Kör Baykuş’un Zamansızlığı

Bu yazı PEO-Atölye* tarafından kaleme alınmış ve Varlık Dergisi’nin Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.

                                                                          Ölümünün 65. Yılında Sâdık Hidâyet’e Özlemle…

 Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” cümlesiyle başlıyor Kör Baykuş.  Anlatıcı-kahraman, yazma nedenini şöyle açıklıyor: ”kendimi gölgeme tanıtma isteği.” Ve ekliyor; “çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. (…)benim için hiç önemi yok inanmış inanmamış başkaları. Lakin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

Sâdık Hidâyet’in tek romanı olan “Kör Baykuş” (Buf-i Kur), roman türüyle dalga geçercesine küçük hacimli bir kitap olmasına rağmen , yapısı ve içeriği açısından oldukça yoğun bir kitap. Bu yoğunluk, yazarın hayat öyküsünden beslenen bir kıvamda okuyucuyla buluşuyor. Sâdık Hidâyet, bütün eserleri arasında başyapıtı sayılan “Kör Baykuş”’u 1936 yılında yazmasına rağmen, kitap İran’da 1941 yılına kadar basılamadı. Türkçe’ye de Behçet Necatigil tarafından çevrildi ve ilk kez 1977 yılında Varlık Yayınları tarafından basıldı.

Tamamen bir bilinç akışıyla kaleme alındığı anlaşılan kitapta zaman ve mekân mefhumlarının ortadan kalktığını görüyoruz. Yalnız yaşayan, ailesinden ve çevresinden kopmuş ve sürekli afyon içen bir gencin bilinç dışında dolaşan yazar, burada tekinsiz ve bir o kadar da tanıdık bir yolculuğa davet ediyor okuyucusunu. Kitabın tüm kahramanları aslında aynı kişinin farklı varyasyonları. Bir nevi alt benlikler olarak da ele alabiliriz bunları. Ve aynı zamanda hepsi aynı insan hayatının farklı dönemleri. Ve tüm kahramanların gölgesi baykuş. Geceleri ortaya çıkan, görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan, insanlardan uzak yerlerde ve yalnız yaşayan…

Sürekli birbirlerine dönüşen kahramanların dünyasında geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman; gerçekle hayal tamamen birbirine karışıyor. Olaylar arasındaki nedensellik mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi değil, masal mantığında yer alıyor. Ancak bu masalsı anlatının tamamen gerçek bir hayatı saptadığını da ister istemez sezinliyoruz.

Kör Baykuş, içine girildiğinde insana uzun, yer yer ışık alan loş bir koridordaymış hissi veriyor. Koridorun başı ve sonu yok. Zaman ise uzay boşluğunda ne kadar var ise o kadar var.

Anlatıcı roman boyunca bir şimdiden, bir geçmişten söz ediyor.  Romanın başlarında “üç aydan beri, hayır iki ay dört gün var ki” ya da ilerleyen bölümlerde “iki ay önceydi, hayır doğrusu: iki ay ve dört gün önce” gibi zamana dair belirlemelerde bulunuyor. Fakat bu tarihlerin okurun olayları bir sıraya sokmasında, zihninde bir öncelik sonralık yaratmasında işlevsel olmadığı görülüyor;

Geçmiş, gelecek, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar.”

Kitap boyunca sanki arka arkaya dizili düşsel fotoğraflar gösteriliyor bize.  Arka arkaya dizilerek bir hikayenin anlatıldığı ancak nereden başlandığı ve nerede sonlandığı meçhul bir dizi fotoğraf… Sonra bu fotoğrafları alıp üst üste koyduğunuzda, tüm karelerin adeta şeffaflaştığını ve aslında tek bir fotoğraf olduğunu fark ediyorsunuz. Birbirinin aynısı pek çok fotoğrafın zamansız, mekânsız bir düzlemde yeniden ve yeniden göze görünmesini deneyimliyoruz.

Romanımızdaki karakteri daha iyi duyumsayabilmek için insanın ilk ilişki deneyimine yani anne-çocuk ilişkisine değinmek gerekiyor.

Anne çocuk arasındaki o ilk ilişki, zamandan ve mekândan bağımsızdır. Ve bu ilk ilişkinin içinde, ilk aşk, ilk bağlanma, ilk ayrılık, ilk kayıp, ilk acı da saklıdır.

Anne ve çocuk, doğumdan önce tek vücutturlar, tek maddeden oluşurlar. Doğum, bu tek vücut halinin bozulmasıyla ilk ayrılık ve beraberinde ilk yas olarak nitelendirilebilir. Bebek gözünü ilk annesine açar ve yeniden onunla birleşmek, bir olmak ister. İşler yolunda giderse artık bir üçüncüye yer açmak zorundadır. Anneyle olan ikili ilişki sona ermek üzeredir. Çünkü annenin zihninde başka biri daha vardır. Ve bu da çocuğun babasıdır. Kör Baykuş romanında baba sembolü “ ihtiyar gülüşü” ile tanımlanır, anne-çocuk arasındaki dualite (ikilik) artık engellenir ve yas, -Lacanian bir söylemle ifade edecek olursak-  “babanın adıyla” yasaya evrilir;

Ruhlarımız önceki bir hayatta, cisimsiz maddesiz bir alemde karşılaşmış da tek asıldan, tek maddeden oluşmuş, böylece bizim yeniden birleşmemiz adeta kaçınılmaz olmuştu. Ben bu hayatta da onun yanında olmalıydım. Hiçbir zaman el sürmek değildi isteğim. İçimde ilk görüşten kalma, aşina bir duygu: Ben onu tanıyorum. Bu aşağılık dünyada ya onun aşkını isterim ya da hiç kimsenin! … Fakat ihtiyarın o kuru ve rezil gülüşü aramızdaki bağı koparmıştı işte.

Kitap bizi oidipal çatışmanın tam ortasına bırakıp, yoluna devam ediyor. Kahramanın arzusunun doyurulmazlığı, ulaşılamazlığı, bitimsizliği göz kırpıyor okuyucuya.

Kitapta  amca, hurdacı,  arabacı, mezarcı gibi tüm erkek figürler baba imgesine  işaret ederken, aynı şekilde tüm kadın figürler de anneye çıkıyor. Ve aslında tüm bu figürler kahramanın iç nesne temsillerini oluşturup, bir bütünlük halinde ilerliyor.

İç dünyadansa  bana bir süt annem, bir de kahpe kadın kaldı.”

Bu iki kadın figürünün de ana kahraman tarafından hiç görülmemiş olsa da düşlemsel olarak etkileşim içinde olunan, içe alınan, hatta özümsenen (inkorpore edilen) anne figürüne işaret ettiği söylenebilir.

Doğumla beraber,  anne acı ile mutluluğu birlikte yaşar. Kadın, ölüme en çok yaklaştığı yerde bir yaşam sunar kendi bedeninden. Çocuk ise anne rahmini terk eder ve dünyaya alışma aşamasında annesinin memesine tutunur. İlk nefes alışıyla ağlamaya başlar. Dünyaya gelişin ilk anlarından itibaren insan canlısını ambivalanslar yakalar ensesinden. Kitapta en çok hissedilenlerden biri de bu ambivalans(karşıt-ikircikli) duygulardır;

Yalnız cismim değil, ruhum da aralarında bir uyuşma olmaksızın, kalbimle sürekli zıt gidiyorlardı. Garip bir dağılma ve bölünmeden geçiyordum sürekli.”

“Kahpe” diye sıfatlandırdığı karısına bir yandan çok güçlü bir istek bir yandan da nefret duyar;

“(…)hırslı bir kadın, ki bir erkek şehvet için, bir erkek gönül eğlendirmek için, bir erkek de işkence etmek için gerekli ona. Hatta sanmam ki bu  üçlemeyle yetinsin!”

Aynı şekilde süt annesinden “… beni kucaklardı, pis kokardı nefesi ve sert siyah saçları yüzüme batardı” diye bahseder.

Kendisinden bahsederken de “… bendeki bu utanma ve haya duygusunun kökeni de sadece şehvettir” der.  Karısı ile yıllarca yaşamayı beklediği cinsel birleşme anında ise karısını öldürür.

Ambivalans, kitabın isminde de apaçık belli eder kendisini. Görme duyusu çok gelişmiş bir kuş olan baykuşu “kör” olarak niteler.

Sigmund Freud’a göre, cinsel içgüdüler, erotik olan ve haz veren tüm yaşantıları belirleyici bir niteliktedir ve buna rağmen sadece cinsel arzu ve hazzı içermez, tüm bedensel hazları kapsar bir biçimde kullanılır. Buna yaşam içgüdüsü yani “eros” adını verir. Ölüm içgüdüsü ise, insanı yaşamın öncesine yani  ”var olmama” durumuna sürükleyen, tüm insanları bilinç dışı bir şekilde yönlendirdiği söylenilebilecek bir içgüdüdür. Onun adına da “thanatos” denir. Freud, ölüm içgüdüsünün önemli bir türevinin saldırgan dürtüler olduğunu savunmuştur. Yaşam içgüdüsü organizmayı korumak amacıyla ölüm içgüdülerinin karşısında yer alır ve onların enerjilerini dış dünyaya, diğer insanlara çevirir. Yani Eros yaşamı korumaya, Thanatos ise ölüme ulaşmaya yönelir. Ve ona göre yaşamın kendisi bu iki eğilim arasındaki bir çatışma ve uzlaşmadan ibarettir. (Sigmund Freud, Metapsikoloji, çev. Emre Kapkın-Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul, Payel Yayınevi, 2002, s. 366-367).

Kitaptaki kahramanın annesinin kendisine hediye ettiği en kıymetli hediyenin de kobra yılanının zehrinin katıldığı bir şarap olması; yani annesinin aslında ona hem yaşamı hem de ölümü hediye etmiş olması ile ambivalanslar üst noktalara ulaşır.  Burada yazar  başarılı bir şekilde Eros ve Thanatos’un dansını sunar okuyucuya. Ve bu dansın ritmlerini neredeyse her satırda duyarız.

Kitapta hayal, gerçek, zaman, zamansızlık, düş, düşlem karışınca metaforlar da küçük bir odanın içinde birbirini kovalar.

Romanda mekân, romanın anlatıcısının “karanlık oda”sıdır. Kahramanın gölgesi, başroldedir. O, odadaki yağ lambasının ışığıyla hep duvardan yansıyacak, anlatıcıyı ve onun zihnindekileri gözetleyecektir. Her şey yazarın bu küçük odasında gizlidir. İyi ve kötüye dair.  Zehirli şarap da oradadır, afyon da… Resmedilen nesneler de oradadır, paralar da… Küçük oda bir ana rahmi, bir mezar gibidir. Karanlık ve zamansız. Kahraman bir yandan  ölümü arzulayıp, bir yandan da korkmaktadır. Aslında ölmek istemek ana rahmine dönmek istemekten ne kadar farklıdır?

Her insan diğerinden bir parçadır ve aslında yaşam hiç bir zaman sona ermez tıpkı romanın karakterleri gibi. Suret değiştirir ama özü hep oradadır.

Kitabın sonuna ulaştığımızda “gerçek, hangi gerçek?” , “zaman, hangi zaman?”gibi sorular asılı kalıyor zihnimizde.

Bu sorular eşliğinde tüm kitap boyunca ölümü yaşama, yaşamı ölüme iliklemeye çalışıyoruz yazarımız gibi;

Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekânı fark etmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün.

Sâdık Hidâyet, iki kez ölümün kucağına atlamayı deneyen  ve ikincisinde başarılı olan bir yazar.

Diri Gömülen isimli kitabında intiharla ilgili şu düşüncelerine rastlarız;

Hiç kimse intihara karar vermez. intihar bazılarına mahsustur. onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum.”

Yaşamı boyunca farklı türlerde eserler yazan, çeviriler yapan, İran kültürünü yükseltmeye çalışarak Doğu’nun Batı kültürü karşısındaki ezilişini yoğun bir biçimde dert edinen Sâdık Hidâyet ,ülkesinde vatan haini ilan edilmişti. O günden bugüne ne yazık ki değişen bir şey olmadı. Sadık Hidayet, bugün de İslam Devrimi’ne karşı çıkan tehlikeli ve  “öteki” bir yazar olmayı sürdürüyor.  Kasım 2006‘dan bu yana yazarın tüm eserleri,  İran’da yasaklı durumdadır.

Sâdık Hidâyet’in en yakın arkadaşı Bozorg Alevi, Kör Baykuş’un Almanca baskısı için yazdığı “son söz”ünü şöyle bitirir:

Ölümünden az önce bir hikaye taslağı ele almıştı, konu şuydu: Annesi “Salgı salamaz ol!” diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. Hidayet’in hayat hikayesi miydi bu?”

Sâdık Hidâyet, ölümünün 65.yılında zamansız ve mekânsız bir yazar oluşunu ispat edercesine, içimizde gizlenen kör baykuşlara buruk bir tebessümle bakmaya devam ediyor.

 

 

 

 

*Bu yazı,  Psikanalitik Edebiyat Okumaları Atölyesi yürütücüsü Tuğçe Isıyel ve katılımcılardan Hilal Akın, Senay Aydoğan, Aylin Çalap, Ceren Demirci tarafından ortaklaşa kaleme alınmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s