Yasak Elma

Bu yazım PSİKEART dergisinin “Merak” konulu 30. sayısında yayımlanmıştır. 

1454545_581841121887708_602188453_n

 

 

 

 

 

 

 

 

Merakla başladı varoluş.

Elmaydı merakın ilk adı.

Merak güdüsünün çekim gücüne karşı konulamadı.

Yaklaşılmaması buyrulan ağaca yaklaşıldı.

Elma yenildi.

Cennetten kovuldular  ve dünyaya gönderildiler.

“Ey Adem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin fakat şu ağaca yaklaşmayın”

                                                                                                                     (Araf Suresi, 19.ayet)

Ve en insani duyguyla başladı var olmanın hikayesi.

Minicik bir bebeğin çevresindekilere dokunma, dokunduğunu ağzına götürme isteğiydi merak.

Bebek, dıştaki nesneleri ve kişileri kullanarak kendini tanımaya, sınırlarını ve sınırsızlıklarını öğrenmeye  çalışıyordu.

Biraz daha büyüdükçe “ben dünyaya nasıl geldim?”, “çocuk nasıl yapılır?” sorularıydı.

Bu sorunun devamında cinsiyet farklılığının fark edilmesiydi. Küçük kızlar neden küçük erkek çocuklar gibi değildi?, Küçük kızların pipisine ne olmuştu? Yoksa onlar bir hata yapmıştı ve birileri de onları cezalandırmak için pipisini mi kesmişti?, Küçük kız çocuğu büyüyünce  neden babasıyla evlenemezdi?, Anne-babanın yatak odasında neler oluyordu? Kapılar neden kilitliydi? vs…

Meraklarıyla başedebilmek için oyunu keşfetti çocuk. Doktorculuk, evcilik, saklambaç oynadı.

Gözlemledi, gözetledi.

Bir zaman sonra oidipal meraklar yerini  varoluşsal meraklara teslim ediyordu.

Tanrı niye görülemiyordu?, Yaşamın anlamı neydi?, Ölünce nereye gidiliyordu? vs…

İnsanın dünyada yer edinmeye çalışması, dünyaya yerleşebilmesi  sorularla, sorularına cevap bulmasıyla mümkün gibiydi.

Kimi zaman “fazla merak iyi değildir” dendi. Engellenmişlikle tanıştı çocuk. Kara delikleri, dokunulmaması gereken yerleri keşfetmek zorunda kaldı. Bu keşfedilenler daha sonra ayağına ve orasına burasına dolanmak üzere rafa kaldırıldı.

Buna rağmen sorular hiç bitmedi, cevaplar hiç tatmin etmedi.

İnsanın kendine dair olan merakı bir nebze olsun dinmedi.

Büyüdükçe, küçükken rafa kaldırılanlar indirilmeye çalışıldı.

Çoğu zaman zihin yetmedi bu merakı çözümlemeye.

Zihnin yetmediğini farkeden şanslı azınlıkları yollara düşürdü merak, aşk’a düşürdü, sanata düşürdü.

Düşe kalka yürüdü insan.

Tüm merakların nesnesi dıştaki birşeymiş gibi gözükse de, aslında tüm merakların öznesi insanın ta kendisiydi. Tüm merakların kapısı kendi varoluş öykümüze açılıyordu.

Çünkü ötekine atfedilen “kendimizdi” merak.

Yaşanılan ilişkiler, sorulan sorular, okunulan  kitaplar, izlenilen filmler, çıkılan seyahatler birer aynaydı kendimizi kendimize gösteren. Kendimize dair olan merakı pekiştiren, perçinleyen.

Bazen çok geldi bu merak.

Çünkü sorular, cevaplardan çok daha yüklüydü bazen.

Eziliverdik bu yükün altında hatta pes eder gibi olduk çoğu zaman.

İşte tam da bu noktada dünya tersine dönseydi, bir yasak elma meselesi daha çıksaydı ve bu sefer de başka bir varoluşa doğru biz kovuluverseydik dünyadan, hoş olmaz mıydı? Acaba bir nebze hafifler miydik o zaman?

Hem o yeni varoluşta kediyi öldüren de merak olmazdı belki, kim bilir …

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s