Hayvaninsan Cumhuriyeti

Bu yazım SabitFikir Dergisinde yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/hayvaninsan-cumhuriyeti 

“İnsan, her insanı hayvanlarına ayırmak ve ardından ayrıntılı ve yatıştırıcı bir biçimde onlarla hesaplaşmak istiyor.” (1943)

Gözlerini dikmiş, gözlerime bakıyor dik dik. Kıpırtısız… Ürperiyorum. Sanki içinde vahşi bir insan varmış da, bunu o kedi postuyla gizliyormuş gibi. Ürperme nedenim insana benzemesi mi bilmiyorum. İnsan bir hayvandan korkarsa, hayvan olduğu için korkmalı değil mi, insana benzettiği için değil. Belki de bu ikircikli haldir korkutucu olan. Ani bir hareketle ayağa kalkıyorum, bu sefer ben ürkütmüş oluyorum onu, bir nevi ödeşiyoruz ve sonra kaçıp gidiyor. İnsandaki hayvansılığı, hayvandaki insansılığı düşünüyorum. Hiçbir hiyerarşi olmaksızın, fakat hiyerarşiyi dayatan, doğadan kopuk sisteme inat bu iç içe geçmişlik oldukça hoşuma gidiyor. Ve sanırım Elias Canetti’nin de…

Doğa hep kendi bildiğini okuyor elbet. Dikkatli bakan gözlerce doğadaki her şey denge halinde, adaletli ve ikilikleri birleyen döngüsel bir pozisyonda… Fakat doğadan kopan insanoğlu, kendi güçsüzlüğünün, acizliğinin, öfkesinin intikamını hep hayvanlardan alıyor. Kendisinde başedemediği veya yok edemediği duyguları, hayvanları yok ederek gidermeye çalışıyor.  Ve bilmiyor ki hayvanlar tükendikçe, insan da tükeniyor. İnsan, hayvanların sonunu hazırladıkça, hem ruhsal hem fiziksel olarak kendi sonuna da hazırlanıyor. 

Doğadan kopan insan, kendisini merkez sanıp, diğer her şeyi dışarıda bırakıyor ve kendi kibrini örtüveriyor yüzleşmek istemediği tüm insani gerçeklerinin üstüne. Elias Canetti, Sel Yayınları’ndan çıkan Hayvanlar Üzerine isimli kitabında insanın, tek ve en önemli merkez değil, aksine sayısız merkezden biri olduğundan ve bu merkezlerin her birinin ayrı ayrı önemli olduğundan bahsediyor.

Körleşme, Kitle ve İktidar gibi mutlaka okunması gereken başucu kitaplarının yazarı, Nobel Edebiyat Ödülü başta olmak üzere birçok edebiyat ödülü alan ve eserlerinde genellikle kitle- iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulayan Elias Canetti, tarihte hayvanlardan çok az söz edildiğini ifade ediyor. Aforizmalar, denemeler, öykülerle bezeli çok keyifli ve bir hayli düşünsel yoğunluğu olan bu kitabında çok önemli bir boşluğu dolduruyor böylece. İnsanla hayvanın kurduğu ilişkiyi irdelerken, hayvanlar üzerinden bir iç hesaplaşma ve kitlesel bir farkındalık yaratmaya çalışıyor. İncecik bir kitap olmasına rağmen, kendisini sürekli merkezde sanan bizleri, oldukça derin cümleleriyle tersten düşünmeye sevk ediyor. Bu yüzden de berrak bir zihinle okunması gereken bir kitapla karşı karşıya kalıyoruz. Kitabın hızlı bitimi kadar, ne mutlu ki hızla bitmiyor düşünme mesaimiz.

Canetti’nin eserlerinde dil ile gerçeklik arasında kurduğu ilişki oldukça önemli bir yere sahip. Bu kitabında da özellikle dilin hayvanlar üzerindeki belirleyiciliği üstüne çok çarpıcı anlatımlara rastlıyoruz. Alışageldiğimiz dil kalıplarını başka bir açıdan sorgulamamızı sağlıyor. Canetti’ye göre; dil tamamıyla, hor görülen canlılarla dolu ve dile bu canlılar hayat veriyor. Kurbağalardan ve haşerattan, yılanlardan, solucanlardan ve domuzlardan söz ediyoruz. Peki ya, birden bütün hor görme sözcüklerini ve nesnelerini yitirseydik ne olurdu acaba?(1954)

Kitabın bitiminde Hayvaninsan Cumhuriyeti’nde hissederken kendimi, burada sadece iki tanesine yer vereceğim kitabın “Notlar” bölümünde yer alan oldukça önemli sorular kalıyor zihnimde Canetti’den:

 Hangisi önce tükenecek, hayvanlar mı yoksa hikayeler mi? (1980)

 Hayvanlar arasında tek bir arkadaşın bile yok, buna hayat mı diyorsun? (1984)

Görsel: Samia Mahmood Pendleton

 

Bulaşıcı Travmalar

Bu yazım SabitFikir dergisinde yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/bulasici-travmalar

Ana rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren, beraberinde yeryüzüne verdiğimiz ilk nefesle birlikte, ailemizden birtakım genetik mirasları da devralıyoruz. Bazı fiziksel özelliklerimizi, bazı ruhsal temellerimizi, bazı hastalıklarımızı hatta bazı düşlerimizi, düşlemlerimizi bile… Peki ya travmaları da devralıyor muyuz? Ailemizin, hatta o kuşakta yaşayan diğer insanların hiçbir zaman söze dökemediği, belki de göremediği o karanlık girdaplar da geçiyor mudur kendi ruhsallığımıza? Bulaşıcı bir hastalık gibi, travmanın da bulaşıcı özelliği var mı? İnsan anlatılmayanı bilebilir mi? Dile dökülmeyenin izini taşıyabilir mi? Nereden geldiğini anlayamadığımız, elimize ayağımıza dolanan çoğu hallerimizin kökeni çok derinlerdeki, hatta bize bile ait olmayan 2. el bir travmaya dayanabilir mi? Peki ya bunu bilmek, çözmeye yeter mi?

Özellikle politik psikoloji ve psikanaliz alanında yaptığı pek kıymetli çalışmalarıyla tanınan, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Kıbrıs doğumlu psikiyatrist Prof. Dr. Vamık D. Volkan, Okuyan Us yayınlarından çıkan Psikanalitik Öyküler serisinin 4. kitabı Hayvan Katili’nde travmanın kuşaklararası aktarımına ilişkin oldukça çarpıcı bir vaka örneği sunuyor.

Kitaptaki takma adı Peter olan analizan, küçük bir bebekken babası tarafından terk ediliyor, anne ve anneannesi tarafından büyütülüyor. Özyönetimine ve özbakımına sürekli müdahalelerde bulunulan, çeşitli baskılara maruz kalan Peter, anne ve anneannesi tarafından sürekli besleniyor ve şişman bir çocuk haline geliyor. Zamanla yediklerini kusmaya başlıyor. Ayrıca kendisine ait bir yatağı olmaması sebebiyle, anneannesiyle uyumaya, İncil hikayeleri dinlemeye ve “iyi” bir çocuk olmaya mecbur bırakılıyor. (Bu sıraladığım anahtar özelliklerin daha sonra yetişkin Peter’ın sosyal, cinsel, dinsel yaşamına nasıl etki ettiğini, o etkilerin buralarla nasıl bağlantılı olduğunu görüyoruz.)

Peter’in annesi, bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı sonrasında Japonlara esir düşen, Bataan Ölüm Yürüyüşü’nden kurtulup, O’Donnell Kampı’na bile dayanabilen, inanılmaz zor koşullarda hayatta kalmayı başarabilen, bir adamla yani Gregory’le evleniyor. Bu sayede Peter ve annesi, anneannesiyle paylaştıkları evden ayrılıp, bambaşka bir hayata başlıyorlar. Gregory, küçük bir çocuk olan Peter’ın gelişmekte olan iç dünyasını, iç yapılanmasını, kendi travmalı benlik imgesini aktarabileceği bir depo olarak görüyor. Ve kendi yaşadığı travmaları adeta Peter’ın üzerine yığıyor. Peter, büyüyüp, yetişkin hayatına adım atınca silah sektörünün çok önemli saydığı bir işadamı haline geliyor. Bu dönemlerde Gregory’nin de teşviğiyle, Peter’ın en büyük zevki avcılık oluyor. Kendisi Alaska’ya gidip, helikopterle bir geyik sürüsü üzerinde uçup, tüm sürüyü bir makineli tüfekle nasıl vurduğunu gururla anlatıyor. Peter, hayvanları öldüren, sonra onların içini doldurup, gerçeğe en yakın gözleri- dişleri bulan bir hayvan katiline dönüşüyor. Peter, sahip olduğu abartılmış ve zararlı narsisizm kişilik bozukluğunu, hayvanlar üzerinde iktidar ve zulüm uygulayarak teyit ediyor. Hayvanların ölümü ve yaşamı üzerinde kontrol kurmaya çalışan bir hayvan tanrısı olarak imgeleniyor. İçki ve yeme sorunları yaşayan Peter, bir gün, karısıyla birlikte katıldıkları bir davette çok içki içip valinin üzerine kusunca karısı artık dayanamayıp, Peter’a kesinlikle değişmesini ve bir psikoterapistten yardım alması gerektiğini söylüyor. Ve Peter’ın psikanaliz süreci, Dr. Pine ile tam da bu noktada başlıyor.

Hayvan Katili kitabında, narsisizm kişilik bozukluğu ve kuşaklararası travma aktarımının içiçe geçmişliğiyle oldukça zor bir vakaya tanık oluyoruz. Kitabın önemli bir özelliği, Vamık D.Volkan bu vakada Peter’in değil, Peter’ın psikanalistinin gözlemcisi yani supervizörü kimliğiyle yer alıyor. Bu sayede bizler de okuyucu olarak psikanalist ve analizandan oluşan bir psikanaliz sürecinin tamamen sahne arkasında, 3. bir göz olarak yer alıyoruz. Analizanın uzandığı divana ve divanın arkasında psikanalistin oturduğu koltuğa kapı aralığından bakıyoruz. Bir psikanalist olan Dr. Pine eşliğinde analizanın iç dünyasına girebildiğimiz gibi aynı zamanda Vamık Volkan eşliğinde de bir psikanalistin travmalarına, hüznüne, bazen de öfkesine dokunuyoruz.

Bir adamın hayvan katilinden, adım adım hayvan özgürleştiricisine doğru nasıl dönüşebildiğini sinematografik bir roman tadında okuyoruz. Bir anlamda kendi kendisinin katilliğinden kurtulup, kendi özgürlüğüne kavuşmasının hikayesine eşlik ediyoruz.

Yıllarca süren psikanalitik bir çalışmanın tüm aşamalarını görebildiğimiz bu kitapta, ağır psikanalitik teknik ve terimlerin olduğu bir jargonla karşılaşmıyoruz. Fakat yine de bazı terimlerin anlaşılamayacağı ve kafa karıştıracağı riskini ortadan kaldırmak için kitabın arkasında her bölüme özgü dipnotlara rastlıyoruz.

Vamık D.Volkan, kitabı yazma amaçlarından birini şöyle ifade ediyor: “Peter’ın vakasında onun sadece hayvanlara karşı sıradışı saldırgan ve ölümcül eylemler durumundaki motivasyonlarına atıf yapılmaktadır ve o vaka bizi, benzer ya da ilgili ama kendine özgü yanları da olan diğer motivasyonlara, yani toplu halde insan öldürenlerin motivasyonlarına yöneltmeye yardımcı olacaktır.”

Özellikle son yıllarda, ülkemizin yönetim tarzında narsisizm etkisini yoğun olarak hissettiğimiz söylenebilir. Bunun dolaylı bir sonucu olarak insan öldürme motivasyonunun bu denli yükselmesi, kitaptaki hayvan avcılığını bir metafor olarak düşünüp, kitabı başka bir gözle de yorumlamamızı sağlayabilir. Ancak bu noktada dikkatli olmakta yarar var; çünkü çabucak ulaşılan tekinsiz bir tanıdıklık hissi oldukça can acıtıcı olabiliyor. Bizden önceki kuşakların yaşadığı travmaların bizi nasıl etkilediği yavaş yavaş ortaya dökülürken, travma üstüne travma biriktirdiğimiz şu hazin günlerde, bunların bizden sonraki kuşaklara nasıl bulaşacağı, onları nasıl etkileyeceği ise başka bir yazıda irdelenebilir.

Görsel: Can Çetinkaya

Ku(r)tsal Bir Yolculuğa Doğru

Bu yazım PsikeArt dergisinin “Özgürlük” temalı 32.sayısında yayımlanmıştır. 

Resim

©emre nesli

Bazı anları vardır insan ömrünün, kalmakla gitmek, köklenmekle eklemlenmek, bağlanmakla kopmak, kaçmakla yapışmak arası bir yerlerde… Sıkışıp kalırsınız. Neye alan açsanız, öbür tarafa dar gelir. İçiniz dışınızdan taşar.

İşte böyle anlarda içinizden bir sürü kadın ortaya çıkar. Kimisi topuklu ayakkabılarıyla takır takır deler ruhunuzu, kimisi sırtlarına geçirdikleri yün hırkaları, ayaklarında renkli çetikleri, ellerinde incecik tığlarla ilmik ilmik örer beyninizi. Kimi kaleminin ucuyla uzun tırnaklarının arasındaki pislikleri saçar sağa sola, kimisi de çekirdek çıtlar durmaksızın çekirdek kabukları tüm benliğinizi kaplayana dek. İşte o anlarda hiç ummadığınız kadar kalabalık, hiç olmadığınız kadar da yalnızsınızdır.

Daha sonra düşlerinizde de hep yalnız olduğunuzu fark edersiniz. O hep ulaşmak istediğiniz özgürlüğün, kabarık bir faturası gibidir yalnızlık. O düşlerde sırt çantanızla yollarda bir başınasınızdır, bir gece dans ederken kendi etrafınızda dönersiniz ya da miskin kedileri olan bir evde, battaniye altında tek başınıza oturup, pencereden yağan karı seyredersiniz. O düşlerde belki belli belirsiz bir adam da vardır fakat nasıl da sarkar düşünüzden. Düştü düşecek, eğreti durur. Bilemezsiniz adamı yalnızlığınızın neresine iliştireceğinizi ya da yalnızlığınızı adamın neresine asabileceğinizi. Bir yandan zarar gelmesin istersiniz o çok kıymetli özgürlüğünüze, yalnızlığınıza bir yandan da için için istersiniz adamı. Öylece akarsınız gel-gitlerle. Dengesiz olursunuz, bazen histerik, bazen paranoid ama en nihayetinde hep kadın.

İnceden bilirsiniz ki içinizde ayaklanan o kadınlar, annenizden, büyükannenizden, o sıkıcı döpiyesleri giyen ilkokul öğretmeninizden, alt katta oturan deli komşunuzdan, nefret ettiğiniz işyerindeki meslektaşınızdan, çokça kıskandığınız eski erkek arkadaşınızın o çirkin ağızlı yeni sevgilisinden kocaman izler taşımaktadır. Bu kadınların hepsi içinizde, sizin içsel bir temsiliniz, sizi size gösteren puslu aynalarınızdır. Her biri sizsinizdir aslında. Ama bu kadınları birbirinden ayrı düşünür ve ayrı yaşarsınız. Parçalarını birleştiremezsiniz. Her birinin varlığından gizliden gizliye vahşi bir haz duyar ancak bunu dillendiremezsiniz. O kadınları dışladıkça, daha çok içinize yerleştirirsiniz. Kurtlarla koşarsınız da bilmezsiniz.

Clarissa Pinkola Estes, bizi kadınlık doğamızla yeniden barıştırıp, içimizdeki kadınlarla kucaklaşıp, bir bütünlük kurmamızı sağlıyor. Yeni içgörüler yoluyla ruh gücümüzü arttırıp, içgüdüsel benliğimizin doğması için çalışıp, çevremizde ve ruhsallığımızda neyin yaşaması, neyin ölmesi gerektiğini anlamamızı sağlayarak, bilge doğayla yeniden sıkı bir bağ kurmamıza vesile oluyor. Bizleri kendi tanrısallığımızla tanıştırıp, gerçek bir özgürlük alanı oluşturup, arkaik yaralarımızı iyileştiriyor.

Clarissa P. Estes, bizi Hayat-Ölüm-Hayat doğasıyla buluşturan pek şifalı kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar”da kitaba ismini veren kadınlar ve kurtlar arasındaki pek önemli benzerlikten şöyle söz eder; “Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar. Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür, sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler, tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar. Ancak her ikisi de sürekli avlanmış, taciz edilmiş ve yanlış bir şekilde obur, sapkın, son derece saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmıştır. Hem vahşiliği hem de ruhun vahşi yanlarını yok eden, içgüdüsel olanın soyunu kurutan ve arkada hiç iz bile bırakmayanlar için, ikisi de birer hedef haline gelmiştir. Kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmesi çarpıcı bir benzerlik taşır. ”

Jungcu bir psikanalist ve aynı zamanda bir cantadora* olan, bütün dünyayı kadın masallarını araştırarak, dinleyerek ve toplayarak gezen Clarissa P. Estes’i, 20 yıldan uzun bir süre boyunca Vahşi Kadın Arketipi üzerine çalışmaya yönlendiren ve Ayrıntı Yayınlarından çıkan kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı yazmasını sağlayan şey; geleneksel psikolojik kuramın, yaratıcı, derin, yetenekli, özgür kadın imgesine çok az yer vermesi ve geleneksel psikolojinin kadınlar için önemli olan(sezgisel, arketipsel, cinsel ve döngüsel olarak adlandırabilecek kadınların farklı dönemleri, bir kadının tarzı, bilgisi ve yaratıcı ateşiyle ilgili olan) derin meseleleri geçiştirmesi veya bu konularda tamamen suskun kalmasıdır.

Clarissa’ya göre masallar, mitler, öyküler vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip, onu ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar. Öykülerde bulunan mesajlar bize henüz yolların tükenmediğini ve kadınları daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırlarına götürmeye devam ettiğini gösterir.

Yazara göre öyküler ilaçtır. Onların büyülü bir gücü vardır. Birşey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar. Sadece dinlememiz, okumamız yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı ya da sürekli dirilen bir travmanın çözülmesi için gereken çareler öykülerin içinde bulunur. Öyküler arketipi, (bu kitaba göre “Vahşi Kadın Arketipini”) kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Bu yüzdendir ki bu pek ku(r)tsal kitap, bir psikoterapi süreci gibi ağır ağır ve oldukça derinden ilerlemektedir.

Bir psikoterapi süreci gibi bazen can acıtır ancak “bir bahçenin ilkbahara hazır olması için, sonbaharda tersyüz edilmesi gerektiğini” de her daim hatırlatır. Hayatlarımızın altüst oluşlarını, kendi dışımızdaki başka güçlerin, kişilerin veya yaşantıların değil; kendi içsel döngülerimizin düzenlemesini sağlar. Yaralarımızı kendi kendimize nasıl saracağınızı söyler ve bunu yapmak için yeterince fazla gücün bizde zaten var olduğunu vurgular. Eski bir deyişle derdimizin bize derman olduğunu gösterir.

Yazar, “Vahşi Kadın”a içgüdüsel doğa da denebileceğini söyler. Vahşi Kadın arketipinin kitaptaki öykülerde birçok adı vardır; bazen “iskelet kadın” olur, bazen “kurt kadın”, bazen “toplayıcı kadın”, bazense “zamanın dışındaki kadın” oluverir. Yazar, bizleri bu kadınlara dair öykülerle tanıştırıp, öykülerin analizleriyle yoğuruverir benliğimizi. Bizler de bu analizlerle yontulup, beraberinde hayatımızı da yontmaya başlarız.

Kurtlarla koşan kadınlar, kadınların sezgilerine yeniden kulak vermesi, kuşaktan kuşağa aktarılan o derin kadınlık bilgisine sahip çıkılması,  ötekiyle kendilik mesafesini bozmadan birleşebilmesi, aidiyet meselesi, yaratıcı hayatın beslenmesi, öfkenin ve bağışlamanın sınırları gibi konularda bizlere ışık tutuyor.

Ve en yaratıcı gücümüzün, kadınsı yalnızlığımızın içinde saklı olduğunu, bunu nasıl ortaya çıkarıp, dönüştürebileceğimizi ve bu yalnızlığımızı aynı zaman da özgürlüğümüzü ötekiyle birleşerek nasıl muhafaza edebileceğimizi fısıldıyor usulca.

Birbirlerine yeni bir hayat doğurtan, yeni bir hayatı doğuran kadınları, rahimin sonsuz gücünü selamlamamıza ve olabildiğince kucaklamamıza yardımcı oluyor. Kucakladıkça biraz daha büyüyor, özgürleşiyor ve biraz daha kadınlaşıyoruz.

Yazar, Hayat/Ölüm/Hayat döngüsünün üzerinde ısrarla durarak, hayatın ölümü, ölümün de yeniden hayatı getireceğini ifade ediyor. Ölümün istenmeyen ve kötü olarak addedilmesinin sebebini onun son olarak görülmesinden kaynaklandığını, hayatın ölümü karnında taşıması gibi ölümün de yeniden doğuşa gebe olduğunu ifade ediyor. Her yaşamakta olanın öleceğini, her ölmekte olanın yaşayacağını aktarırken bir “Kurt Budizm”den söz ediyor. Sürekli olarak Hayat/Ölüm/Hayat doğasını çözmeye yönelik düşünsel ve gündelik alıştırmalar yapmanın yararlı olacağını vurguluyor. Bu doğayı çözerken de şöyle bir şarkı söylememizin iyi olacağını öğütlüyor; “Daha fazla hayat üretmek için bugüne daha çok hangi ölümü vermeliyim? Neyin ölmesi gerektiğini biliyor, ama buna izin vermekte duraksıyor muyum? Ölmekte olanın yolundan nasıl çekilebilirim? Sevmem için bende ölmesi gereken nedir? Hangi güzel olmayandan korkuyorum? Güzel olmayanın gücü bugün benim ne işime yarar? Bugün ölmesi gereken nedir? Yaşaması gereken nedir? Hangi hayatın doğmasından korkuyorum? Neyi bırakamıyorum? Tutmamam gereken neyi tutuyorum? Şimdi değilse, ne zaman?”

Yazar, bizleri sormadığımız soruları sormaya, dokunmadığımız yerlerimize dokunmaya, açmadığımız kapıları açmaya teşvik ediyor.

Kitap, feminist bir jargondan oldukça uzakta bizleri kuşaktan kuşağa aktarılan, dişil geleneğe sahip çıkılan kadim bir bilgelik yolculuğuna çıkarıyor. Durmaktan, akmaktan korkmadığımız, kendimizi her yönümüzle kabul edebildiğimiz, tamamlanabildiğimiz, kendimizi gerçekleştirebildiğimiz ve en önemlisi de dişil köklerimizle yeniden buluşabildiğimiz çok naif bir yolculuğa…

İçsel özgürlüğe giden bu yolculukta valize, haritaya; araca, aracıya hiç gerek yok.

Nasılsak, biricik gerçekliğimiz her ne ise öyle kabul edilebildiğimiz bir yolculuk süreci bu.

 * Latin geleneğinde eski öyküleri derleyip, toplayan kişi

Queer Bir Terapi Modeli: Aşk Üzerine Bir Diyalog

Bu yazım SabitFikir dergisinde yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/queer-bir-terapi-modeli

Sigmund Freud, bir zamanlar öne sürdüğü dişilin edilgen olduğu erilin de etkin olduğu söylemini 1932 yılında yayımladığı “Kadınlık” adlı makalesinde çürütür ve şöyle der; “Edilgen bir hedef sağlayabilmek için oldukça önemli bir etkinlik sergilemek gerekmektedir”.  Freud’un bu makalesinde özellikle ifade etmek istediği nokta şudur; kadınlığı anlayabilmek için anatomi yeterli olamıyorsa,-zira aynı anatomik özelliklere sahip farklı bireyler, farklı psişik özellikler sergileyebiliyorlar-, nasıl oluyor da bir davranışı ya da duygulanımı dişil ya da eril olarak tanımlayabiliyoruz? Etkinlik ya da edilgenliğin bunun cevabı olmadığını da ileri süren Freud, annedeki etkinliğe, bebeğin de anne gibi etkin olma arzusunu ele alarak bu eşleşmenin cinsiyetlerle birebir örtüşmediğini söyler. Ayrıca edilgen olmakla, kendine edilgen bir hedef tutturma arasında da önemli bir fark vardır. Bir başka deyişle kendisini edilgen olmaya koşullamak oldukça etkin bir davranıştır.

Bu düşüncelerden yola çıkarak Freud’un belli noktalarda  üstü kapalı da olsa “queer “ bir açılım oluşturmaya çalıştığı söylenebilinir.

Queer kuramı, ne olduğuyla değil neye karşı olduğuyla kendini ortaya koyan bir teori. Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsel pratiklerle ilgili her türlü sınırlamaya, etikete ve dolayısıyla kimlik ve cinselliğin üzerine kurulduğu tüm kategorilere karşı durur. “Normali”, normalliği kuran normların kuruluş ve işleyiş yapısını sorgularken amacı dışarıda kalanın merkeze çağrılması değil, bizzat merkezin dağıtılmasıdır. Her türlü kavramla ilgili ama özellikle cinsiyetle ilgili algılarımıza damgasını vurmuş ikili düşünce kalıplarına (cinsiyet/toplumsal cinsiyet; eşcinsellik/heteroseksüellik; kadınlık/erkeklik) ve bu kalıpların beraberinde getirdiği uyumluluklara (kadın, kadın gibiyse erkeğe arzu duyar) karşı, cinsiyet/toplumsal cinsiyet/cinsel yönelim kimliklerinin hiçbirinin “doğal” olmadığını, tarihsel, kültürel ve toplumsal olarak kurulduğunu ve dolayısıyla iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor.

Peki tüm bu kısa açıklamalardan sonra acaba queer bir psikoterapi modelinden bahsedebilir miyiz? Veya bir psikoterapi sürecinin queer bir bakışla incelenmesi mümkün olabilir mi? Psikanaliz ve queer birbirleriyle hangi oranda ilişkili ve mesafeli?

Eve Kosofsky Sedwick, Ayrıntı Yayınlarından çıkan ve Türkçe’ye çevrilmiş ilk kitabı “Aşk Üzerine Bir Diyalog” isimli eserinde bizi elimizden tutup  bu soruların arasında bir gezintiye çıkarırken aynı zamanda yazarın kendi naif, kırılgan ve bir o kadar da güçlü arka bahçesinde soluklanmamızı sağlıyor.

Görünen o ki; bir hasta olarak görülmek istiyorum. “Ah, sanırım sana danışanım demeliyim, hastam değil” demişti Shannon bir keresinde, “ama bize okuldayken böyle öğrettiler, değişmesi zor gibi gözüküyor.” Kaldı ki ben “hasta” denmesinden hoşlanıyorum. Doğru, çok hasta olabiliyorum. Ve Shannon da bundan hoşlanıyor; yani bu kelime bende dışlanmışlığım yönünde bir his yaratmıyor.

Yukarıdaki cümlelerle başlıyor kitap. Bu cümlelerle başlaması benim de bu yazıya queer kavramıyla giriş yapmama yol açıyor.

Queer konusu hayatımda çok merkezde bir yerde duruyor. Hatta cinselliğim şöyle dursun, bir yetişkin olarak eylediğim ve sevdiğim her şeyin tam da ortasında yer alıyor.

Image

Eve Kosofsky Sedwick, 1950-2009 yılları arasında yaşamış, çok çeşitli çalışmalarda bulunmuş Amerikalı bir queer teorisyeni, akademisyen, yazar, şair.  Epistemology of the Closet (Dolabın Epistemolojisi) adlı kitabı belki de kitapları arasında en ünlü olanı ve Queer Kuram dendiğinde ilk akla gelen eserlerden. Ne yazık ki henüz Türkçe’ye çevrilmemiş. Eve, 1991 ylında göğüs kanseri teşhisiyle birlikte yol arkadaşım diye nitelendirdiği depresyonun ardından yeni bir element olarak tanımladığı psikoterapi desteğine başlıyor;

Hayatın bir gerçeği, afallatıcı çekim gücüyle bana sunuluyor, yeryüzü gibi,

yeni bir ihtiyaç halinden çok ,

yeni bir element olarak…

Psikoterapi süreci hakkındaki kanaati bir çeşit ılık banyo gibi olduğu;

Büyük hantal gövdemi yavaşça içine bıraktığım ılık su”

Kitap, Eve ve terapisti Shannon Van Wey’in  terapi sürecinde aldıkları notlardan oluşuyor.  Bu notlarda ölüm korkusu/arzusu, iç/dış dünyayla kurulan ilişki, cinsiyet/cinsiyetsizlik, içsel imajlar, beden algısı, hastalık, çocukluk, annelik, cinsellik gibi kavramların nasıl konumlandığına eşlik ediyorsunuz. Bu notlar çoğu zaman şiirsel, akışkan, haibunvari*  diyaloglar şeklinde aktarılmış olsa da bazen terapistin ve hastanın içiçe geçmişliğine tanıklık edip, kendinizi kocaman bir monoloğun içinde bulabiliyorsunuz.  Ancak bu monolog kapalı, sıkışmış, boğucu değil; aksine sayısız pencereleri bulunan, oldukça havadar bir biçimde sizi etkisi altına alıveriyor.

“Bir beklentim yoktu başlarken: benden çok daha büyük ve güçlü mü olacaktı? Ben ondan çok daha büyük ve güçlü mü olacaktım? Biz birbirimiz karşısında bedensiziz.”

Eve, kitaptaki diyaloglarda çoğu zaman yaşamıyormuş da, yaşama maruz kalıyormuş izlenimi veriyor. Bu durumu, “yaşamak istemediğimi hissetmek! Bu, hatırlayabildiğim en eski duyumsamalardan biri” sözleriyle ifade ediyor.

Yaşamda kalmak onu zorluyor ancak bu zorlanmayı yaşama çabasına dönüştüyor ve çoğu zaman da yorgun düşüyor.  Bu yorgunluğu gidermek için ölüm, Eve’e huzurlu bir dinlenme olanağı sunan, oldukça davetkar bir kucak gibi gözüküyor.

Ama ölümü düşünmek

Bir güven duygusu veriyordu.

Soluklanma. Sarmalanma.

Psikoterapi süreci, önce dağıtan hatta darmaduman eden sonra da dağıttıklarını özenle toparlayan bir süreç. İki kişinin birlikteliğinin en geçirgen, en mahrem, en sahici ilişkisel alanı. Kimliksiz, tanımsız bir aşk söylemi. Aynalayan, kapsayan, tutan; durabilmeyi, duyabilmeyi, dengelenmeyi sağlayan. En karanlık taraflarımızı gören, gösteren ve dönüştürmeye olanak veren bir süreç.

Eve’in deyimiyle;

Bir başkasıyla konuşmanın,

Aynı zamanda kendimle konuşmak olduğu bir uzam.

Bazen biz de, okuyucu olmaktan çıkıp terapist ya da Eve’in deyimiyle “hasta” rolüyle katılıveriyoruz satırlara. Dışarıdan değil, içeriden eşlik ediyoruz. Ve tam da bu noktada aslında kimi, hangi rolle okuduğumuz kitabın bitiminde düşünülmesi  gereken en önemli sorulardan biri belki de…

Kitap, bizi Eve’in iç dünyasını keşfetmemizi sağlarken, onun sadece edebiyat ya da akademik çalışmalarıyla değil; -elişi- adını verdiği kolajlarıyla, budizmin ve psikolojinin üzerindeki etkisiyle, sevdiği filmler, şiirler, hayatındaki kişilerle de tanışmamıza vesile oluyor.

Aşk Üzerine Bir Diyalog, bambaşka bir aşk ve bambaşka bir diyalog tanımını aslında tanımsızlığını  -belki de buna queer demeliyim- fikrimize düşürüveriyor.

Ah, doğru, hep unutuyorum, dünya üzerindeki bir sürü insan için “aşık olmak” mefhumu (o kadar şeyin arasında) cinsel çağrışımlara sahip. Hayır, bence olan bu değil. Bana göre aşık olmanın anlamı farklı. Bu ani, küresel bir “bilme” hali; diğer kimsenin temsil ettiği yegane erişimi, hayati önemde bir bulaşıcı gerçeğe

veya gözalıcı biçimde

yükselmiş algı biçimine

ve bu mahrem ipi kaçırırsan hem ruhun hem bütün dünya sonsuza kadar çöl benzeri bir varoluşsal fakirliğin içinde varlığını sürdürür.

Eve, terapistini kullanış biçimlerinden birisinin daha fazla içe dönmek için bir bahane olduğunu ifade ediyor. Ve terapistiyle kurduğu ilişkide sık sık annesine vurgu yapıyor. Annesine vurgu yaptıkça kendisine çarpıyor. Çocuk Eve, anne Eve, kadın Eve içiçe geçiyor ve kimi zaman bizleri içinden çıkamadığımız bir duygu-düşünce yumağına sokuyor.  Kayıplarla, korkularla, fantezilerle, rüyalarla, çelişkilerle ve elbette ruhsal dirençlerle ve itiraflarla bezeli bir yumağın ortasına atıveriyor. Eve’in içinde gelişen akademik, politik, kişisel tohumlarının nerelerden beslendiğini gösteriyor. Birtakım hallerinin kökenlerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Ve bazen kendisi bir terapistmiş gibi Shannon’la beraber anlamaya çalışıyor çocuk olan Eve’i.

Sanki Shannon ve ben, Eve’in uyguladığımız pedagojilere direnişine yarı bezgin yarı hayran bakan ebeveynleriymişiz gibi. Kızımız gerçekten istisna olsa gerek, ha? Ya da belki de ebeveynden ziyade (çocukluğun en fanteziyle dolu, saklı sahnelerinden biri olan) ebeveyn-öğretmen toplantısındaymış gibi davranıyoruzdur.

Çevirmenliğini Özge Karlık’ın yaptığı, oldukça kapsamlı ve doyurucu önsözünü Sibel Yardımcı’nın yazdığı Aşk Üzerine Bir Diyalog, hem queer hem de psikanalitik bir okumaya açık olmasının yanısıra, bir psikoterapi odasının en ortasına bizi yerleştirmesiyle bazen zorlayıcı ancak bu çabayı fazlasıyla hakeden  bir zihin-ruh devinimi sağlıyor.

Bazen kafa karışıklığı yaratıp, ezberimizi bozup; bizleri tekinsiz rotalara sürükleyip, allak bullak etmesiyle de bir kitabın yapabileceği en kıymetli işlevi yerine getiriyor.

*17.yy.’a ait, genellikle seyahat anlatılarında kullanılan Japon biçemi

   Görsel: Kaan Bağcı

HASTA SIEMPRE!!!

DİKKAT!!!!

Bu yazı yüksek dozda salsa ve rom içerir. Bu yüzden çarpabilir.

Geçici olarak birtakım yerlerinizde hızlı akışlara, kalp çarpıntısına, kafanızın güzel olmasına sebebiyet verebilir.

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Küba seyahatinin ne öncesinde, ne de seyahat sırasında hiçbir şey karalamadım, hiç not almadım. Tamamen Küba’ya bıraktım kendimi.  Şimdi fotoğraflara baktıkça, müzikleri yeniden dinledikçe zihnimde hala yaşayan sahneler olduğunu duyumsuyorum. Ne güzel… Biraz bendeki Küba’yı yazayım istiyorum.

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Vivir Mi Vida

Kocaman iki katlı bir uçak. Air France’in aksi, suratsız, mürebbiye kılıklı hostesleri. Su istemeye bile çekiniyorum. Üstüne bir de Paris’de aktarma. Allahtan canım Eren’in en güzel yol hediyesi Bolo’Bolo kitabı var. İçim kıpır kıpır bir yandan. Güney Afrika’dan Küba’ya giden bir grup  tıp öğrencisi kaplıyor uçağın yarısını. Küba’da akciğer kanserine aşı bulundu ya, onu araştırmaya, nedir ne değildir öğrenmeye gidiyorlarmış.  Hepsi şakır şakır İngilizce konuşuyor. Ayça’yla ayrı yerlere düştük uçakta. Yanımda Güray var. Yol boyunca Küba’yla ilgili filmlerden, kitaplardan bahsediyoruz. Güray’ın sustuğu zamanlarda da müzik dinleyip, Bolo’Bolo’yu okuyorum:)  Yol çabucak geçiyor. 7 saat geriye gidiyoruz,  gün bitmek bilmiyor bugün. Evet sonunda Karayipler’deyiz.  Hayal gibi… Aslında gibisi fazla, çocukluğumdan beri en çok merak ettiğim ülkedeyim. Küba’dayım. Soyuttan somuta geçiş yapmaya çalışıyor zihnim. Havaalanında kazağımı, botlarımı çıkarıyorum. Artık incecik bir t-shirt üstümde ve sandaletler ayağımda.. Hoş bulduk !!! Ne iyi ettik de geldik Küba’cığım.

Resim

© tuğçe ısıyel

Cuando Juanica y Chan Chan

Havana’nın ara sokaklarındayız. Ne çok filmler izledim burasıyla ilgili.. Aklımda hep  Motosiklet Günlüğü.. Dilimde Habana Blues’un şarkıları…  Her yerde Che Guevera’ya, Fidel Castro’ya rastlıyoruz.  Yanımda arkadaşım Güray var.  Olur olmadık herşeye gülüyorum. Kıkır kıkır, fıkır fıkırım.. Acayip acayip yerlerde fotoğraflar çekiyoruz.  Hiç acelemiz yok.  Ağır ağır, sakin sakin… Turistik bir sürü sokağı var Havana’nın.  Kötü mü, hayır değil. Ama ne işimiz var bizim turistik sokaklarda.  Girdiğimiz ara sokaklarda defalarca kayboluyoruz, buralarda hiç turist yok. Herkes Küba’lı..  Bu sayede Havana’yı daha iyi özümsüyoruz.

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Resim

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Sokaklarda  herkes gülüyor, dans ediyor. Dünyanın en güvenli, en enerjik yerinde hissediyorum kendimi. Her sokaktan illa ki müzik sesleri geliyor.  Herkesin evinin kapıları sonuna kadar açık. İçerisiyle dışarısı nerdeyse bir. Puro içen beyaz pantolonlu, şapkalı adamlar. Balkon sefası yapan bigudili kadınlar. Sek sek oynayan, koşuşturan çocuklar, seyyar satıcılar, oradan oraya taşınan tahta kuş kafesleri, sokak aralarına saklanmış minicik okullar, rengarenk duvarlar, fırından yeni çıkmış ekmekler..Sokaklardan yavaş yavaş geçen, adeta poz veren rengarenk eski model chevroletler.. Sanki zaman makinesinde yürüyorum. En az 50 yıl öncesinde gibiyim.  Kolonyal mimarinin en güzel örneklerini görüyorum.  Her duvar nasıl estetik, her kadın her adam nasıl fotojenik.  Herşey nasıl eski ve nasıl güzel… Dev bir film setinin içinde gibiyim burada.

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

DSC_0308

© tuğçe ısıyel

DSC_0219

© tuğçe ısıyel

Köşedeki adamdan izin isteyip, birkaç tur attığım sarı bisiklet ve fırfırlı eteğimle ben de dekorun bir parçasıyım artık. Her köşe başında,  her duvar dibinde, kocaman pencerelerin kenarında fotoğraf çekmek ve çektirmek istiyorum.

DSC01152

Evet işte Küba’dayım.  Küba gülümsüyor. “Hoşgeldin” diyor. “Biz de seni bekliyorduk, gözümüz yollarda kaldı”  diyor. Burada en çok dikkatimi çeken şeylerden biri insanlarda hırsın zerresi yok, kimsenin kimseye birşey gösterme derdi yok, herkes kendi havasında. Herkes birbirini kollar vaziyette. Hep güzel sözlerle birbirlerine hitap ediyorlar. Neredeyse her yerde Jose Marti’nin heykeli var. Çok kıymet veriyorlar bu devrimci şaire. Okulların bahçesinde bulunan  Jose Marti heykelleri, çocukların boyunda yapılmış.  Çocuklar kafalarını 1 metre yukarı kaldırıp bakmıyorlar ona. Herkes görebiliyor. Herkes ulaşabiliyor. Bir de bizdeki Atatürk heykellerini düşünsene. Hiyerarşi yok, eşitlik var ve beraberinde en derin, en sahici saygı; en içten vefa. Ah biz de öğrenebilsek  saygının lafla, mermerle olmayacağını.

DSC_0104

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Küba’nın ışığını içime alıyorum. Yüzüm gözüm aydınlanıyor. Arada mola verip, Hemingway’in gittiği bar Bodeguita’da mojitolarımızı içiyoruz. Floridata diye bir bara daha gidiyor Hemingway  ama bu sefer  orada daiquiri içiyor. Biz de içiyoruz.  Çok güzeliz, çok çiçek… Küba’da biraz ayyaş olabiliriz. Şaka şaka biraz filan değil, gayet ayyaşız. Su yoksa rom içiyoruz bildiğin. Bu kadar basit.

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Akşam Küba’lı bir ailenin evine (casa particular) konuk oluyoruz. Bize ıstakoz pişiriyorlar. O kocaman ıstakozları kadının kocası tutmuş, önce fırınlayıp sonra kızartıyorlar. Arka bahçelerinde kocaman keyifli bir sofra kurmuşlar. Sanki evimde gibiyim, bir ara fotoğraf çekme bahanesiyle mutfağa gidip, yardım ediyorum mutfaktakilere. Yemek sonrası cila niyetine nefis Küba kahvelerimiz geliyor. Yemeğimiz bitince kiraladığımız Chevroletlere biniyoruz.  Gecemiz uzun. Ayça’yla önde oturuyoruz. Müziği son ses açıyoruz. İçimiz içimize sığmıyor. Dar alanda kısa danslaşmalar.

Ay candela, candela, candela, me quemo aé.

Küba’da  en sevdiğim ve Unesco tarafından koruma altına alınmış şehir Trinidad’dayım. Bir yandan tütün sarıyorum, bir yandan da elimde mojitom, meydanda salsa yapanları izliyorum. Düşünsene biz meydanlara çıkamazken, insanlar meydanda dans ediyorlar burada. Evet dünyanın en sevimli meydanında,  hayatımda ilk kez gördüğüm insanlarla bir aradayım ama herkes arkadaşım gibi. Hafif hafif sallanıyorum bir kenarda. İçim gidiyor dans edenlere. Buraya gelmeden önce biraz salsayı öğrenseydim keşke diyorum. Keşke’mi umursamıyorum sonra. Keyfim baya yerinde..  Küba’dayım daha ne olsun.. Az sonra Küba’lı çok karizmatik genç bir adamla göz göze geliyorum.  Yanıma geliyor, “dans edelim mi?” diyor. Bir anda kendimi sahnede buluyorum. Salsa yapmayı bilmiyorum diyorum, çat pat İngilizcesiyle “sakin ol, öğreniceksin birazdan” diyor. Kendimi müziğe ve Juan’a bırakıyorum. Bırakış, o bırakış işte.  15 dakika geçtikten sonra en iyi salsayı ben yapıyormuşum  gibi geliyor:)  Bedenim kontrolüm dışında dans ediyor. Ayaklarım 5 karış yukarıda. Aklım zaten hep orada.  Kafam dönüyor, kalbim dönüyor, Trinidad dönüyor, dünya dönüyor.  Evet Küba’dayım ben.  Bunu en iyi bugün hissediyorum. En az 2 saat dans ettikten sonra ayrılıyorum oradan. Ertesi gün bacaklarımın ağrısından duramıyorum. Hiç dert değil. Hayatımın en eğlenceli dansını yapıyorum. Evet hala yapıyorum…  Şu anda bile… !

DSC_0040

© tuğçe ısıyel

                                                                                                                                                                                                                                     

DSC_0531

© tuğçe ısıyel

                                              Guantanamera guajira Guantanamera

Karayiplerdeyiz. Bir dalış noktasında duruyoruz. Dalış yapmak için iniyoruz otobüsten. Kafamı suya daldırır daldırmaz şaşkınlıktan küçük dilimi yutmasam da baya bi su yutuyorum. Sonra kendime gelip, daha kontrollü bir şekilde daha  aşağılara iniyorum. Kalbim güm güm atıyor. Hayatımda böyle birşey görmedim çünkü. Anlatması çok güç ama kelimeler yardım eder umarım. Her balık bir sanat eseri , bildiğin yağlı boya bir tablo gibi. Gözlerimi kocaman kocaman açarak teker teker  izliyorum onları, peşlerine düşüyorum. Hepsi salsa yapıyor sanki. Ne kadar güzel olduklarını aklım almıyor, almasın zaten..  Küba’da en güzel salsayı balıklar yapıyormuş, bunu da öğrenmiş oluyorum. Dünyada bilmediğim renkler de varmış, bunu da görmüş oluyorum.  Tefekkür tam olarak ne demekmiş bir kez daha hissediyorum.

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Küba’da salsaya, roma, balığa, puroya doydum.. Buena Vista Social Club’ın konserinde yaşlı Buena Vista dedeleriyle dans ettim. Sahnede 1 şarkı söyledikten sonra 15 dakika dinleniyorlardı:) Biz de o 15 dakikada yanlarına gidip sohbet ediyorduk. Sonra Pinar Del Rio’da  tütün tarlalarını gördüm.  Taze sarılmış purolar aldım.

CSC_0629

© tuğçe ısıyel

DSC_0791

© tuğçe ısıyel

Havana, Pinar Del Rio, Santa Clara, Trinidad, Varadero, Cienfuegos …

Pencere kenarı uzun yollar, güzel müzikler, bolca rom, bolca salsa, bolca Karayip havası, bolca doğa, bolca kahkaha, bolca yürüyüş  dolu bir seyahatti…Orada bir sürü şeyin, ama en çok hayatın bambaşka bir boyutunun farkına vardım. Her gittiğim ülke  bambaşka şeyler öğretiyor, şükürler olsun. Bambaşka güzel insanlar giriyor hayatıma, elim kolum,  sırt çantam, kalbim dolu dönüyorum her gittiğim yerden. Aklıma kazınmış anlar, anılar, öyküler biriktiriyorum…

Anlatacak çok şey, paylaşacak çok fotoğrafım var. Aklım da kalbim de Küba’da kaldı. Belki yine giderim. Hayat bu.. Belli mi olur. Hatta bence Hande’yle tekrar gidebiliriz :)

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Aslında tarif etmek pek zor Küba’yı, şunu da yap, bunu da yap demek gerçekten çok zor… Zira herkesin Küba’sı kendine.. Ama eğer bir gün Küba’ya gidersen -ki umarım gidersin-  olabildiğince düş kendi  yakandan, olabildiğince rahat bırak kendini.  Mesela telefonunla ilişkini kes. İster istemez keseceksin zaten, telefonlar çekmiyor, hiç bir yerde internet de yok. Ne özgürlük ama değil mi? Ohh canına değsin, sefan olsun. Rutinini boz, sınırlarından geç. Bol bol dans et. Balıklardan sonra en güzel salsayı sen yapıyorsun  unutma.. Sıyrıl tüm maskelerinden, puro ağır gelse de iç, rom sarhoş etse bile yine iç… Gerekirse miden bozulsun, düzelir. Dert etme. Dünyanın en zararsız erkekleriyle flörtleş.  Yanında oradakilere vermek için sabun, oje, defter götürmeyi lütfen unutma, nasıl vericem diye düşünme, oraya gidince ne demek istediğimi anlayacaksın. Bol bol deniz ürünü ye, Havana’nın el pazarında alışveriş yap. Güneşi Trinidad’da karşıla, Cienfuegos’da uğurla.  Yağmur da yağarsa ne ala. Sokaklarda çocuklarla oyun oyna.  Mümkünse okul gez, dünyanın en mutlu, güleç öğrencilerini gör, fotoğraflarını çek, sonra çektiklerini göster onlara. Kendilerini o minik ekranda görünce çok mutlu oluyorlar.  Değişik tropikal meyvelerin tadına bak. Ama en çok sokaklarda kaybol.

10

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Santa Clara’da tüm devrimcilere selam yolla. Meydanlarda otur öylece, dur sadece, durabil… İnan yapabilirsin.  İzle gelen geçeni boş boş. Bir de benim için Pina Colada iç, tatlı patates ye. Gitmeden önce mutlaka yaz bana. Döndükten sonra yine yaz.  Sen döndüğünde belki bende biraz rom kalmış olur ya da sen getirirsin ve romlarımızı içerken nasıl dönüştüğünün, eski senin dedikodusunu yaparız, olur mu? Unutma burası alışık olduğun  Avrupa’dan, alışık olmadığın Uzak Doğu’dan çok farklı…

Yazdıklarımı okudum da, bir sürü şunu yap, bunu yapma demişim yine. Neyse unut dediklerimi ve ne biliyorsan onu yap.

Cömertlik ne demek; mutluluk nasıl birşeymiş göreceksin orada… İnsan’la tanışacaksın. Kendinle sarmaş dolaş olacaksın.

İlk kadehi kendine kaldırmayı sakın unutma.

Yolun açık olsun.

Hasta la victoria siempre!!!

DSC_0342

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

© tuğçe ısıyel

Yaşamla Hesaplaşmak ve Ölümle de…

Bu yazım Radikal Kitap ekinde yayımlanmıştır.

http://kitap.radikal.com.tr/Makale/yasamla-hesaplasmak-ve-olumle-de-390648

“Bütün yaşama cesaretimi ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.” (Tezer Özlü)

Image

© tuğçe ısıyel

Tezer Özlü’nün yetmiş birinci doğum yılındayız bu yıl. Ve kendi kalabalığından kurtulabildiği gün olan 18 Şubat’ta O’nu anacağız. Yaşamın kıyısından selam göndereceğiz Tezer’e. Çocukluğun soğuk bir gecesini daha yaşayacağız evlerimizde. Ölümünün üzerinden tam yirmi sekiz yıl geçmiş olacak yani benim ömrüm kadar. Keşke bilse şu kısacık ömrüme nasıl dokunduğunu, nasıl içime işlediğini.

Tezer Özlü’nün ölüm yıl dönümünde ne kadar da aramızda olduğunu, bizimle nasıl soluklandığını anlatan bir yazı yazacaktım ki, adeta kendimi kendime doğrular bir şekilde, “Tezer Özlü’nün son kitabı çıkmış” dediler. Çok heyecanlandım. Kitapçıya gidip kitabını alana kadar gün geçmek bilmedi. Bir solukta da okuyuverdim.  Yıllardır görmediğim ve sadece eski fotoğraflarıyla, mektuplarıyla idare ettiğim bir sevgilinin aniden çıkıp gelmesi gibi birşey oldu.  Uzun uzun sarıldık birbirimize. Beni kelimeleriyle yeniden sarmaş dolaş etti.

Tezer Özlü’nün Yapı Kredi Yayınlarından çıkan “Yeryüzüne Dayanabilmek İçin” isimli kitabı, yazarın yurtdışında yaşadığı dönemlerde çeşitli dergilere gönderdiği  yazılarından oluşuyor.

Oldukça titiz bir derlemeyle Tezer Özlü’yle hasret gidermemizi sağlayan kişi ise Tezer Özlü’nün kardeşi Sezer  Duru.

Kitap, Tezer Özlü’nün ” yaşamla ve ölümle hesaplaşmak için yazıyorum” başlıklı konuşma metni ile başlıyor;

“Kanımca yazı yazmak coşku, hafif melankoli, taşkınlık  gibi psikolojik bir semptomdur. İnsan yazarlık hastalığını –az da yazsa- sürekli olarak içinde taşır. Ben, bu hastalığa ancak dayanamayacak hale gelince, neredeyse psikoza girecek duruma geldiğimde yazabilen bir hastayım.”

“Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmayagörsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar.”

Kitap, bizleri çok özlediğimiz Tezer’in Kafka’sıyla, Pavese’siyle yeniden buluşturuyor. Tezer Özlü’nün Almanya’sına, İstanbul’una doğru kısa bir gezintiye çıkarıyor.  Onun derin iç dünyasına tutunarak  dış dünyaya doğru keskin, duyarlı bakışlarla bakmaya teşvik ediyor. Ömrünü “yaşanılacak bir yaşamın” peşinde geçirmiş bir yazarın, sadece edebiyatla ilgili değil sinema, tiyatro, çeviri sorunları gibi konulardaki düşüncelerini de gün ışığına çıkarıyor. Bu konuları Onunla beraber düşünmeye davet  ediyor.

Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yaşamın Ucuna Yolculuk’dan sonra yazarın son kitabıyla yine kendimize, kaybettiklerimize ve bulduklarımıza çarpıyoruz; yaşamla ve ölümle hesaplaşan yazılara dokunuyoruz.

Tezer Özlü’nün eşine söylediği son söz “Beni yalnız bırakma”  cümlesini anımsarken, bu yeryüzünde yalnız olmadığımızı usulca ama hüzünle  bir kez daha hatırlıyoruz.

Bu kahredici düzene onun satırlarıyla katlanma gücümüzü belki biraz daha arttırıyoruz.

Ah Romeo, Romeo adın neden böyle?

Bu yazım SabitFikir dergisinde yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/ah-romeo-romeo-adin-neden-boyle

“Adımızı sorarız birine, o bize adını söyler

Edip Cansever

Bir kişiye veya bir esere ad koymak o şeyi simgeleştirmek, varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Adlandırdığımızda aynı zamanda o şeyden ayrılıyoruz, dışsallaştırıyoruz ve onu yaşama ve ilişkiler düzenine sembolik düzeyde dahil ediyoruz. Gerçekten var edebilmek için adlandırıp; var olabilmek içinse adlandırılıyoruz.

Başka bir deyişle ad vermek; tanımlamak, zamanda ve mekânda saptamak anlamına  geliyor.

Mesleğimden ötürü özellikle psikolojik sorunları olan çocuklarla çalışırken, aileleriyle yaptığım ilk görüşmelerde çocuklarına verdikleri adların öykülerini anlamaya çalışıyorum. Çünkü çocuğa bir ad seçip vermek ona ailevi bir tahayyül ve sembolik bir tarih hediye etmek anlamına geliyor. Ailelerin çocuğu dilde nasıl belirledikleri, çocuğun dış dünyada nasıl belirlendiğini de temellendiriyor. Adın kimin tarafından konulduğu, ne anlama geldiği bize ailenin arzuları, korkuları, kayıpları; ailenin kuşak geçişliliği hakkında önemli bilgiler sunuyor.  Aynı zamanda ailenin tarihsel ve kültürel kodlarını da açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Bir ölçüde ölümsüzlüğe ulaşmanın yollarından bazıları; bir eser yaratmak veya  bir çocuk dünyaya getirmekse, o çocuğa veya esere  ad vermek de sıradan, tesadüfi bir olay değildir. Freud’a göre psikanalitik uygulamada sıklıkla bilinçdışı düşüncenin adlara atfettiği önem üzerinde ısrarla durmak gayet doğaldır. Çünkü kişi bu adı ömrünün sonuna kadar taşıyacaksa, bu durum o bireyin dış gerçekliğini ve elbette ruhsallığını da önemli ölçüde etkileyecektir.

Image

Bu durum edebiyatta da paralellik göstermektedir.  Örneğin Rolan Barthes’a göre yazarlar roman nesnesini kurmak için özellikle anılardan yararlanırlar. Çağrışım gücüne en yüksek derecede sahip olan nesneler ise özel adlardır. Barthes’a göre özel ad, yazarın anılarında kullandığı üç özelliğe sahiptir;

1-Sadece tek bir göndergeyi nitelediği için özselleştirme gücü, 2- Alıntılama gücü, 3- Keşfetme gücü.

Barthes, bu bağlamda Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” romanında  geliştirdiği şiirsel olayın, adların keşfi olduğunu ileri sürer. Özel ad, Proust’un roman sisteminin merkezinde yer alır ve anlatılar bu merkez etrafında örülür.

Veya William Shakespeare, “Roma’ya giden hacı” anlamına gelen Romeo adını tesadüfen seçmemiştir. Romeo ve Juliette eserinin ikinci perde, ikinci sahnesinde Juliet adların trajedideki önemine dikkat çeker;

Ah Romeo, Romeo adın neden böyle . Babanı inkar et ve vazgeç adından. Ya da istemiyorsan böyle birşey, yemin et beni daima seveceğine ve ben bir Capulet olmayayım artık.” İlerleyen bölümlerde şöyle der; “Benim düşmanım sadece senin adın. Ah değiştir şu adı.

Arjantin Psikanaliz Derneği ve Paris Psikanaliz Kurumu üyesi Juan Eduardo Tesone de adın önemi üzerinde özellikle duran psikanalistlerden.  Bağlam Yayınları’nın Düş/Düşün serisinden  çıkan “Adların İzinde, Ötekilerin Bizde Yazdıkları “ isimli kitabı adların yalnızca bireysel değil, kültürel ve tarihsel kökenlerine de ışık tutuyor. Kitap, psikanalitik bir bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen edebiyat, siyaset, antropoloji gibi bilimlerden de oldukça besleniyor. Bir taraftan Antik Yunan, Eski Mısır, Uzak Doğu, Afrika topluluklarının; diğer yandan tek tanrılı dinlerin ad konusundaki tutumlarına, alışkanlıklarına yer veriyor. Roman kahramanlarındaki, roman mekânlarındaki adların seçim süreçlerinden analizlerine, ad koyma ritüellerinden, adın işlevlerine ve anlamlarına dair bizleri pek kıymetli sorgulamalara davet  ediyor.  Adların önemini, fonetik değerini fark etmemizi sağlıyor. Adın belirleyici gücünden,  gösteren gücüne doğru bir hayli yoğun düşünme ziyafeti sunuyor.

Ad kavramına bir de Juan Eduardo Tesone’nin gözünden bakmayı ısrarla öneriyorum.

Görsel: Anthony Falbo