Ku(r)tsal Bir Yolculuğa Doğru

Bu yazım PsikeArt dergisinin “Özgürlük” temalı 32.sayısında ve Amargi dergisinde yayımlanmıştır. 

Resim
©emre nesli

Bazı anları vardır insan ömrünün, kalmakla gitmek, köklenmekle eklemlenmek, bağlanmakla kopmak, kaçmakla yapışmak arası bir yerlerde… Sıkışıp kalırsınız. Neye alan açsanız, öbür tarafa dar gelir. İçiniz dışınızdan taşar.

İşte böyle anlarda içinizden bir sürü kadın ortaya çıkar. Kimisi topuklu ayakkabılarıyla takır takır deler ruhunuzu, kimisi sırtlarına geçirdikleri yün hırkaları, ayaklarında renkli çetikleri, ellerinde incecik tığlarla ilmik ilmik örer beyninizi. Kimi kaleminin ucuyla uzun tırnaklarının arasındaki pislikleri saçar sağa sola, kimisi de çekirdek çıtlar durmaksızın çekirdek kabukları tüm benliğinizi kaplayana dek. İşte o anlarda hiç ummadığınız kadar kalabalık, hiç olmadığınız kadar da yalnızsınızdır.

Daha sonra düşlerinizde de hep yalnız olduğunuzu fark edersiniz. O hep ulaşmak istediğiniz özgürlüğün, kabarık bir faturası gibidir yalnızlık. O düşlerde sırt çantanızla yollarda bir başınasınızdır, bir gece dans ederken kendi etrafınızda dönersiniz ya da miskin kedileri olan bir evde, battaniye altında tek başınıza oturup, pencereden yağan karı seyredersiniz. O düşlerde belki belli belirsiz bir adam da vardır fakat nasıl da sarkar düşünüzden. Düştü düşecek, eğreti durur. Bilemezsiniz adamı yalnızlığınızın neresine iliştireceğinizi ya da yalnızlığınızı adamın neresine asabileceğinizi. Bir yandan zarar gelmesin istersiniz o çok kıymetli özgürlüğünüze, yalnızlığınıza bir yandan da için için istersiniz adamı. Öylece akarsınız gel-gitlerle. Dengesiz olursunuz, bazen histerik, bazen paranoid ama en nihayetinde hep kadın.

İnceden bilirsiniz ki içinizde ayaklanan o kadınlar, annenizden, büyükannenizden, o sıkıcı döpiyesleri giyen ilkokul öğretmeninizden, alt katta oturan deli komşunuzdan, nefret ettiğiniz işyerindeki meslektaşınızdan, çokça kıskandığınız eski erkek arkadaşınızın o çirkin ağızlı yeni sevgilisinden kocaman izler taşımaktadır. Bu kadınların hepsi içinizde, sizin içsel bir temsiliniz, sizi size gösteren puslu aynalarınızdır. Her biri sizsinizdir aslında. Ama bu kadınları birbirinden ayrı düşünür ve ayrı yaşarsınız. Parçalarını birleştiremezsiniz. Her birinin varlığından gizliden gizliye vahşi bir haz duyar ancak bunu dillendiremezsiniz. O kadınları dışladıkça, daha çok içinize yerleştirirsiniz. Kurtlarla koşarsınız da bilmezsiniz.

Clarissa Pinkola Estes, bizi kadınlık doğamızla yeniden barıştırıp, içimizdeki kadınlarla kucaklaşıp, bir bütünlük kurmamızı sağlıyor. Yeni içgörüler yoluyla ruh gücümüzü arttırıp, içgüdüsel benliğimizin doğması için çalışıp, çevremizde ve ruhsallığımızda neyin yaşaması, neyin ölmesi gerektiğini anlamamızı sağlayarak, bilge doğayla yeniden sıkı bir bağ kurmamıza vesile oluyor. Bizleri kendi tanrısallığımızla tanıştırıp, gerçek bir özgürlük alanı oluşturup, arkaik yaralarımızı iyileştiriyor.

Clarissa P. Estes, bizi Hayat-Ölüm-Hayat doğasıyla buluşturan pek şifalı kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar”da kitaba ismini veren kadınlar ve kurtlar arasındaki pek önemli benzerlikten şöyle söz eder; “Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar. Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür, sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler, tuttuklarını koparmalarının yanında çok da cesurdurlar. Ancak her ikisi de sürekli avlanmış, taciz edilmiş ve yanlış bir şekilde obur, sapkın, son derece saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmıştır. Hem vahşiliği hem de ruhun vahşi yanlarını yok eden, içgüdüsel olanın soyunu kurutan ve arkada hiç iz bile bırakmayanlar için, ikisi de birer hedef haline gelmiştir. Kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmesi çarpıcı bir benzerlik taşır. ”

Jungcu bir psikanalist ve aynı zamanda bir cantadora* olan, bütün dünyayı kadın masallarını araştırarak, dinleyerek ve toplayarak gezen Clarissa P. Estes’i, 20 yıldan uzun bir süre boyunca Vahşi Kadın Arketipi üzerine çalışmaya yönlendiren ve Ayrıntı Yayınlarından çıkan kitabı “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı yazmasını sağlayan şey; geleneksel psikolojik kuramın, yaratıcı, derin, yetenekli, özgür kadın imgesine çok az yer vermesi ve geleneksel psikolojinin kadınlar için önemli olan(sezgisel, arketipsel, cinsel ve döngüsel olarak adlandırabilecek kadınların farklı dönemleri, bir kadının tarzı, bilgisi ve yaratıcı ateşiyle ilgili olan) derin meseleleri geçiştirmesi veya bu konularda tamamen suskun kalmasıdır.

Clarissa’ya göre masallar, mitler, öyküler vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip, onu ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar. Öykülerde bulunan mesajlar bize henüz yolların tükenmediğini ve kadınları daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırlarına götürmeye devam ettiğini gösterir.

Yazara göre öyküler ilaçtır. Onların büyülü bir gücü vardır. Birşey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar. Sadece dinlememiz, okumamız yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı ya da sürekli dirilen bir travmanın çözülmesi için gereken çareler öykülerin içinde bulunur. Öyküler arketipi, (bu kitaba göre “Vahşi Kadın Arketipini”) kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Bu yüzdendir ki bu pek ku(r)tsal kitap, bir psikoterapi süreci gibi ağır ağır ve oldukça derinden ilerlemektedir.

Bir psikoterapi süreci gibi bazen can acıtır ancak “bir bahçenin ilkbahara hazır olması için, sonbaharda tersyüz edilmesi gerektiğini” de her daim hatırlatır. Hayatlarımızın altüst oluşlarını, kendi dışımızdaki başka güçlerin, kişilerin veya yaşantıların değil; kendi içsel döngülerimizin düzenlemesini sağlar. Yaralarımızı kendi kendimize nasıl saracağınızı söyler ve bunu yapmak için yeterince fazla gücün bizde zaten var olduğunu vurgular. Eski bir deyişle derdimizin bize derman olduğunu gösterir.

Yazar, “Vahşi Kadın”a içgüdüsel doğa da denebileceğini söyler. Vahşi Kadın arketipinin kitaptaki öykülerde birçok adı vardır; bazen “iskelet kadın” olur, bazen “kurt kadın”, bazen “toplayıcı kadın”, bazense “zamanın dışındaki kadın” oluverir. Yazar, bizleri bu kadınlara dair öykülerle tanıştırıp, öykülerin analizleriyle yoğuruverir benliğimizi. Bizler de bu analizlerle yontulup, beraberinde hayatımızı da yontmaya başlarız.

Kurtlarla koşan kadınlar, kadınların sezgilerine yeniden kulak vermesi, kuşaktan kuşağa aktarılan o derin kadınlık bilgisine sahip çıkılması,  ötekiyle kendilik mesafesini bozmadan birleşebilmesi, aidiyet meselesi, yaratıcı hayatın beslenmesi, öfkenin ve bağışlamanın sınırları gibi konularda bizlere ışık tutuyor.

Ve en yaratıcı gücümüzün, kadınsı yalnızlığımızın içinde saklı olduğunu, bunu nasıl ortaya çıkarıp, dönüştürebileceğimizi ve bu yalnızlığımızı aynı zaman da özgürlüğümüzü ötekiyle birleşerek nasıl muhafaza edebileceğimizi fısıldıyor usulca.

Birbirlerine yeni bir hayat doğurtan, yeni bir hayatı doğuran kadınları, rahimin sonsuz gücünü selamlamamıza ve olabildiğince kucaklamamıza yardımcı oluyor. Kucakladıkça biraz daha büyüyor, özgürleşiyor ve biraz daha kadınlaşıyoruz.

Yazar, Hayat/Ölüm/Hayat döngüsünün üzerinde ısrarla durarak, hayatın ölümü, ölümün de yeniden hayatı getireceğini ifade ediyor. Ölümün istenmeyen ve kötü olarak addedilmesinin sebebini onun son olarak görülmesinden kaynaklandığını, hayatın ölümü karnında taşıması gibi ölümün de yeniden doğuşa gebe olduğunu ifade ediyor. Her yaşamakta olanın öleceğini, her ölmekte olanın yaşayacağını aktarırken bir “Kurt Budizm”den söz ediyor. Sürekli olarak Hayat/Ölüm/Hayat doğasını çözmeye yönelik düşünsel ve gündelik alıştırmalar yapmanın yararlı olacağını vurguluyor. Bu doğayı çözerken de şöyle bir şarkı söylememizin iyi olacağını öğütlüyor; “Daha fazla hayat üretmek için bugüne daha çok hangi ölümü vermeliyim? Neyin ölmesi gerektiğini biliyor, ama buna izin vermekte duraksıyor muyum? Ölmekte olanın yolundan nasıl çekilebilirim? Sevmem için bende ölmesi gereken nedir? Hangi güzel olmayandan korkuyorum? Güzel olmayanın gücü bugün benim ne işime yarar? Bugün ölmesi gereken nedir? Yaşaması gereken nedir? Hangi hayatın doğmasından korkuyorum? Neyi bırakamıyorum? Tutmamam gereken neyi tutuyorum? Şimdi değilse, ne zaman?”

Yazar, bizleri sormadığımız soruları sormaya, dokunmadığımız yerlerimize dokunmaya, açmadığımız kapıları açmaya teşvik ediyor.

Kitap, feminist bir jargondan oldukça uzakta bizleri kuşaktan kuşağa aktarılan, dişil geleneğe sahip çıkılan kadim bir bilgelik yolculuğuna çıkarıyor. Durmaktan, akmaktan korkmadığımız, kendimizi her yönümüzle kabul edebildiğimiz, tamamlanabildiğimiz, kendimizi gerçekleştirebildiğimiz ve en önemlisi de dişil köklerimizle yeniden buluşabildiğimiz çok naif bir yolculuğa…

İçsel özgürlüğe giden bu yolculukta valize, haritaya; araca, aracıya hiç gerek yok.

Nasılsak, biricik gerçekliğimiz her ne ise öyle kabul edilebildiğimiz bir yolculuk süreci bu.

 * Latin geleneğinde eski öyküleri derleyip, toplayan kişi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s