Tayland’a, O’na, bana…

t7

Tayland’a gideli yaklaşık 1 yıl oldu. Tayland’ı özlemenin nasıl birşey olduğunu anlayabilmem, o yolculuğun üzerimdeki etkilerini sindirebilmem de neredeyse 1 seneyi buldu.  Tibet çanağı aldığım dükkandaki Nepal’li adamın söylediklerini idrak edebilmemin de –yani umarım edebilmişimdir- üzerinden tam 1 sene geçti işte.

Şimdi madem başladı kalem dökülmeye bir de Pierre’i anmış olayım istiyorum, o güzelim Pai köyünü, beni hüzünden delirten ve şu an CD’sini dinlediğim Ruben’i, dönüş yolundaki Matteo’yu . Hepsi teker teker en uzun satırları, en derin öyküleri hakediyor – belki yazarım bir gün- ama şimdilik hepsine buradan selam olsun ve 3 noktalarla devam etsin bu cümle

Öyle yoğun bir yolculuktu ki, İstanbul’a geldiğimde 15 gün kendime gelememiştim. Hiçbir fizyolojik sıkıntım olmamasına rağmen yataktan kalkacak hâl bulamamıştım.  Sonra geçti tabii o yoğunluk, o hâller.. Şimdi ise o hâllerden beslenen bambaşka hâller içinde hâlim. Meğerse kırılgan bir dönüşüm, sancılı bir başkalaşım olmuş. Tayland’dan döndükten sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Olmasındı zaten. Ben ona birşeyler bıraktım, o bana birşeyler verdi. Ne de güzel bir takas oldu böyle.

Öyle uzun uzun seyahat yazıları yazmayı da okumayı da sevmiyorum.  Ve yıllar sonra, yavaş yavaş farkediyorum ki  aslında seyahat ederken fotoğraf çekmeyi de o kadar sevmiyormuşum. Tüm bunlar kocaman bir mesafe yaratıyormuş gibi geliyor. Beni dışarıda bırakıyormuş gibi, halbuki en içeride olmak en güzel…

Günlerdir duvarda asılı olan bir fotoğrafa bakıyorum uzun uzun. Çığlık çığlığa susuyorum O’nunla.

O’nu evime gelenler biliyor aslında, duvarda nasıl naif, güçlü ve sıcacık durduğunu…

Tayland’ın kuzeyi, Chiang Mai’de Wat Phra That Doi Suthep manastırındaydım. –Bir zamanlar Murat Abi’min de kaldığı ve kendisi için çok özel olan o manastır –

Işık açısından günün çok şanslı bir saatinde olmamamıza rağmen, O’nun bulunduğu yer  ve oradaki ışık fotoğraf  çekme iştahımı oldukça kabartmıştı. – zaten Tayland’da iştah kabartmayan birşey var mıydı ki?-

Saatlerce O’nun farklı açılardan fotoğraflarını çektim. Bir o yandan, bir bu yandan, bazen yerlerdeyim, bazen daha yukarılarda. Gözlerim fıldır fıldır, ağzımdan salyalar akıyor nerdeyse. Saatlerce bıkmadan öylece durdu orada. Suratında en ufak bir sıkılmışlık, kızgınlık belirtisi olmadan… O hep aynı tüm güçlülüğü, köklenmiş hali, tebessümüyle ben bana poz verdiğini sanırken, O öylece izledi beni. En sonunda kendimi tatmin etmiş olucam ki, çok teşekkür ederek yanından ayrılmaya hazırlandım.  “Bekle biraz” dedi ve heybesinden bir kolye çıkarıp bana verdi. Kolyenin üzerinde bağdaş kurmuş, gözlerini elleriyle kapatmış  bir Buda imajı vardı. Sürekli bakmaktan bazen de görmekten yorgun düşen ben için özellikle oradayken ve aslında hayatımın çoğu yerinde  en  ihtiyaç duyduğum bir iç imajdı bu. Taktım boynuma kolyeyi.

Kapat gözlerini, dışarıya değil, içeriye bak” dedi.  “Bir süre sonra bakmadan da görebileceksin”.  “Gördüklerine kapılma, geçici olduklarını unutma, sadece seyreyle…

İşte, o rahibi özlüyorum günlerdir . İçten içe nasıl anlıyorum O’nu, nasıl hissediyorum dediklerini. Ve biliyorum ki yine gideceğim oraya ama bu sefer  fotoğrafını çekmeye değil; öylece durup, O’nu seyretmeye… Bunu da not düşmek istedim buraya.

Velhasıl,

O’na da selam olsun… Bu yazıyı okuyan sana da…

6

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s