Fikriye Teyze’yle Yaz Monoloğu-II

Yatağın İki Ayrı Ucu

Bu yazım  PsikeArt Dergisi’nin “Ayrılık” temalı 34. sayısında yayımlanmıştır.

En son 1 yıl önce yine burada buluşmuştuk seninle Fikriye teyze. Yazın ortasından “şıpsevdi” insan manzaralarını izliyorduk birlikte, rakılarımızı yudumlayarak. Tam 1 sene geçmiş üzerinden seninle tanışalı. Şimdi yine bir Temmuz, yine bir yaz. Ve yine beraberiz.
İnsanlar ne çok seviyor bu yaz mevsimini Fikriye Teyze. Bütün bir kış, şişkin bir umutla bu ayları bekliyorlar. En bıkkın zamanlarında bir sahil kasabasında hayal ediyorlar kendilerini. Sere serpe kumsalda uzandıklarını, denizin içinde salındıklarını, güneşle hemhâl olduklarını… Sonra geçiveriyor iç sıkıntıları. Onlara nasıl bir haz veriyor bu kavruk hava, bu sahte umut hiç anlayamıyorum. Yazın cıvıl cıvıllığı koca bir yalan halbuki. Yaz mevsimi, biraz da ayrılık mevsimi demek değil mi Fikriye teyze? Yaz demek kocaman bir boşluk değil mi, ayrılıklarla doldurulabilen? Terlemeye başladıkça zaten ayrılmıyor muyuz birbirimizden? Yapış yapış oldukça mesafe koymak istemiyor muyuz araya? Herşeyden önce yatağın en uzak iki ayrı ucuna konumlanıyoruz. Birbirimize değmek istemiyoruz çünkü sıcak basıyor. Sonra sokakta yürürken terli terli el ele tutuşmuyoruz artık, tutuştukça terden huylanıyoruz çünkü. Biz birbirimizin sıvılarını sadece yatakta seviyoruz, sokakta değil Fikriye teyze. İşte, yaz öyle bir hoyratlıkla ele geçiriyor bedenimizi. Oysa kış öyle mi? Birbirimize sokuldukça anlamlanan bir mevsim o. Battaniye altında en sahici masalları anlatabiliyoruz birbirimize, en düşsel gerçekliklere kapılıveriyoruz. Nefeslerimiz birbirine karışıyor, onlar karıştıkça biz ısınıyoruz, ısındıkça çoğalıyoruz.
En gerçek aşkı yeniden bulduğumuzu sandığımız dönemlerde (çünkü her aşık olduğumuzda kayıp nesnemizi tekrar bulduğumuza inanıyoruz), birbirimize ölesiye büyük laflar ediyoruz ki sorma Fikriye teyze. O lafların kocamanlığında eriyor benliğimiz. Yok oluyoruz. En sevdiğimiz yok oluş bu, adına “aşk” diyoruz. Sonra gün geliyor, elbette büyü bozuluyor, sırlar çözülüyor. Çözülmüş sırların üzüntülerini yaşıyoruz. Dünyaya gönderiliyoruz yeniden, gözlerimizdeki perdeleri kaldırıp. Önce mutsuzluklarımız başlıyor, beraberinde isyanlarımız, öfkemiz. Sonra biz birbirimizden ayrıldığımızı düşünürken, aslında adına “aşk” dediğimiz şey ayrılıyor ilk önce bizden. Ama biz, birbirimizi bırakıp da gidemiyoruz. Aşk bizi terk ederken, biz enkazlar içinde durarak, hâlâ aşkımıza sahip çıktığımızı sanıyoruz. Sanmalarla geçiyor ömrümüz Fikriye teyze. O ilk başta söylediğimiz büyük aşk laflarının bekçiliğini yapmaktan, gitmeye cesaret edemiyoruz. Boşluğa sarılıyoruz. Geçmişin o cüretkâr anlarına sahip çıkmaya çalışıyoruz hâlâ. Öyle anlamlar yüklüyoruz ki başlangıçlara. Nasıl başlarsa hep öyle gitsin istiyoruz. Gitmiyor Fikriye teyze. Şimdi’den öyle umutsuzuz ki… Mutsuzluklarımıza beraber kalarak, beraberliğimize daha fazla katlanarak biraz daha kanıt arıyoruz. Daha çok kanırtmak istiyoruz kendimizi ve birbirimizi. Yok etmek ve öyle ayrılmak istiyoruz. Yani bizim ayrılıklarımız sevdamıza dahil olmuyor Fikriye teyze. Ağzımızda paslı bir tat kalıyor tüm bunların ardından. Böyle zavallı, böyle çaresiz insan canlılarıyız biz işte.
Her ayrılığın ardından nasıl da küsüyoruz aşka, mevsimlere, şehirlere, kendimize… Artık bu sondu diyoruz, bir daha asla aşka düşemeyeceğiz sanıyoruz. Her ayrılıkla dünyanın en keskin acısını yaşadığımızı duyumsuyoruz yeniden. İştahtan kesiliyoruz, mide ağrılarımız başlıyor, kalp çarpıntılarımız alevleniyor, depresyonumuzla uyuyup, uyanıyoruz. Psikoterapistlere para kazandırmaya başlıyoruz yeniden. Azıcık toparlanmaya başladığımızda ise, hayata tutunabilmek adına başlıyor gerekli gereksiz arkadaş buluşmaları, sosyal aktiviteler, küçük şehir dışı kaçamakları… Her ayrılığın ardından evimizi temizliyoruz bir güzel, odaları havalandırıyoruz. Orada burada kalan fazlalık eşyaları dolduruyoruz poşetlere. Köşe bucağı silip, süpürüyoruz. Halbuki bunlar evin değil, zihnimizin ihtiyaçları ama biz eve yüklüyoruz bunları. Ev temizlendikçe, zihnimiz de temizleniyor sanıyoruz. Sonra bir güzel adaçayı tütsüsü yakıp, dolaştırıyoruz evin içerisinde, kötü enerjiler gitsin diye.. İşe yarıyor mu Fikriye Teyze? Yine de kocaman bir ayrılık kokusu asılı kalmıyor mu havada? O kokuyu yok edecek hangi tütsü var doğada?
İlk zamanlar yatağımızda yalnız uyumak ne çok zorlaşıyor. Hemen de alışıveriyoruz bir insanın tenine, kokusuna, sıcaklığına. Kendimiz bile inanamıyoruz bu çabucaklığa. Sonra her gidenin adını verdiğimiz o korkunç yas tutuşlarımız başlıyor. Yastık altlarında, yas biriktirmeye başlıyoruz. Yoksa yas-tık kelimesi, yas’tan mı türetiliyor Fikriye teyze? Yastıklarımız sırılsıklam oluyor. Sabah uyandığımızda biraz daha uyumak istiyoruz o ıslaklıkla. Uyudukça biraz daha yabancılaşıyoruz kendimize. Her gidenle, eksiliyoruz sanıyoruz. Her ayrılığın ardından bu sefer bu acıya dayanamayacağımızı ve ölmekte olduğumuzu düşünürken; bir kez daha ölemediğimizi görüyoruz. Ve her seferinde biraz daha dayanabildiğimizi, acılara karşı ruhumuzun daha da katılaştığını duyumsuyoruz. Evet bazen olmuyor ve o kadar güzel olmuyor ki Fikriye teyze, pek asilce tam gediğine oturuyor “olmama” hâli. Bunu fark ediyoruz. Sonra biraz daha kabulleniyoruz. Kabullendikçe büyüyoruz, kocaman insanlar oluyoruz. Kocamanlığımızın içinden geçiyor mevsimler artık… Sonra bir kez daha affediyoruz kendimizi, acımızı. Bir kez daha affediyoruz yalnızlığımızı bir başkasıyla aldatışımızı.
İstesek de istemesek de devam ediyoruz hayata. Bazen yorularak, bazen durarak… Yenidenlikler biriktirerek devam ediyoruz. Öfkeyi bırakarak, kendimizi affederek… Devam etmekten bazen keyiflenerek, bazen küfrederek ama her daim yolda olma hâlini fark ederek. Yolcuyuz biz Fikriye teyze. Yol bu. Bu yolda varılacak bir nokta, bir nihayet yok. Süreç var, sonuç yok.
Akıyoruz Fikriye teyze. Bazen bulanıyor sular, bazen buharlaşıyor, bazen buzlaşıyor. Ama bitmiyor. Bitmez de… Niye bitsin ki? Yolumuz su olmayı öğretiyor bize ve böyle başlıyor işte en serin, en dingin öykülerimiz.
Ve sen Fikriye teyze, yeniden hoş geldin, sefalar getirdin.
Yalnızlığımı kokladın. Başımı okşadın. Ayrılığımı kutsadın.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s