlamına gelen -üst benlik- adını vermekte ve bunu önemli işlevlerin kaynağı saymaktadır. Benlik ile üst benlik bir araya gelerek, baba rolünü erkek çocuğun ruhunda oynayıp dururlar. Genellikle baba ve oğul arasındaki ilişki, benlik ile üst benlik arasındaki ilişkiye dönüşür.

Yusuf Atılgan’ın iki romanında, iki ayrı uçtaki baba figürüne ve bunun beraberinde de, farklı baba figürlerinden temellenen ve çok fazla ortak özelliği barındıran oğul figürlerine rastlıyoruz. İki ayrı ucun derinlerde bir yerlerde birleşmesine tanık oluyoruz. Olumsuz baba etkisiyle oluşan bu birleşimin sonuçlarını ise hem C.’nin hem de Zebercet’in karakter oluşumunda çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Yusuf Atılgan’ın romanları her kuram dahilinde incelenebilir ancak psikanalitik okumaya bir hayli açıktır. Yazar, yarattığı kahramanları adeta psikanalize emanet eder gibi oluşturmaktadır. Bunun nedeni kendisinin de düşünsel anlamda psikanalizden oldukça yararlanması olabilir. Yusuf Atılgan’ın romanlarının ardından yaptığım tüm sorgulamaları ve düşünceleri, Yusuf Atılgan’ın babasıyla, ailesiyle ve özellikle kendi oğluyla kurduğu ilişkiye dair büyük bir merak duygusu ele geçiriyor.  Onun romanlarında baba merkezli şekillenen karakterler, ister istemez onun kendi babasıyla ve oğluyla kurduğu ilişkiyi de merak ettiriyor.

Bu merakı bir nebze olsun Edebi Şeyler Yayınevi’nden çıkan, Burak Fidan’ın hazırladığı Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar adlı kitap giderebildi. Kitap, Yusuf Atılgan’ın Hacırahmanlı Köyünden Edebiyat öğretmeni olan arkadaşı Halil Şahan’a 1980-1988 yılları arasında İstanbul’dan yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu sıcacık mektuplara, Halil Şahan’ın mütevazi bir kalemle yazdığı ve bizi yazarın ince detaylarla örülü hayatına sokan önsözü ile Yusuf Atılgan’ı daha yakından tanımamıza olanak veren  Ahmet Güntan ve Burak Fidan’ın çok keyifli sorularla bezeli bir söyleşisi eşlik ediyor.  Bir de kitabın sonunda tatlı niyetine okuyucuları oldukça mutlu edecek Yusuf Atılgan’ın köy hayatıyla ilgili bir fotoğraf albümü çıkıveriyor karşımıza.

Bu kitapta Yusuf Atılgan’ın günlük yaşayışına ve içeriden hâllerine rastlıyoruz. Kimi zaman pijamalı bir aile babası, kimi zaman annesinin merakı ve hasretiyle yanan bir oğul, bazen akışkan olan, bazen tıkanıklıklar yaşayan bir yazar, ama en çok da samimi, düşünceli, paylaşımcı bir dost.

Halil Şahan, Yusuf Atılgan’ın köydeki eli kulağı, onun kökleriyle kurduğu bir bağlantı noktası, hasta annesiyle iletişimini sağlamaya yardımcı olan bir haber elçisi, köyünü, annesini emanet ettiği bir kardeş gibi adeta.

Yazımın başında bir yazar ile yarattığı roman kahramanları arasındaki özdeşleşmeden bahsetmiştim. Bu durum Halil Şahan’ın da zihnini meşgul etmiş olacak ki,  kendisi kitabın önsözünde Yusuf Atılgan ile onun roman kahramanları C. ve Zebercet’le ilgili çok hoş paralellikler kurmuş;

“Hal hatır sormayı ise, içinden geldiğinde yapardı. Sevdiği, dostluk duyduğu insanların halini hatırını sorardı, ama köylüler gibi yapmazdı bunu. Kısacası, Yusuf Abi bu konuda Aylak Adam’ın C.’si gibiydi. İçtenliksiz bulduğu kalıp davranışlardan kaçınırdı.”

“Onun Zebercet olan yönleri de az değildi. Zaten, yakınlarına, “Zebercet benim” der, “Onu ölümle yaşam arasındaki sınırı aştığım bir dönemde yazdım” diye de eklerdi. Aklıma gelmişken belirteyim. Anayurt Oteli için bir söylediği de şuydu: “O kitapta ben sevgiyi anlattım, ama sevgi sözcüğünü hiç kullanmadım.” Evet, Anayurt Oteli’ni taradım, gerçekten de hiçbir yerinde ‘sevgi’ sözcüğüne rastlamadım.”

Yine önsözde Halil Hoca, Yusuf Atılgan’ın psikanalizle olan ilişkisine de şöyle değiniyor; “Tanıştığımız ilk yıllarda Yusuf Abi’nin konuşmalarında en çok adı geçen düşünür Freud idi. Ama Freud’un düşüncelerinden çok, ayrıntıları kullanışından söz ederdi. Ondan birçok kez, “Buradaki bir ayrıntının bağlantısı ileride kesinlikle karşımıza çıkar” sözünü duydum. Yusuf Abi bir bakıma kendi anlatış biçimini açıklıyordu. Bilindiği gibi, Türk yazınında ayrıntıları onun kadar işlevsel kullanan yazar azdır.”

Yusuf Atılgan’ın mektuplarında, oğlu Mehmet Hamdi’nin an be an büyümesini görüyoruz. Diş çıkarmasından, konuşmaya başlamasına, haylazlıklarından, babasına ne kadar düşkün olduğuna tanıklık ediyoruz. Kimi zaman oğluyla kurduğu ilişki, ona karşı hissettiği aşk, romanlarından da alışık olduğumuz bir korku düşürüveriyor Yusuf Atılgan’ın yüreğine;   “Şimdi “baba, baba” diye bacaklarıma sarılan, bir uykudan uyanışında “baba, baba” diye beni arayan bu oğlan büyüyünce demek benden kopacak? Ben o zaman da onu tavlamanın bir yolunu bulacağım sanıyorum. Freud daha beterini söylüyor; oğlan büyüyünce babayı rakip ve düşman gibi görür diyor. Eh, ne yapalım, hele sağlıkla bir büyüsün de görelim.”

Mehmet Hamdi’nin doğumuyla, daha önce hep dışarıdan deneyimlediği babalık duygusunu bu kez içeriden deneyimliyor Yusuf Atılgan. Nesnesi olduğu baba-oğul ilişkisinin, öznesi oluyor bu kez. Ve kuşkusuz bu deneyim onu çok çeşitli yönlerle değiştiriyor, dönüştürüyor. Mektuplarda da gördüğümüz başka çocukların gürültülerine, şımarıklıklarına dayanamama hâli, çocuğu olduktan sonra epey sönümleniyor. Bu hâllerin yerine şefkat, merhamet, sabır duyguları yerleşiyor.

Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar‘da, Atılgan’ın oğluyla, annesiyle, eşiyle kurduğu ilişkiyi görebiliyoruz ancak babasının varlığına –Halil Şahan’ın önsözünde kısaca bahsetmesi dışında- hiç rastlamıyoruz. Bunun nedeni o dönemde babasının hayatta olmaması olabilir ancak mektupların hiçbir yerinde baba özlemi, baba yâdı, baba teması geçmiyor. Bu durum, romanlarında olumsuz bir baba figürünün olmasını daha da anlamlandırmamızı sağlayabilir.  Kitabın genelinde yer alan ve yoğun bir şekilde gözümüze çarpan baba yoksunluğu, Sigmund Freud’un şu sözünü hatırlatıyor bana; “Bir insan bir yere bakıyorsa orada ilgilendiği bir şey vardır. Bir insan bir yere hiç bakmıyorsa orada ilgilendiği bir şey kesinlikle vardır.”

Kitap, Yusuf Atılgan’ı, romanlarının ve öykülerinin dışında, daha samimi ve sansürsüz bir biçimde hissetmemize olanak veriyor. Kentli romanlar yazan ve kitaplarında tutunamayan, aidiyetsiz karakterler yaratan bir yazarın köyüne, köklerine olan derin bağlarına dokunuyoruz. Üretken, yaşayan, işlevsel bir mekân olan köyün ve köy hasretinin bir yazar üzerindeki etkilerini anlayabiliyoruz.

Son günlerde basılan ve oldukça revaçta olan aşk mektupları kitaplarına bir alternatif olarak bu sefer dost mektuplarını okuyoruz.

Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar, bilgisayar klavyesinin tuşlarına sıkıştırılmış ve 140 karakterle sınırlandırılan ifade alışkanlıklarımıza bir mola verip, mektupların özgür, kapsayıcı, duyarlı dünyasını yeniden hatırlamamızı sağlıyor.

 

Değişimden Dönüşüme…

Bu yazım SabitFikir Dergisinde yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/degisimden-donusume 

Değişim, içinde biraz reddedişi de barındırarak bir şeyden başka bir şeye geçmektir, dönüşüm ise kabullenişle var olanı işlemek, başka bir forma getirmek… Dönüşüm daha naif, daha derin, daha tanıdık olabilirken, değişim daha hoyrat, daha reddedici, daha yabancı olabilmektedir. O yüzden belki kelimelerle oynayıp değişim yerine dönüşüm demeliyiz artık. Çünkü dönüşüm, yok etmekten ziyade, var olanı kapsayıp, ondan alacağın güçle yeni bir şey inşa ettiriyor; içsel sessizliğin eşlik ettiği bir süreçte…

ABD’li psikanalist Stephen Grosz, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ve çevirmenliğini Begüm Kovulmaz’ın yaptığı ilk kitabı İncelenen Hayatlar‘da okuyucuya onlarca dönüşüm öyküsü sunuyor. Dinlemenin, anlamanın, derinliğin öykülerini aktarıyor. Grosz’un deyişiyle bu öyküler, sadece sözcükleri değil, aradaki sessiz boşlukları da dinlemenin öneminden bahsediyor. Bu öyküler, Stephen Grosz’un 25 yıllık mesleki birikiminin ve 50 bin saatlik psikanaliz seanslarının sonucu. Stephen Grosz, kibirden uzak mütevazi bir duruşla mesleğin ilk yıllarında karşılaştığı zorlukları da açık yüreklilikle okuyucuyla paylaşıyor.

Kitabın alt başlığının “Kendimizi nasıl yitirir, nasıl buluruz” olması, ruhsal işleyişteki diyalektiğe oldukça hoş bir vurgu yapıyor. Kendimizi yitirmeden bulmanın, içeriden geçmeden dışarıya çıkmanın, boşalmadan dolmanın mümkün olmadığını ispatlıyor. Grosz, kitabın önsözünde etkileyici bir anekdottan bahsediyor: “Felsefeci Simone Weil, hapishanede bitişik hücrelerde kalan ve uzun zaman içinde duvara tık tık vurarak konuşmayı öğrenen iki mahkumun öyküsünü anlatır.” “Onları ayıran duvar aynı zamanda iletişim kurma araçlarıdır,” diye yazar. “Her ayrılık bir bağlantıdır.” İşte bu kitabın o duvarı anlattığını ifade ediyor Stephen Grosz.

“Övgü özgüveni nasıl yıkabilir”, “İlişkide olmamak üzerine”, “Paranoya acıyı nasıl hafifletebilir, bir felaketi nasıl önleyebilir”, “Kaybetme korkusu her şeyi yitirmemize nasıl yol açar”, “Öfke, bizi üzüntümüzden nasıl alıkoyar” gibi ilginç sorular, kitaptaki başlıklardan bazıları. Her vaka öyküsü sıradışılığıyla bir kurgu maskesi olarak karşımıza çıkarken, o maskeyi aralayıp, gerçeklikten nasıl beslendiğini görmemiz hiç zor olmuyor.

Bu başlıkların altında yer alan öyküler ise kendimizde ve çevremizde rastladığımız ve “sorun” olarak nitelendirdiğimiz bazı davranışların perde arkasını görmemizi, o sorunların belki asla tahmin edemeyeceğimiz yerlerden nasıl köklenebildiğini gösteriyor. Sadece görünene değil, görünmeyene de odaklanmamızı ve anlamamızı sağlıyor.

İncelenen Hayatlar, mesleki ve teknik bir jargondan uzak, oldukça sade ve samimi üslubuyla okuyucuya kendi dönüşümü için de bir ilham perisi yaratıyor. İstenmeyen şey neyse onu kabullenmek, onunla barışmak, o çok arzulanan sükunetin, huzurun anahtarı belki de. Ve bu anahtarı bulmak adına birtakım yaşam koçlarından medet umup, imaj maker gibi bir kişilik maker bulmaya çalışmaktansa, yüzeyselliği bir kenara bırakıp, o anahtarı alanında uzman bir psikoterapistle birlikte bulmak, onunla derinlemesine bir ilişki kurmak şüphesiz daha kalıcı oluyor.

Görsel: Meltem Şahin

Hayvaninsan Cumhuriyeti

Bu yazım SabitFikir Dergisinde yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/hayvaninsan-cumhuriyeti 

“İnsan, her insanı hayvanlarına ayırmak ve ardından ayrıntılı ve yatıştırıcı bir biçimde onlarla hesaplaşmak istiyor.” (1943)

Gözlerini dikmiş, gözlerime bakıyor dik dik. Kıpırtısız… Ürperiyorum. Sanki içinde vahşi bir insan varmış da, bunu o kedi postuyla gizliyormuş gibi. Ürperme nedenim insana benzemesi mi bilmiyorum. İnsan bir hayvandan korkarsa, hayvan olduğu için korkmalı değil mi, insana benzettiği için değil. Belki de bu ikircikli haldir korkutucu olan. Ani bir hareketle ayağa kalkıyorum, bu sefer ben ürkütmüş oluyorum onu, bir nevi ödeşiyoruz ve sonra kaçıp gidiyor. İnsandaki hayvansılığı, hayvandaki insansılığı düşünüyorum. Hiçbir hiyerarşi olmaksızın, fakat hiyerarşiyi dayatan, doğadan kopuk sisteme inat bu iç içe geçmişlik oldukça hoşuma gidiyor. Ve sanırım Elias Canetti’nin de…

Doğa hep kendi bildiğini okuyor elbet. Dikkatli bakan gözlerce doğadaki her şey denge halinde, adaletli ve ikilikleri birleyen döngüsel bir pozisyonda… Fakat doğadan kopan insanoğlu, kendi güçsüzlüğünün, acizliğinin, öfkesinin intikamını hep hayvanlardan alıyor. Kendisinde başedemediği veya yok edemediği duyguları, hayvanları yok ederek gidermeye çalışıyor.  Ve bilmiyor ki hayvanlar tükendikçe, insan da tükeniyor. İnsan, hayvanların sonunu hazırladıkça, hem ruhsal hem fiziksel olarak kendi sonuna da hazırlanıyor. 

Doğadan kopan insan, kendisini merkez sanıp, diğer her şeyi dışarıda bırakıyor ve kendi kibrini örtüveriyor yüzleşmek istemediği tüm insani gerçeklerinin üstüne. Elias Canetti, Sel Yayınları’ndan çıkan Hayvanlar Üzerine isimli kitabında insanın, tek ve en önemli merkez değil, aksine sayısız merkezden biri olduğundan ve bu merkezlerin her birinin ayrı ayrı önemli olduğundan bahsediyor.

Körleşme, Kitle ve İktidar gibi mutlaka okunması gereken başucu kitaplarının yazarı, Nobel Edebiyat Ödülü başta olmak üzere birçok edebiyat ödülü alan ve eserlerinde genellikle kitle- iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulayan Elias Canetti, tarihte hayvanlardan çok az söz edildiğini ifade ediyor. Aforizmalar, denemeler, öykülerle bezeli çok keyifli ve bir hayli düşünsel yoğunluğu olan bu kitabında çok önemli bir boşluğu dolduruyor böylece. İnsanla hayvanın kurduğu ilişkiyi irdelerken, hayvanlar üzerinden bir iç hesaplaşma ve kitlesel bir farkındalık yaratmaya çalışıyor. İncecik bir kitap olmasına rağmen, kendisini sürekli merkezde sanan bizleri, oldukça derin cümleleriyle tersten düşünmeye sevk ediyor. Bu yüzden de berrak bir zihinle okunması gereken bir kitapla karşı karşıya kalıyoruz. Kitabın hızlı bitimi kadar, ne mutlu ki hızla bitmiyor düşünme mesaimiz.

Canetti’nin eserlerinde dil ile gerçeklik arasında kurduğu ilişki oldukça önemli bir yere sahip. Bu kitabında da özellikle dilin hayvanlar üzerindeki belirleyiciliği üstüne çok çarpıcı anlatımlara rastlıyoruz. Alışageldiğimiz dil kalıplarını başka bir açıdan sorgulamamızı sağlıyor. Canetti’ye göre; dil tamamıyla, hor görülen canlılarla dolu ve dile bu canlılar hayat veriyor. Kurbağalardan ve haşerattan, yılanlardan, solucanlardan ve domuzlardan söz ediyoruz. Peki ya, birden bütün hor görme sözcüklerini ve nesnelerini yitirseydik ne olurdu acaba?(1954)

Kitabın bitiminde Hayvaninsan Cumhuriyeti’nde hissederken kendimi, burada sadece iki tanesine yer vereceğim kitabın “Notlar” bölümünde yer alan oldukça önemli sorular kalıyor zihnimde Canetti’den:

 Hangisi önce tükenecek, hayvanlar mı yoksa hikayeler mi? (1980)

 Hayvanlar arasında tek bir arkadaşın bile yok, buna hayat mı diyorsun? (1984)

Görsel: Samia Mahmood Pendleton

 

Bulaşıcı Travmalar

Bu yazım SabitFikir dergisinde yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/bulasici-travmalar

Ana rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren, beraberinde yeryüzüne verdiğimiz ilk nefesle birlikte, ailemizden birtakım genetik mirasları da devralıyoruz. Bazı fiziksel özelliklerimizi, bazı ruhsal temellerimizi, bazı hastalıklarımızı hatta bazı düşlerimizi, düşlemlerimizi bile… Peki ya travmaları da devralıyor muyuz? Ailemizin, hatta o kuşakta yaşayan diğer insanların hiçbir zaman söze dökemediği, belki de göremediği o karanlık girdaplar da geçiyor mudur kendi ruhsallığımıza? Bulaşıcı bir hastalık gibi, travmanın da bulaşıcı özelliği var mı? İnsan anlatılmayanı bilebilir mi? Dile dökülmeyenin izini taşıyabilir mi? Nereden geldiğini anlayamadığımız, elimize ayağımıza dolanan çoğu hallerimizin kökeni çok derinlerdeki, hatta bize bile ait olmayan 2. el bir travmaya dayanabilir mi? Peki ya bunu bilmek, çözmeye yeter mi?

Özellikle politik psikoloji ve psikanaliz alanında yaptığı pek kıymetli çalışmalarıyla tanınan, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Kıbrıs doğumlu psikiyatrist Prof. Dr. Vamık D. Volkan, Okuyan Us yayınlarından çıkan Psikanalitik Öyküler serisinin 4. kitabı Hayvan Katili’nde travmanın kuşaklararası aktarımına ilişkin oldukça çarpıcı bir vaka örneği sunuyor.

Kitaptaki takma adı Peter olan analizan, küçük bir bebekken babası tarafından terk ediliyor, anne ve anneannesi tarafından büyütülüyor. Özyönetimine ve özbakımına sürekli müdahalelerde bulunulan, çeşitli baskılara maruz kalan Peter, anne ve anneannesi tarafından sürekli besleniyor ve şişman bir çocuk haline geliyor. Zamanla yediklerini kusmaya başlıyor. Ayrıca kendisine ait bir yatağı olmaması sebebiyle, anneannesiyle uyumaya, İncil hikayeleri dinlemeye ve “iyi” bir çocuk olmaya mecbur bırakılıyor. (Bu sıraladığım anahtar özelliklerin daha sonra yetişkin Peter’ın sosyal, cinsel, dinsel yaşamına nasıl etki ettiğini, o etkilerin buralarla nasıl bağlantılı olduğunu görüyoruz.)

Peter’in annesi, bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonlara esir düşen, Bataan Ölüm Yürüyüşü’nden kurtulup, O’Donnell Kampı’na bile dayanabilen, inanılmaz zor koşullarda hayatta kalmayı başarabilen, bir adamla yani Gregory’le evleniyor. Bu sayede Peter ve annesi, anneannesiyle paylaştıkları evden ayrılıp, bambaşka bir hayata başlıyorlar. Gregory, küçük bir çocuk olan Peter’ın gelişmekte olan iç dünyasını, iç yapılanmasını, kendi travmalı benlik imgesini aktarabileceği bir depo olarak görüyor. Ve kendi yaşadığı travmaları adeta Peter’ın üzerine yığıyor. Peter, büyüyüp, yetişkin hayatına adım atınca silah sektörünün çok önemli saydığı bir işadamı haline geliyor. Bu dönemlerde Gregory’nin de teşviğiyle, Peter’ın en büyük zevki avcılık oluyor. Kendisi Alaska’ya gidip, helikopterle bir geyik sürüsü üzerinde uçup, tüm sürüyü bir makineli tüfekle nasıl vurduğunu gururla anlatıyor. Peter, hayvanları öldüren, sonra onların içini doldurup, gerçeğe en yakın gözleri- dişleri bulan bir hayvan katiline dönüşüyor. Peter, sahip olduğu abartılmış ve zararlı narsisizm kişilik bozukluğunu, hayvanlar üzerinde iktidar ve zulüm uygulayarak teyit ediyor. Hayvanların ölümü ve yaşamı üzerinde kontrol kurmaya çalışan bir hayvan tanrısı olarak imgeleniyor. İçki ve yeme sorunları yaşayan Peter, bir gün, karısıyla birlikte katıldıkları bir davette çok içki içip valinin üzerine kusunca karısı artık dayanamayıp, Peter’a kesinlikle değişmesini ve bir psikoterapistten yardım alması gerektiğini söylüyor. Ve Peter’ın psikanaliz süreci, Dr. Pine ile tam da bu noktada başlıyor.

Hayvan Katili kitabında, narsisizm kişilik bozukluğu ve kuşaklararası travma aktarımının içiçe geçmişliğiyle oldukça zor bir vakaya tanık oluyoruz. Kitabın önemli bir özelliği, Vamık D.Volkan bu vakada Peter’in değil, Peter’ın psikanalistinin gözlemcisi yani supervizörü kimliğiyle yer alıyor. Bu sayede bizler de okuyucu olarak psikanalist ve analizandan oluşan bir psikanaliz sürecinin tamamen sahne arkasında, 3. bir göz olarak yer alıyoruz. Analizanın uzandığı divana ve divanın arkasında psikanalistin oturduğu koltuğa kapı aralığından bakıyoruz. Bir psikanalist olan Dr. Pine eşliğinde analizanın iç dünyasına girebildiğimiz gibi aynı zamanda Vamık Volkan eşliğinde de bir psikanalistin travmalarına, hüznüne, bazen de öfkesine dokunuyoruz.

Bir adamın hayvan katilinden, adım adım hayvan özgürleştiricisine doğru nasıl dönüşebildiğini sinematografik bir roman tadında okuyoruz. Bir anlamda kendi kendisinin katilliğinden kurtulup, kendi özgürlüğüne kavuşmasının hikayesine eşlik ediyoruz.

Yıllarca süren psikanalitik bir çalışmanın tüm aşamalarını görebildiğimiz bu kitapta, ağır psikanalitik teknik ve terimlerin olduğu bir jargonla karşılaşmıyoruz. Fakat yine de bazı terimlerin anlaşılamayacağı ve kafa karıştıracağı riskini ortadan kaldırmak için kitabın arkasında her bölüme özgü dipnotlara rastlıyoruz.

Vamık D.Volkan, kitabı yazma amaçlarından birini şöyle ifade ediyor: “Peter’ın vakasında onun sadece hayvanlara karşı sıradışı saldırgan ve ölümcül eylemler durumundaki motivasyonlarına atıf yapılmaktadır ve o vaka bizi, benzer ya da ilgili ama kendine özgü yanları da olan diğer motivasyonlara, yani toplu halde insan öldürenlerin motivasyonlarına yöneltmeye yardımcı olacaktır.”

Özellikle son yıllarda, ülkemizin yönetim tarzında narsisizm etkisini yoğun olarak hissettiğimiz söylenebilir. Bunun dolaylı bir sonucu olarak insan öldürme motivasyonunun bu denli yükselmesi, kitaptaki hayvan avcılığını bir metafor olarak düşünüp, kitabı başka bir gözle de yorumlamamızı sağlayabilir. Ancak bu noktada dikkatli olmakta yarar var; çünkü çabucak ulaşılan tekinsiz bir tanıdıklık hissi oldukça can acıtıcı olabiliyor. Bizden önceki kuşakların yaşadığı travmaların bizi nasıl etkilediği yavaş yavaş ortaya dökülürken, travma üstüne travma biriktirdiğimiz şu hazin günlerde, bunların bizden sonraki kuşaklara nasıl bulaşacağı, onları nasıl etkileyeceği ise başka bir yazıda irdelenebilir.

Görsel: Can Çetinkaya