Karanlık Oda, Kırmızı Işık

Bu yazım PSİKEART dergisinin “Travma” konulu 20.sayısında yayınlanmıştır.

@ tuğçe ısıyel

“Bir oda,

 Bir ev,

 Bir de korkular…

 Buluşurlar… Konuşurlar…”  ( Güneşli Bahçe,  Mehmet Güreli )

Bu yazının çıkış noktası,  gece ve gündüz arasındaki oda’nın bilişsel etkilerinden arınarak insana ait olana, bilinçdışının dalgalanmalarına, karanlık ve ışık arasındaki özsel bağa ve hayranlıkla seyrettiğimiz görsel bir zaman odaklanmasına saygı duruşunda bulunmaktır. Karanlığın maddeleştiği, görme eyleminin mesafe bulduğu, ışıkla yıkanan ve aydınlanan boşluğun yeniden anlam kazandığı, olanın içselleştirilebildiği bilinçdışı görsel bir tecrübeyi  “oda”lar üzerinden aktarabilmektir.

Hangi odalar üzerinden aktarabilmek sorusunun cevabı ise fotoğraftan aşina olduğumuz karanlık oda ve terapi odası. Burada amaç karanlık oda veya terapi odasının tanımını yapmak değil, okuyucuyu bir kısım kendi odalarıma doğru kısa bir gezintiye davet etmektir.Odalar içerisinde rastladığımız veya bulduğumuz bilinçdışının karanlığında ya da yarı aydınlığında yol almanın, ara sokaklarda dolaşmanın, açık pencerelere rastlamanın, mühürlü kapılara dokunmanın, sağır eden sessizliğe veya gürültüye şahit olmanın kuşkusuz heyecan verici bir tarafı var.

Zifiri olanı izlemek, biçimin, iz’in, gölgenin belirsiz bir şekilde kaybolmasına tanık olmak bilinçdışının hareketlenmesine, zihnimizde yerleşik korkuların hatırlanmasına neden oluyor. Fotoğraf, karanlıkta görmenin cazibesini kışkırtıyor ama aynı zamanda bizim dışımızdaki dünyanın fazlalığına da vurgu yapıyor.

Benzer düşünceyi terapi seansları için de söyleyebiliriz. Karanlıkta yitirdiğimiz yön mefhumu, tekinsiz olana alışılmadık bir güven duymak ve elimizin refleksif bir şekilde ileriye doğru uzanması… Tüm bunlar terapi odasındaki tedirgin ilerleyişi/bekleyişi ve zihnimizin sarsakça geriye doğru, en derine doğru uzanma çabasını çağrıştırıyor.

Sigmund Freud, çocukluk anılarını tab edilebilen ve yeniden ortaya çıkarılabilen fotoğraflara benzetmektedir.  Bahsettiğimiz odalardan biri olan karanlık odada “negatif filmler” üzerine çalışılır. Önce, çalışmaya karar verdiğimiz filmin banyosu yapılır. Bu işlemde koyu kırmızı ışık yoktur. Zifiri karanlık, el yordamı ve önceki deneyimlerimiz bize eşlik etmektedir. Daha sonra filmin kuruma devresi başlar ki buna bir nevi sindirme, dinlendirme işlemi de denebilir. Kurumuş film, gözden geçirilip su damlalarının lekeleri dikkatlice ve yumuşak hareketlerle silinir. İkinci aşama olan baskıdaysa, film agrandizöre takılır. İşte bu noktada artık zifiri karanlık sona erer ve kırmızı ışığın yardımı söz konusudur.

Kırmızı ışık, fotoğrafı yakmaz. Naif bir dokunuşla fotoğraf üzerinde çalışmamıza olanak verir, müdahale etmez. Ne göze, ne fotoğrafa rahatsızlık vermez.

Tüm işlemler bittikten sonra, fotoğrafı daha net görebilmemiz için kırmızı ışık bir “aracı” niteliğindedir. Bu iki aşamalı geçiş, karanlığın hüküm sürdüğü odada yol almanın, bir denge gerektirdiğini düşündürüyor. Tekinsiz olana duyduğumuz karşı konulmaz merak, gündüz anlam kazanan eylemlerimizi, gece ne kadar devam ettireceğimize dair sorgulamaya itiyor belki de.

Karanlık odada “negatif”ler üzerine çalışılması, terapi odasında da “negatif”ler üzerine çalışma eylemiyle benzerlik gösteriyor. Psikanalizdeki “negatif”in içinde bastırılmış duygu ve düşüncelerin, ruhsal travmaların yer aldığını düşünürsek, danışan da tıpkı fotoğrafçı gibi tab etmek istediği fotoğrafları yani yaşantılarını getiriveriyor odaya. Bu o kadar da basit olmuyor elbette. Fotoğrafçı, nasıl ki fotoğraf makinesi aracılığıyla bir mesafe oluşturuyorsa dış dünyaya, danışan da dirençleri aracılığıyla bir mesafe oluşturuyor yaşanmışlıklarına. Kendisini, anlattıklarının veya hatırladıklarının ağırlığı altında ezilmekten korumaya çalışıyor.

Peki danışanı bu terapi odasına getiren bir “kırmızı ışık” bulma arzusu olabilir mi? Başka bir deyişle kendi içindeki “kırmızı ışığı” bulma arzusu? Yaşanmışlıklarını, yaşıyor olduklarını daha iyi görmesini sağlayan ama görürken de ruhsallığının zarar görmesini, parçalanmasını istemeyen. Gözlerini kamaştırmayan ve aynı zamanda da gözlerini sürekli kırpmaya ihtiyaç duymasını engelleyen bir ışık. Bir yanıyla gösteren ve bir yanıyla gizleyen, bu yönüyle adeta bir tül perdeyi andıran.

Karanlık odadaki kırmızı ışık, sadece o oda için vardır ve o odada görmeyi mümkün kılar. Kapının açılması durumunda, dışarıdan sızacak ışık fotoğrafa zarar verecektir.

Bu noktadan bakıldığında terapi odasındaki terapist ve danışan arasındaki ilişkiye bir üçüncünün müdahalesi de zarar verecektir. (Bu bağlamda psikanalizin etik değerlerine ve çerçevesine sıkı sıkıya bağlı olması oldukça anlamlı görünüyor.)

İki kişinin (terapist-danışan) güven ve denge ilişkisi ile sürdürdüğü bu eylem, karanlık ile aydınlık arasındaki bilinç-bilinçdışı, zaman-mekân, ben-öteki algısını somutlaştırıyor. Danışanın ruhsallığında, yapı malzemesini yine kendi içinden yarattığı, gözlerini rahatsız etmeyen bir ışık eşliğinde birleştirdiği veya yıktığı tüm odaların inşasına ya da restorasyonuna başlamasına olanak tanıyor.

Tam da yeri gelmişken İlhan Berk’i anmadan geçmeyelim;

yani duvarlar, kapılar ( ki bilinmeyene açılırlar),

merdivenler, pencereler ( ki bizim görmediklerimizi görürler),

yani odalar (ki düş üreticileridir).

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s