Anksiyete Bozukluğu İçin Bir Kitap Reçetesi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/anksiyete-bozuklugu-icin-bir-kitap-recetesi

Bu mevsim değişiminde, hayatınızdaki belirsizliklerle ya da yoğunlukla ne yapacağınızı bilemiyorsanız ve kaygı seviyenizin her zamankinden biraz daha yüksek olduğunu hissediyorsanız, bu yaşadıklarınıza “Ben kişileştirilmiş kaygıydım,” diyen biriyle birlikte tekrar bakmaya ve bakarken de biraz gülümsemeye ne dersiniz? Ayrıca zanax, atarax, cipralex, alprazolam gibi kelimeler size oldukça tanıdık geliyorsa ve ne zaman yoğun bir kaygı yaşasanız eliniz ilaç dolabına gidiyorsa, belki bunu engelleyemem ama bir psikoterapist olarak size bir kitap reçetesi yazıp, ilk sıraya da Maymun Aklı’nı koyabilirim.

Kaygı, modern insanın özellikle büyük şehir insanının hayatının çoğu döneminde sık sık karşılaştığı ve baş etmek zorunda kaldığı bir sıkıntı. “Baş etmek zorunda,” diyorum çünkü eğer ipin ucu kaçarsa ve gerekli önlemler alınmazsa “anksiyete bozuklukları” başlığı altında toplanan, panik atak, çeşitli fobiler, obsesif kompulsif bozukluk vb. gibi çok şiddetli başka sıkıntılara sebebiyet verebilir ve içinden çıkılması oldukça zor bir kısır döngüye sürükleyebilir.

Kaygı bozukluğundan muzdarip bir zihin, patinaj çeker. Bu patinaj hali ise enerjimizi kemirir, içsel bir gürültü kirliliği yaratır ve hayatı sanki berbat bir İstanbul trafiği stresiyle yaşamamıza neden olur. Tıpkı Daniel Smith’in hayatında olduğu gibi: “Benim anksiyete sorunum var. Bu anksiyete, konsantre olmamı imkansızlaştırıyor. Konsantre olmak imkansız olduğu için işimde affedilmez bir hata yapacağım. İşimde affedilmez bir hata yapacağım için işten çıkarılacağım. İşten çıkarılacağım için kiramı ödeyemeyeceğim. Kiramı ödeyemeyeceğim için Fenway Park’ın arkasındaki kuytu bir yolda para karşılığında seks yapmak zorunda kalacağım. Para karşılığında seks yapmak zorunda kalacağım için HIV kapacağım. HIV kapacağım için AIDS olacağım. AIDS olacağım için yalnız ve rezil olmuş bir şekilde öleceğim.”

Daniel Smith, Maymun Aklı isimli kitabında anksiyete bozukluğunun tam ortasında soluklanan gerçek bir yaşam öyküsüyle buluşturuyor okuyucuyu. Ve bunu yaparken de küçük bir uyarıda bulunuyor: “Bu bir iyileşme anı yazısı değildir.”

Daniel Smith, delirmekten, AIDS olmaktan, yazamamaktan, işsiz ve yalnız kalmaktan kaygılanıyor. Bu olasılıklar herkesi kaygılandırır elbette; ancak yazarın kaygı dozu yaşam kalitesini olumsuz anlamda etkileyebilecek ölçüde, yani herkesinkinden biraz daha fazla. Anksiyete bozukluklarının dozlarını ise Smith şöyle bir örnekle açıklıyor; “Afrika’da hayvan koruma alanında kamp yapıyorsan ve canlı canlı yenmek istemediğin için uyumakta zorluk çekiyorsan, normal kaygılısın. Fort Lauderdale’deki bir barda bira içiyorsan ve belki bir gün bir kamp seyahatine çıkıp, oradayken çadırına bir hayvan girip seni canlı canlı yiyeceği için sinirlerin gerginse, bir reçeteye ihtiyacın var.”

Smith’in yaşamı, sürekli başına bir felaket geleceği beklentisiyle geçiyor. Bu durum, 15 yaşında yaşadığı ilk cinsel deneyimin aslında bir tecavüz olduğunu anlamasıyla başlıyor. Sayısız psikoterapiste, psikiyatriste gidiyor. Fakat hiçbiri yeterli gelmiyor. Evlerinin alt katında hasta gören psikoterapist annesinin bu tablodaki yerini şu sözlerle aktarıyor: “Annem için, en küçük çocuğunun görünürde bir gecede bir hastaya dönüşmesini izlemek son derece şaşırtıcı olmalıydı. Alt katta, dönüştürülmüş dinlenme odasında, annem bütün gün tedavi ettiği ancak prensip gereği sevemeyeceği acı çekenlerle oturuyordu. Üst katta ise bütün akşam sevdiği ancak prensip gereği  tedavi edemediği bir acı çekenle oturuyordu.”

Daniel Smith, anksiyete hakkında bir kitap yazmakta olduğunu ilk annesine söylüyor ancak bu konuyla ilgili yazmanın çok da orijinal bir fikir olmadığını biliyor. Annesi, Freud’un 90 yıl önce, Kiergaard’ın Freud’dan da 80 yıl önce, Spinoza’nın ise 18. yüzyılda anksiyete hakkında düşünüp yazdığını hatırlatıyor ona. Fakat kaygıyla baş etme yollarından birinin kaygıyla ilgili yazmak olduğunu da görüyor.

Kitabın ismi ise Budizmle ilintili. Daniel Smith, Budizmin kaygılılar için yaratıldığını öne sürüyor. Bütün amacının sakinliği teşvik edip, düşünce ve duygu fazlasını terbiye etmek olduğunu ifade ediyor. Ve ekliyor: “Budistlerin, bu duygu fazlalıkları için muhteşem bir terimleri var. Onlara maymun aklı durumu olarak değiniyorlar. Maymun aklının sancıları içerisinde olan bir insan, bileşenlerinin kafatasının bir tarafından diğerine sıçramayı bırakmadıkları, sürekli dönüp, zıplayıp, duvarlara dışkı attıkları ve sarmaşığa tutunmuş sallanan Howler maymunları gibi gevşek nöronlara tutunup sallandıkları bir bilinçlilikten ötürü acı çeker. ”

Ama anksiyetik bir kişiden beklenebileceği üzere kitap adı olarak Maymun Aklı çok da yeterli gelmemiş olacak ki, bir de açıklayıcı bir alt başlık koyuyor Smith: “Anksiyete bozukluğu yaşayan bir adamın akıl almaz derecede komik hikayesi”

Maymun Aklı, kolay okunan, okuyucuyu hemen içine alan, sade ve eğlenceli bir dille yazılmış, bir çok satan olmasına rağmen, özellikle Kierkegaard’ın bazı ağır metinlerinden de besleniyor.  “Kiergaard haklıydı: İnsan olmak, kaygılı olmaktır. Fakat bu sadece başlangıç noktası. Bir sonraki ve en önemli adım, kaygını tamamen boğmadan, onu nasıl disiplin altına alacağını öğrenmektir. Hatta, boğmayı istemeksizin… ”

Tam da böyle yapıyor Smith, anksiyetesinden tam anlamıyla kurtulamasa da bir ölçüde onu kabullenip, kontrol altına alabiliyor ve kaygının kaygıyı doğurduğu kısırdöngüyü kırmayı başarabiliyor. En önemlisi de gülmenin kaygılılar için değil, cahiller için olduğunu öne süren biriyken, gülmekle işinin bittiğini düşünürken, kendisiyle dalga geçen birine dönüşüyor ve yeniden gülüyor.

Maymun Aklı, kış mevsimi geliyorken, ruhsal ve zihinsel bağışıklığımızı güçlendirmek adına, vitamin niyetine okunacak kitaplar listesine girebilir. Üstelik, insanı geliştiremeyip daha da körelten hatta hasta eden kişisel gelişim kitaplarının oldukça dışındaki çizgisiyle, kaygılanan ya da kaygı bozukluğu yaşayan herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği ve bulurken de oldukça keyifleneceği bir kitap.

* Görsel: David Gothard

Freud’u Okumak

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/freudu-okumak

“Freud’un kitapları çok ağır, hiçbir şey anlamıyorum”, “Psikanaliz hep böyle sıkıcı mı?”, “Psikanalizi anlatan kitapların dili hep böyle karmaşık olmak zorunda mı”, “Psikanalizi çok merak ediyorum ama okudukça kafam karışıyor” gibi cümleleri birçoğumuz duymuş veya içimizden geçirmişizdir.

 Psikanaliz, ruh sağlığı ile ilgilenen kişilerin yanı sıra sanatla, mimari ve siyasetle ilgilenen kişilerin de sıklıkla başvurduğu bir alandır. Fakat çoğu kişi, bir yandan psikanalize ve psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a büyük bir merak ve ilgi duyarken, diğer yandan onun dilini kavramakta -eğer psikoloji terminolojisine de çok hakim değilse- çeşitli zorluklar yaşayabiliyor. Bu yüzden bizler de, Freud’un makalelerini hakkıyla okumada ve kavramada bize eşlik edecek bazı metinlere ihtiyaç duyuyoruz ve elbette psikanalize dair çeşitli önyargılardan, yalan yanlış bilgilerden kurtulmamızı sağlayacak kalemi güçlü yazarlara da.

 Raşit Tükel, işte bu yazarlardan biri. Kendisi psikiyatrist ve 2001 yılında kurulan İstanbul Psikanaliz Derneği’nin kurucu üyesi. “Psikanaliz Yazıları” isimli dergide 2000-2013 yılları arasında yayın kurulu üyesi olarak görev yapıp, halen aynı dergide danışma kurulu üyesi olarak çalışıyor. 

Bağlam Yayınları’ndan çıkan kitabı Freud Okumaları‘nda okuyucuyu lafı fazla uzatmadan, yalın bir dille Freud’un temel metinleriyle tanıştırıyor. Bu metinler, düşlerin yorumu, dürtü kuramı, narsisizm, bilinçdışı, fobiler, nesne ilişkileri, Oedipus karmaşası, fobiler, anksiyete, savunma mekanizmaları, aktarım-karşıaktarım gibi alt başlıklardan oluşuyor. Kitap genel olarak iki bölüme ayrılıyor; ilki Freud’un temel metinleri üzerinden okumalar, diğeri ise Freud sonrası okumalar. Freud sonrası okumalar bölümünde yazar bizi, psikanalize önemli katkılar sağlamış olan kişilerden Hartmann, D. W. Winnicott ve Melanie Klein’la ve onların çalışmalarıyla tanıştırıyor. Ama bu isimler bana yeterli gelmiyor ve içimden keşke kitapta Freud sonrası dönemde psikanalize ciddi katkılar sağladığını bildiğim Otto Rank, Erich Fromm, Karen Horney, Heinz Kohut ve Margaret Mahler gibi isimlere rastlasaydım diye geçiriyorum. Belki Raşit Tükel ağzımıza bir parmak bal çalıyor ve diğer isimlerle tanışmayı okuyucunun kendi ilgisine ve çabasına bırakıyor.

 Freud Okumaları‘nda yer alan metinler, son 15 yıl içerisinde Psikanaliz Yazıları başta olmak üzere çeşitli dergilerde yer alan yazılar temel alınarak oluşturulmuş. Prof. Dr. Raşit Tükel, kitabın önsözünde, bir Freud makalesinin tek başına, öncesi ve sonrası dikkate alınmadan okunmasının, Freudyen anlamda bütünlüklü bir görüş oluşturmayı zorlaştırdığını ifade ediyor. Ve kitaptaki bölümlerin bu noktalar dikkate alınarak, tarihsel süreklilik gözetilerek ele alınıp, oluşturulduğunu belirtiyor.

 Freud’un görüşlerinin çağdaş düşünceyi etkisi altına almaya başladığı günlerden bu yana neredeyse yüz yıl geçmesine rağmen, Freud ve sonrasını yansıtan eserlerin birçoğunun Türkçeye çevrilmemiş ve çevrilenlerin de belirli bir sistematiği izleyerek seçilmemiş olması, ne yazık ki psikanalizin tam olarak anlaşılmasına, içselleştirilmesine ve Türkiye’de gereğince tanınmasına imkan vermiyor. Freud Okumaları, sistematik bir işleyişle bu boşluğu kısmen de olsa giderebilecek, psikanalizi bütünlüklü olarak kavramaya yol açacak, bizleri önyargılardan arındıracak kitaplardan biri olmaya aday gözüküyor. Psikanalize yeni başlayanlar için, başlayıp da vazgeçenler için ya da bilgilerini yeniden tazelemek isteyenler için kıymetli bir olanak sağlıyor.

 

* Görsel: Emmanuel Polanco

Ergenlik: Bir Yeniden Oluşum Tarifi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/ergenlik-bir-yeniden-olusum-tarifi

“Gel Anlayıcı gel, gel. Şiştim içime içime konuşmaktan, gel de biraz beni de anla.”

Bir grup ergen, bir yatılı okul.

Bazen dolan bazen boşalan yatakhane, koridorlar, sınıflar, bahçe, öğretmenler odası, kantin…

Yarı kasvetli, yarı hüzünlü duvarlar, merdivenler…

Cinselliğin, aşkın, otoritenin, samimiyetin sorgulandığı fısıldaşmalar, hesaplaşmalar, tartışmalar…

“Ben zaten köye benzetiyorum bu okulu bazen. Şu boş arazilerin sonu şehre dayanmasa, şehrin ışıkları uzaktan göğü aydınlatmasa aynen köye benziyor.”

Kitabı okumaya başladığımız anda dost olduğumuz, iç dünyamıza konuk ettiğimiz, ara duygulardan, ana duygulara seyahat etmemizi sağlayan bir dizi karakter; Kız Cengiz, Kirpi İsmail, Kara Murat, Melek Orhan, Beygir Niyazi ve ismini buraya yazmadığım yedi kişi daha…

Ergenlik döneminin getirdiği bedensel ve duygusal değişimler ve bu değişimlerin ergenin ilişkiler dünyasındaki yansımaları… Bu yansımaların, bizi ergenin kimlik arayışına yani “Ben kimim” sorusuna götürmesi. Bu sorunun yanıtının ise pek sancılı “birey” olma tarifinde gizlenmesi. Bu tarifi yaparken ergenin “öteki”lere ihtiyaç duyması, ötekilerle olan ilişkisiyle kendisine ayna tutması.

Ahmet Güntan, Raskol’un Baltası’ndan çıkan ve tamamı diyaloglardan oluşan Tam O Sırada. adlı kitabında bir gece vakti bizi, bir grup ergenin yanına davet ediyor ve onlarla düşünsel bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Ergenlikten, ilk yetişkinliğe geçişin şiddetli karın ağrılarını duyumsatıyor. Bunu yaparken de queer bir perspektiften bakmamızı ve queer kuramdan olabildiğince beslenmemizi sağlıyor.

İnsan doğasının o başkalaşımın sürecinde, dünyanın bir grup ergen tarafından yuvarlanışını, boyanışını, keşfini, yıkılıp yeniden yaratımını gözler önüne seriyor.

Bir grup ergenin birbirini nasıl aynaladığını, bu aynalama üzerinden nasıl bir kendilik tanımı ya da tanımsızlığı geliştirdiğini gözlemlememize olanak tanıyor.

Fransız psikanalist Françoise Dolto’ya göre ergenlik, ikinci doğumdur. Bu kendini “yeniden” oluşturma, kendini “yeniden” tarif etme dönemine ait en önemli çabalardan biri, geçen ve kaybolan zamanın, otobiyografik bir etkinlik içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır.

Bahsedilen anlamlandırmalar, Kız Cengiz’in çocukluk öyküsünün kendine has melankolisinde gizlenirken, onun güzellik kavramını, aşkı, cinsiyeti, adaleti monologvari bir üslupla sorgulaması ya da Kirpi İsmail’in arkadaşlarından çaldığı eşyaları, Melek Orhan’ın kendisinden çaldığı duyguları bir ağacın kovuğunda saklaması ve bizim de bir okuyucu olarak o kovuğa dokunabilmemiz, oraya kendi ruhsallığımızdan bir şeyler koyabilmemiz, hafiflediğimizi sandıkça belki de ağırlaşmamızla vücut buluyor.

Peki neyle ağırlaşıyoruz? Hatırlayabildiğimiz kendi ergenliğimizle mi? Sakladığımız ve yüzleşmekten korktuğumuz ergenlikle mi? Toplumun bize sunduğu ergenlikle mi? Yoksa toplumun kendi ergenliğiyle mi? Ya da bu dönemde sorguladıklarımızın eksik kalmışlığıyla mı?

Birtakım sorular, sorgulamalarla bizler de kitabın bir kahramanı gibi hissetmeye başlıyoruz. Kitap, ilk satırlardan itibaren bizi o yarı karanlık yatılı okulun içerisine alıyor ve ardımızdan kapıyı kilitliyor. O kapının anahtarını ise kendi geçmişimizde, cinsel kimliğimizde, hayatı algılayışımızda görünür kılıyor.

Kitabın bitiminde kahramanlara öyle alışıyorsunuz ki, bu kahramanların ergenlik döneminin kısa bir kesitine tanıklık ettiğiniz gibi, yetişkinlikten yaşlılığa hayatlarının tüm geçiş evrelerindeki diyaloglarına, cinsiyet ve karakter oluşumlarına da eşlik etmek, onlarla birlikte düşünmeye, sorgulamaya devam etmek istiyorsunuz.

Tam O Sırada., Ahmet Güntan’a göre hikayenin ortasından, bana göre hayatın tam ortasından diyaloglarıyla, bir yanıyla geçmiş ve gelecekten bağımsız, öte yanıyla geçmiş ve geleceğe bağımlı -an’da olan biteni- okuyuculara sinematografik bir roman tadıyla sunuyor. Ayrıca okuması keyifli queer bir senaryo hazzı yaşatıyor. Ve bu yüzden de kendisini beyazperdede izleme arzusu uyandırıyor. Bu arzum, olmayacak iş değildir umarım.

Filmin soundtrack’i ise şimdiden hazır; Emrah Altınok tarafından bestelenmiş, Kız Cengiz’in Şarkısı. Üstelik okuyucuları şaşırtarak ve bir ilk olarak kitabın içinde yer alıyor.

* Görsel: Malwina Chabocka

 

Fikriye Teyze’yle Yaz Monoloğu-II

Yatağın İki Ayrı Ucu

Bu yazım  PsikeArt Dergisi’nin “Ayrılık” temalı 34. sayısında yayımlanmıştır.

En son 1 yıl önce yine burada buluşmuştuk seninle Fikriye teyze. Yazın ortasından “şıpsevdi” insan manzaralarını izliyorduk birlikte, rakılarımızı yudumlayarak. Tam 1 sene geçmiş üzerinden seninle tanışalı. Şimdi yine bir Temmuz, yine bir yaz. Ve yine beraberiz.
İnsanlar ne çok seviyor bu yaz mevsimini Fikriye Teyze. Bütün bir kış, şişkin bir umutla bu ayları bekliyorlar. En bıkkın zamanlarında bir sahil kasabasında hayal ediyorlar kendilerini. Sere serpe kumsalda uzandıklarını, denizin içinde salındıklarını, güneşle hemhâl olduklarını… Sonra geçiveriyor iç sıkıntıları. Onlara nasıl bir haz veriyor bu kavruk hava, bu sahte umut hiç anlayamıyorum. Yazın cıvıl cıvıllığı koca bir yalan halbuki. Yaz mevsimi, biraz da ayrılık mevsimi demek değil mi Fikriye teyze? Yaz demek kocaman bir boşluk değil mi, ayrılıklarla doldurulabilen? Terlemeye başladıkça zaten ayrılmıyor muyuz birbirimizden? Yapış yapış oldukça mesafe koymak istemiyor muyuz araya? Herşeyden önce yatağın en uzak iki ayrı ucuna konumlanıyoruz. Birbirimize değmek istemiyoruz çünkü sıcak basıyor. Sonra sokakta yürürken terli terli el ele tutuşmuyoruz artık, tutuştukça terden huylanıyoruz çünkü. Biz birbirimizin sıvılarını sadece yatakta seviyoruz, sokakta değil Fikriye teyze. İşte, yaz öyle bir hoyratlıkla ele geçiriyor bedenimizi. Oysa kış öyle mi? Birbirimize sokuldukça anlamlanan bir mevsim o. Battaniye altında en sahici masalları anlatabiliyoruz birbirimize, en düşsel gerçekliklere kapılıveriyoruz. Nefeslerimiz birbirine karışıyor, onlar karıştıkça biz ısınıyoruz, ısındıkça çoğalıyoruz.
En gerçek aşkı yeniden bulduğumuzu sandığımız dönemlerde (çünkü her aşık olduğumuzda kayıp nesnemizi tekrar bulduğumuza inanıyoruz), birbirimize ölesiye büyük laflar ediyoruz ki sorma Fikriye teyze. O lafların kocamanlığında eriyor benliğimiz. Yok oluyoruz. En sevdiğimiz yok oluş bu, adına “aşk” diyoruz. Sonra gün geliyor, elbette büyü bozuluyor, sırlar çözülüyor. Çözülmüş sırların üzüntülerini yaşıyoruz. Dünyaya gönderiliyoruz yeniden, gözlerimizdeki perdeleri kaldırıp. Önce mutsuzluklarımız başlıyor, beraberinde isyanlarımız, öfkemiz. Sonra biz birbirimizden ayrıldığımızı düşünürken, aslında adına “aşk” dediğimiz şey ayrılıyor ilk önce bizden. Ama biz, birbirimizi bırakıp da gidemiyoruz. Aşk bizi terk ederken, biz enkazlar içinde durarak, hâlâ aşkımıza sahip çıktığımızı sanıyoruz. Sanmalarla geçiyor ömrümüz Fikriye teyze. O ilk başta söylediğimiz büyük aşk laflarının bekçiliğini yapmaktan, gitmeye cesaret edemiyoruz. Boşluğa sarılıyoruz. Geçmişin o cüretkâr anlarına sahip çıkmaya çalışıyoruz hâlâ. Öyle anlamlar yüklüyoruz ki başlangıçlara. Nasıl başlarsa hep öyle gitsin istiyoruz. Gitmiyor Fikriye teyze. Şimdi’den öyle umutsuzuz ki… Mutsuzluklarımıza beraber kalarak, beraberliğimize daha fazla katlanarak biraz daha kanıt arıyoruz. Daha çok kanırtmak istiyoruz kendimizi ve birbirimizi. Yok etmek ve öyle ayrılmak istiyoruz. Yani bizim ayrılıklarımız sevdamıza dahil olmuyor Fikriye teyze. Ağzımızda paslı bir tat kalıyor tüm bunların ardından. Böyle zavallı, böyle çaresiz insan canlılarıyız biz işte.
Her ayrılığın ardından nasıl da küsüyoruz aşka, mevsimlere, şehirlere, kendimize… Artık bu sondu diyoruz, bir daha asla aşka düşemeyeceğiz sanıyoruz. Her ayrılıkla dünyanın en keskin acısını yaşadığımızı duyumsuyoruz yeniden. İştahtan kesiliyoruz, mide ağrılarımız başlıyor, kalp çarpıntılarımız alevleniyor, depresyonumuzla uyuyup, uyanıyoruz. Psikoterapistlere para kazandırmaya başlıyoruz yeniden. Azıcık toparlanmaya başladığımızda ise, hayata tutunabilmek adına başlıyor gerekli gereksiz arkadaş buluşmaları, sosyal aktiviteler, küçük şehir dışı kaçamakları… Her ayrılığın ardından evimizi temizliyoruz bir güzel, odaları havalandırıyoruz. Orada burada kalan fazlalık eşyaları dolduruyoruz poşetlere. Köşe bucağı silip, süpürüyoruz. Halbuki bunlar evin değil, zihnimizin ihtiyaçları ama biz eve yüklüyoruz bunları. Ev temizlendikçe, zihnimiz de temizleniyor sanıyoruz. Sonra bir güzel adaçayı tütsüsü yakıp, dolaştırıyoruz evin içerisinde, kötü enerjiler gitsin diye.. İşe yarıyor mu Fikriye Teyze? Yine de kocaman bir ayrılık kokusu asılı kalmıyor mu havada? O kokuyu yok edecek hangi tütsü var doğada?
İlk zamanlar yatağımızda yalnız uyumak ne çok zorlaşıyor. Hemen de alışıveriyoruz bir insanın tenine, kokusuna, sıcaklığına. Kendimiz bile inanamıyoruz bu çabucaklığa. Sonra her gidenin adını verdiğimiz o korkunç yas tutuşlarımız başlıyor. Yastık altlarında, yas biriktirmeye başlıyoruz. Yoksa yas-tık kelimesi, yas’tan mı türetiliyor Fikriye teyze? Yastıklarımız sırılsıklam oluyor. Sabah uyandığımızda biraz daha uyumak istiyoruz o ıslaklıkla. Uyudukça biraz daha yabancılaşıyoruz kendimize. Her gidenle, eksiliyoruz sanıyoruz. Her ayrılığın ardından bu sefer bu acıya dayanamayacağımızı ve ölmekte olduğumuzu düşünürken; bir kez daha ölemediğimizi görüyoruz. Ve her seferinde biraz daha dayanabildiğimizi, acılara karşı ruhumuzun daha da katılaştığını duyumsuyoruz. Evet bazen olmuyor ve o kadar güzel olmuyor ki Fikriye teyze, pek asilce tam gediğine oturuyor “olmama” hâli. Bunu fark ediyoruz. Sonra biraz daha kabulleniyoruz. Kabullendikçe büyüyoruz, kocaman insanlar oluyoruz. Kocamanlığımızın içinden geçiyor mevsimler artık… Sonra bir kez daha affediyoruz kendimizi, acımızı. Bir kez daha affediyoruz yalnızlığımızı bir başkasıyla aldatışımızı.
İstesek de istemesek de devam ediyoruz hayata. Bazen yorularak, bazen durarak… Yenidenlikler biriktirerek devam ediyoruz. Öfkeyi bırakarak, kendimizi affederek… Devam etmekten bazen keyiflenerek, bazen küfrederek ama her daim yolda olma hâlini fark ederek. Yolcuyuz biz Fikriye teyze. Yol bu. Bu yolda varılacak bir nokta, bir nihayet yok. Süreç var, sonuç yok.
Akıyoruz Fikriye teyze. Bazen bulanıyor sular, bazen buharlaşıyor, bazen buzlaşıyor. Ama bitmiyor. Bitmez de… Niye bitsin ki? Yolumuz su olmayı öğretiyor bize ve böyle başlıyor işte en serin, en dingin öykülerimiz.
Ve sen Fikriye teyze, yeniden hoş geldin, sefalar getirdin.
Yalnızlığımı kokladın. Başımı okşadın. Ayrılığımı kutsadın.

Evvel Zaman İçinde Bir Zamanlar Anadolu’da

Bu yazım SabitFikir dergisinde yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/evvel-zaman-icinde-bir-zamanlar-anadolu-da

“Her seferinde, elimizdeki parçaları yeniden ve kendi icat ettiğimiz bir ‘puzzle’ gibi dizip, yeniden oluşturduğumuz ‘gerçeğe’ şaşırarak bakıyorduk işte…” (Ercan Kesal, Evvel Zaman)

 Bir film yapma fikri ne zaman zihne düşer? Bir filmin isim yolculuğunda nelerle karşılaşılır? Bir film ekibi nasıl kurulur, mekân- oyuncu seçimleri nasıl yapılır? Bir filmin senaryosu oluşturulurken yapılan toplantılarda, buluşmalarda neler konuşulur? Peki bu “bir film”den kasıt, hayranlıkla izlediğimiz Bir Zamanlar Anadolu’da ise bu sorular daha da merak uyandırıcı olabilir mi?

 Ercan Kesal, kendi hayatından öyküler sunduğu ve tadı damağımızda kalan Peri Gazozu‘ndan sonra şimdi de bir film güncesiyle okuyucularının karşısına çıkıp, yukarıdaki soruların cevaplarını aramamızı sağlıyor.

İthaki yayınlarından çıkan Evvel Zaman, Ercan Kesal’ın da senaristleri arasında bulunduğu, Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği, Bir zamanlar Anadolu’da filminin bir fikir olarak konuşulduğu andan, film setinin son gününe kadar tüm ayrıntıları gün gün okuyucuyla buluşturuyor. Bu filmin Ercan Kesal’ın gerçek hayatından bir kesit sunması ve tüm bunların kitaba en yalın hâliyle yansıması, kitabı ayrıcalıklı kılan öğelerin başında geliyor elbette. Bir zamanlar doktor kimliğiyle gittiği yerlere, 25 yıl sonra bir senarist ve oyuncu kimliğiyle, dahası bir baba ve bir eş olarak yeniden gidiyor Kesal:

“25 sene önce yine senaryodaki gibi bir kasım ayında, Kırşehir Mermerler seyahat otobüsünden yolun kenarında inip, iki yılımı geçirdiğim bu tuhaf ve büyüleyici Anadolu kasabasının tek caddesinde korkuyla yürümüştüm. İşte 25 sene sonra, bu sefer bir Anadolu hikayesini Keskin’de film yapmaya gidiyoruz.”

 Kitap, bir filmin oluşum süreçlerini tüm çıplaklığıyla bizlere sunarken, aynı zamanda bir günce olması sebebiyle Ercan Kesal’ın içerideki hayatına, ev hâline, özlemlerine, sevinçlerine, hüzünlerine, hayattaki diğer rollerine de tanıklık etmemizi, onu daha yakından tanımamızı da sağlıyor:

“Evin önünde uzanan caddenin kaldırımında yürüdüm. Çocukluğum, ilk gençliğim… Otuz – otuz beş yıl öncesini düşünüyorum. Hava çok güzel. Annem, babam hâlâ hayatta ve şu evin üst katında benim oğlum var, annesiyle uyuyor.”

 Kitap, beş bölümden oluşuyor; Bir Zamanlar Anadolu’da filminin oluşum süreci; Sinema ve Bellek Kavramları, Filmin Hikâyesi, Oyuncu Seçimi, Mekanlar ve son olarak da Film Seti. Son bölüm olan Film Seti bölümüne diğer bölümlerde olmayan fotoğraflar ve Ercan Kesal’ın “Bugüne dair notlar” adını verdiği, sinemayla, filmle, kendisiyle ve hayatla ilgili vurucu, düşündürücü bir o kadar da mütevazi cümleleri eşlik ediyor:

“Mantık önemli. Karşısındakini dinleyen oyuncu mantıklı oyuncudur. “

“Çoğu zaman kervan yolda diziliyor. Her şeyin yüzde yüz ve mükemmel, tamam olabileceğine inanma.”

“Saçma sapan bir iş mi yapıyoruz, yoksa bir başyapıt mı çıkarıyoruz? Allahım, umarım ikincisidir.”

 Ercan Kesal’ın, kitaptaki bölümlerin arasına serpiştirdiği Andrey Tarkovski, Ingmar Bergman gibi yönetmenlerden alıntıladığı keyifli cümleler, gözden kaçırılamayacak çok kıymetli bir saygı duruşunu sembolize ediyor.

 Kitapta, muhtarın kızının çay sunduğu veya yuvarlanan elma gibi çok sevilen bazı sahnelerin oluşum sürecine tanıklık etmek ve bu sahnelerin çok ciddi emeklerle çekildiğini öğrenmek de bende bambaşka güzel duygular uyandırıyor sinema sanatına dair.

Cannes film festivalinde Jüri Büyük Ödülüne lâyık görülen Bir Zamanlar Anadolu’da filmini, bu değerli kitabı okuduktan sonra tekrar izlemenin verdiği hazzı ise buraya yazmaktansa, aynı şeyi sizin de deneyimlemenizi ısrarla salık veriyorum. Sanırım bu deneyimi -belki de biraz doyumsuzlukla- filmin gösteriminden kısa bir süre sonra yaşamayı arzu edişim,  bu kitabın biraz geç kaldığını düşündürüyor bana.

Evvel Zaman, bir filmin yaratım sürecine bizi dahil etmesinin yanı sıra birçok senariste, senarist olmak isteyenlere, kısacası sinemayla ilgilenen herkes için bir ilham kaynağı olarak raflardaki yerini alıyor.

Bir yandan Nuri Bilge Ceylan’ın kulaklarını bu yazıyla çınlatıp, diğer yandan içimde yeni bir Nuri Bilge Ceylan filmini izleme arzusu canlanırken, Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde Kış Uykusu filmiyle Altın Palmiye Ödülü’nü kazandığı haberi ise bu yazıyı benim için daha anlamlı hale getiriyor.

İçimizdeki Yusuf Atılgan / Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar Üzerine

Bu yazım Varlık Dergisi’nin Mayıs 2014 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.varlik.com.tr/varlikDergisi.aspx

Bir yazarın, romanında geçen herhangi bir kahramanla özdeşim kurması ve onun üzerinden kendini anlatması elbette yadsınamaz. Yazarın birden çok romanı varsa ve romanlarındaki başkahramanların arasında inceden bir bağlantı, bir benzerlik, kahramanlarda tekrarlayıcı bir duygu hissediliyorsa ister istemez yazarın kişiliğini, yaşayışını, köklerini, kısacası o yazarın tavan arasını merak etmeden durabilmek oldukça zor olsa gerek.  Ancak ne yazık ki, bir yazara tam anlamıyla ulaşabilmek için sadece romanları, öyküleri tatmin edici olmuyor. İnsandaki merak güdüsü okuduğu yazarıyla ilgili daha fazla bilgiye, daha fazla tanışıklığa ihtiyaç duyuyor.

Yusuf Atılgan da işte böyle bir yazar benim için. Romanlarının ötesini merak ettiğim, O’na yazdıklarının ötesinden de varmaya çalıştığım, O’nun iç dünyasını, kişiliğini anlamayı arzuladığım bir yazar. Aylak Adamı ilk kez okuduğumda, romanda geçen genel temalar yalnızlık, huzursuzluk, yabancılaşma, tutunamama, tatminsizlik gibi konular etrafında dönüyor olsa da romandaki esas vurucu nokta C.’nin baba nefretinden güç alan sistem, düzen, otorite karşıtlığı ve bu karşıtlığı meşrulaştıran aylaklık sempatisi. Aylak Adam C.’nin kent içerisindeki bitimsiz arayışlarına, ölü bir babanın ayak izleri eşlik ediyor.  Ve bu izler C.’nin hayatının her döneminde belirleyici bir etkiye sahip oluyor.  Babadan kurtulmaya çalışırken, babayı iyice içine yerleştiriyor. Babanın bıraktığı mirasla, istediği birçok şeye sahip olabilecekken, roman boyunca babasını çağrıştıran herşeyin karşısında duruyor. Örneğin babasının başka kadınlarla birlikte olduğu, babasından sık sık dayak yediği çocukluk mekânını, babasının ölümünden sonra hemen satıyor.  Ve ev odaklı hiçbir mutluluğu benimseyemiyor.

Yazarın diğer romanı Anayurt Oteli’nde ise başkahraman Zebercet’in kendini bir geçmişe, bir köke ait hissedememe ve bundan kaynaklı bir geçmiş ve gelecek oluşturamayıp, şimdide tutunamama hâli göze çarpıyor. Zebercet’in babası, otel kâtipliği mesleğini oğluna miras olarak bırakarak, onu kendi gölgesinde yaşamaya mahkum etmektedir. Buradaki baba, önceki romanın aksine daha yetersiz ve pasiftir. Babanın pasifliği, oğlunun hayata tutunamamasında oldukça etkin bir rol oynamaktadır.

Psikanalize göre erkek çocuğu, bir yandan kendisine rakip gördüğü babasını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir nefret besler, diğer yandan da ruhunda her zaman ona karşı oluşturduğu bir sevgiye yer verir. İki çelişik tutumun bir araya gelmesiyle baba özdeşleşmesi gerçekleştirilir.  Hayranlık duyulan babaya öykünme arzusunu, onu rakip güç olarak ortadan kaldırma ve yerini alma düşüncesi takip eder. Ancak bu gelişim süreci, erkek çocuğun babası tarafından iğdiş edilerek cezalandırılacağı korkusuyla kesintiye uğrar ve erkek çocuk, penisini kaybetmemek adına, babasını ortadan kaldırıp annesini ele geçirme düşüncesinden vazgeçer. Babasına duyduğu kin, nefret ve baba sevgisini bilinçdışına iter, bu da suçluluk duygusunun temelini oluşturur ve Oidipus kompleksini besleyen doğal bir sonuç ortaya çıkarır.

Erkek çocuk, benliğinde kalıcı bir yer edinen baba özdeşleşmesini gizleyerek kendi benliği içine aktarır ve bu benlikle karşıtlık içinde, ondan bağımsız bir parça olarak varlığını sürdürür. Freud, benlik kapsamına alınan bu özdeşleşmeye, anne ve baba etkisinin mirasçısı anlamına gelen -üst benlik- adını vermekte ve bunu önemli işlevlerin kaynağı saymaktadır. Benlik ile üst benlik bir araya gelerek, baba rolünü erkek çocuğun ruhunda oynayıp dururlar. Genellikle baba ve oğul arasındaki ilişki, benlik ile üst benlik arasındaki ilişkiye dönüşür.

Yusuf Atılgan’ın iki romanında, iki ayrı uçtaki baba figürüne ve bunun beraberinde de, farklı baba figürlerinden temellenen ve çok fazla ortak özelliği barındıran oğul figürlerine rastlıyoruz. İki ayrı ucun derinlerde bir yerlerde birleşmesine tanık oluyoruz. Olumsuz baba etkisiyle oluşan bu birleşimin sonuçlarını ise hem C.’nin hem de Zebercet’in karakter oluşumunda çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Yusuf Atılgan’ın romanları her kuram dahilinde incelenebilir ancak psikanalitik okumaya bir hayli açıktır. Yazar, yarattığı kahramanları adeta psikanalize emanet eder gibi oluşturmaktadır. Bunun nedeni kendisinin de düşünsel anlamda psikanalizden oldukça yararlanması olabilir. Yusuf Atılgan’ın romanlarının ardından yaptığım tüm sorgulamaları ve düşünceleri, Yusuf Atılgan’ın babasıyla, ailesiyle ve özellikle kendi oğluyla kurduğu ilişkiye dair büyük bir merak duygusu ele geçiriyor.  Onun romanlarında baba merkezli şekillenen karakterler, ister istemez onun kendi babasıyla ve oğluyla kurduğu ilişkiyi de merak ettiriyor.

Bu merakı bir nebze olsun Edebi Şeyler Yayınevi’nden çıkan, Burak Fidan’ın hazırladığı Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar adlı kitap giderebildi. Kitap, Yusuf Atılgan’ın Hacırahmanlı Köyünden Edebiyat öğretmeni olan arkadaşı Halil Şahan’a 1980-1988 yılları arasında İstanbul’dan yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu sıcacık mektuplara, Halil Şahan’ın mütevazi bir kalemle yazdığı ve bizi yazarın ince detaylarla örülü hayatına sokan önsözü ile Yusuf Atılgan’ı daha yakından tanımamıza olanak veren  Ahmet Güntan ve Burak Fidan’ın çok keyifli sorularla bezeli bir söyleşisi eşlik ediyor.  Bir de kitabın sonunda tatlı niyetine okuyucuları oldukça mutlu edecek Yusuf Atılgan’ın köy hayatıyla ilgili bir fotoğraf albümü çıkıveriyor karşımıza.

Bu kitapta Yusuf Atılgan’ın günlük yaşayışına ve içeriden hâllerine rastlıyoruz. Kimi zaman pijamalı bir aile babası, kimi zaman annesinin merakı ve hasretiyle yanan bir oğul, bazen akışkan olan, bazen tıkanıklıklar yaşayan bir yazar, ama en çok da samimi, düşünceli, paylaşımcı bir dost.

Halil Şahan, Yusuf Atılgan’ın köydeki eli kulağı, onun kökleriyle kurduğu bir bağlantı noktası, hasta annesiyle iletişimini sağlamaya yardımcı olan bir haber elçisi, köyünü, annesini emanet ettiği bir kardeş gibi adeta.

Yazımın başında bir yazar ile yarattığı roman kahramanları arasındaki özdeşleşmeden bahsetmiştim. Bu durum Halil Şahan’ın da zihnini meşgul etmiş olacak ki,  kendisi kitabın önsözünde Yusuf Atılgan ile onun roman kahramanları C. ve Zebercet’le ilgili çok hoş paralellikler kurmuş;

“Hal hatır sormayı ise, içinden geldiğinde yapardı. Sevdiği, dostluk duyduğu insanların halini hatırını sorardı, ama köylüler gibi yapmazdı bunu. Kısacası, Yusuf Abi bu konuda Aylak Adam’ın C.’si gibiydi. İçtenliksiz bulduğu kalıp davranışlardan kaçınırdı.”

“Onun Zebercet olan yönleri de az değildi. Zaten, yakınlarına, “Zebercet benim” der, “Onu ölümle yaşam arasındaki sınırı aştığım bir dönemde yazdım” diye de eklerdi. Aklıma gelmişken belirteyim. Anayurt Oteli için bir söylediği de şuydu: “O kitapta ben sevgiyi anlattım, ama sevgi sözcüğünü hiç kullanmadım.” Evet, Anayurt Oteli’ni taradım, gerçekten de hiçbir yerinde ‘sevgi’ sözcüğüne rastlamadım.”

Yine önsözde Halil Hoca, Yusuf Atılgan’ın psikanalizle olan ilişkisine de şöyle değiniyor; “Tanıştığımız ilk yıllarda Yusuf Abi’nin konuşmalarında en çok adı geçen düşünür Freud idi. Ama Freud’un düşüncelerinden çok, ayrıntıları kullanışından söz ederdi. Ondan birçok kez, “Buradaki bir ayrıntının bağlantısı ileride kesinlikle karşımıza çıkar” sözünü duydum. Yusuf Abi bir bakıma kendi anlatış biçimini açıklıyordu. Bilindiği gibi, Türk yazınında ayrıntıları onun kadar işlevsel kullanan yazar azdır.”

Yusuf Atılgan’ın mektuplarında, oğlu Mehmet Hamdi’nin an be an büyümesini görüyoruz. Diş çıkarmasından, konuşmaya başlamasına, haylazlıklarından, babasına ne kadar düşkün olduğuna tanıklık ediyoruz. Kimi zaman oğluyla kurduğu ilişki, ona karşı hissettiği aşk, romanlarından da alışık olduğumuz bir korku düşürüveriyor Yusuf Atılgan’ın yüreğine;   “Şimdi “baba, baba” diye bacaklarıma sarılan, bir uykudan uyanışında “baba, baba” diye beni arayan bu oğlan büyüyünce demek benden kopacak? Ben o zaman da onu tavlamanın bir yolunu bulacağım sanıyorum. Freud daha beterini söylüyor; oğlan büyüyünce babayı rakip ve düşman gibi görür diyor. Eh, ne yapalım, hele sağlıkla bir büyüsün de görelim.”

Mehmet Hamdi’nin doğumuyla, daha önce hep dışarıdan deneyimlediği babalık duygusunu bu kez içeriden deneyimliyor Yusuf Atılgan. Nesnesi olduğu baba-oğul ilişkisinin, öznesi oluyor bu kez. Ve kuşkusuz bu deneyim onu çok çeşitli yönlerle değiştiriyor, dönüştürüyor. Mektuplarda da gördüğümüz başka çocukların gürültülerine, şımarıklıklarına dayanamama hâli, çocuğu olduktan sonra epey sönümleniyor. Bu hâllerin yerine şefkat, merhamet, sabır duyguları yerleşiyor.

Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar‘da, Atılgan’ın oğluyla, annesiyle, eşiyle kurduğu ilişkiyi görebiliyoruz ancak babasının varlığına –Halil Şahan’ın önsözünde kısaca bahsetmesi dışında- hiç rastlamıyoruz. Bunun nedeni o dönemde babasının hayatta olmaması olabilir ancak mektupların hiçbir yerinde baba özlemi, baba yâdı, baba teması geçmiyor. Bu durum, romanlarında olumsuz bir baba figürünün olmasını daha da anlamlandırmamızı sağlayabilir.  Kitabın genelinde yer alan ve yoğun bir şekilde gözümüze çarpan baba yoksunluğu, Sigmund Freud’un şu sözünü hatırlatıyor bana; “Bir insan bir yere bakıyorsa orada ilgilendiği bir şey vardır. Bir insan bir yere hiç bakmıyorsa orada ilgilendiği bir şey kesinlikle vardır.”

Kitap, Yusuf Atılgan’ı, romanlarının ve öykülerinin dışında, daha samimi ve sansürsüz bir biçimde hissetmemize olanak veriyor. Kentli romanlar yazan ve kitaplarında tutunamayan, aidiyetsiz karakterler yaratan bir yazarın köyüne, köklerine olan derin bağlarına dokunuyoruz. Üretken, yaşayan, işlevsel bir mekân olan köyün ve köy hasretinin bir yazar üzerindeki etkilerini anlayabiliyoruz.

Son günlerde basılan ve oldukça revaçta olan aşk mektupları kitaplarına bir alternatif olarak bu sefer dost mektuplarını okuyoruz.

Sevgili Halil Kardeş-Köye Mektuplar, bilgisayar klavyesinin tuşlarına sıkıştırılmış ve 140 karakterle sınırlandırılan ifade alışkanlıklarımıza bir mola verip, mektupların özgür, kapsayıcı, duyarlı dünyasını yeniden hatırlamamızı sağlıyor.

 

Değişimden Dönüşüme…

Bu yazım SabitFikir Dergisinde yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/degisimden-donusume 

Değişim, içinde biraz reddedişi de barındırarak bir şeyden başka bir şeye geçmektir, dönüşüm ise kabullenişle var olanı işlemek, başka bir forma getirmek… Dönüşüm daha naif, daha derin, daha tanıdık olabilirken, değişim daha hoyrat, daha reddedici, daha yabancı olabilmektedir. O yüzden belki kelimelerle oynayıp değişim yerine dönüşüm demeliyiz artık. Çünkü dönüşüm, yok etmekten ziyade, var olanı kapsayıp, ondan alacağın güçle yeni bir şey inşa ettiriyor; içsel sessizliğin eşlik ettiği bir süreçte…

ABD’li psikanalist Stephen Grosz, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ve çevirmenliğini Begüm Kovulmaz’ın yaptığı ilk kitabı İncelenen Hayatlar‘da okuyucuya onlarca dönüşüm öyküsü sunuyor. Dinlemenin, anlamanın, derinliğin öykülerini aktarıyor. Grosz’un deyişiyle bu öyküler, sadece sözcükleri değil, aradaki sessiz boşlukları da dinlemenin öneminden bahsediyor. Bu öyküler, Stephen Grosz’un 25 yıllık mesleki birikiminin ve 50 bin saatlik psikanaliz seanslarının sonucu. Stephen Grosz, kibirden uzak mütevazi bir duruşla mesleğin ilk yıllarında karşılaştığı zorlukları da açık yüreklilikle okuyucuyla paylaşıyor.

Kitabın alt başlığının “Kendimizi nasıl yitirir, nasıl buluruz” olması, ruhsal işleyişteki diyalektiğe oldukça hoş bir vurgu yapıyor. Kendimizi yitirmeden bulmanın, içeriden geçmeden dışarıya çıkmanın, boşalmadan dolmanın mümkün olmadığını ispatlıyor. Grosz, kitabın önsözünde etkileyici bir anekdottan bahsediyor: “Felsefeci Simone Weil, hapishanede bitişik hücrelerde kalan ve uzun zaman içinde duvara tık tık vurarak konuşmayı öğrenen iki mahkumun öyküsünü anlatır.” “Onları ayıran duvar aynı zamanda iletişim kurma araçlarıdır,” diye yazar. “Her ayrılık bir bağlantıdır.” İşte bu kitabın o duvarı anlattığını ifade ediyor Stephen Grosz.

“Övgü özgüveni nasıl yıkabilir”, “İlişkide olmamak üzerine”, “Paranoya acıyı nasıl hafifletebilir, bir felaketi nasıl önleyebilir”, “Kaybetme korkusu her şeyi yitirmemize nasıl yol açar”, “Öfke, bizi üzüntümüzden nasıl alıkoyar” gibi ilginç sorular, kitaptaki başlıklardan bazıları. Her vaka öyküsü sıradışılığıyla bir kurgu maskesi olarak karşımıza çıkarken, o maskeyi aralayıp, gerçeklikten nasıl beslendiğini görmemiz hiç zor olmuyor.

Bu başlıkların altında yer alan öyküler ise kendimizde ve çevremizde rastladığımız ve “sorun” olarak nitelendirdiğimiz bazı davranışların perde arkasını görmemizi, o sorunların belki asla tahmin edemeyeceğimiz yerlerden nasıl köklenebildiğini gösteriyor. Sadece görünene değil, görünmeyene de odaklanmamızı ve anlamamızı sağlıyor.

İncelenen Hayatlar, mesleki ve teknik bir jargondan uzak, oldukça sade ve samimi üslubuyla okuyucuya kendi dönüşümü için de bir ilham perisi yaratıyor. İstenmeyen şey neyse onu kabullenmek, onunla barışmak, o çok arzulanan sükunetin, huzurun anahtarı belki de. Ve bu anahtarı bulmak adına birtakım yaşam koçlarından medet umup, imaj maker gibi bir kişilik maker bulmaya çalışmaktansa, yüzeyselliği bir kenara bırakıp, o anahtarı alanında uzman bir psikoterapistle birlikte bulmak, onunla derinlemesine bir ilişki kurmak şüphesiz daha kalıcı oluyor.

Görsel: Meltem Şahin