Edebiyatın İyileştirici Gücü

Bu yazım Sabitfikir Dergisinin 65.sayısında yayımlanmıştır. 

Her şeyin hızlandığı, süreçlerin ıskalanıp sonuç odaklılığın arttığı son yıllarda, iyileşmeye ve iyi hissetmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Fakat bunun için her zamankinden daha az vaktimiz var. Tam da bu yüzden, kendimizi tek bir kitapta hemen bulmak, hayatımızı tek bir kitapla hemen değiştirmek istiyoruz. Kişisel gelişim kitapları da dev bir fast food menüsü gibi, açlığımızı giderme vaadiyle çıkıyor karşımıza zaten. Kapitalist sistem, kendimizi kötü hissetmemize, özgüvenimizi kaybetmemize, kendimize yabancılaşmamıza neden oluyor; ardından da bir reçete icat edip bunu kişisel gelişim kitapları üzerinden piyasaya yayıyor. Hızla servis edilen bu kitaplar geçici bir tokluk hissi veriyor, ancak sağlıksız; açlık hissini hızla tekrar gündeme getiriyor. Hatta sunulan argümanlar kişisel gelişimden çok, kişisel gerilime yol açıyor. Kişinin kendisiyle barışmasını sağlamak gibi söylemler içerse de, kişinin iç çatışmalarını daha da tırmandırabiliyor. Peki, kitaplardan bu denli medet umarken edebiyatın iyileştirici gücünün ne kadar farkındayız? Ya da böyle bir güçten söz etmek mümkün mü?
“Bibliyoterapi”, Latinceden geliyor; biblion (kitap) ve therapeo (iyileşme) kelimelerinin birleşmesinden… Doğru zamanda, doğru bireyle, doğru kitabı buluşturarak kişinin duygusal sorunlarını anlamasına, uyum sorunlarını ele almasına ve içinde bulunduğu gelişim dönemine özgü gereksinimlerini tanımasına yardımcı olur. Bibliyoterapinin öncülerinden biri olan Caroline Shrodes, edebiyat ve okurun kişiliği arasındaki dinamik etkileşim sürecini, kişiliğin gelişimi, değerlendirilmesi ve düzenlenmesi için kullanılabilecek bir psikolojik alan olarak tanımlar.
Kitaplar, yüzyıllar boyunca birçok insanın hayatında terapist rolünü üstlendi. Öyle ki, Yunan tarihçi Diodorus’un anılarına göre, Antik Yunan şehri Teb’deki bir kütüphanenin giriş kapısının üzerinde “İnsanın Ruhunun İyileştiği Yer” yazıyordu. Dünyanın bilinen ilk hastaneleri kabul edilen Asklepion’larda da kütüphaneler bulunuyordu. Dünyanın ilk psikiyatri hastanesi olarak tarihe geçen Bergama Asklepion’u bir kütüphaneye sahipti. Ancak kitap okumanın bir terapi olarak benimsenmesi ABD’li psikiyatrist Benjamin Rush’ın bibliyoterapiyi tavsiye etmesiyle başladı. 1853’te ABD’li doktor John Minson Galt II, “akıl ve ruh hastaları” için okumanın sağladığı faydaların sebeplerini beş başlıkta listeledi. Fakat bibliyoterapi çalışmalarının ilk kez 1930’larda kütüphanecilerin, insanların üzerinde iyileştirici etkileri olan kitapları bulma ve listeleme çabalarıyla başladığı bilinir. Bu çalışmalar kapsamında, eğer bir edebi metin insanların düşüncelerini, duygularını, davranışlarını değiştirmede etkiliyse, bu metin, potansiyel bir iyileştirici (terapötik) güce sahip kabul edilerek listeye alınıyordu. İkinci adım ise, terapistlerin bu kitaplarla, sorunlar yaşayan bireyleri buluşturmasıydı. Birçok tanımda, Bibliyoterapi edebiyatla okurun kişiliği arasındaki dinamik bir ilişki süreci olarak tanımlanır. Bu ilişki, bir terapistin denetiminde kurulduğunda, okur, duygusal sorunlarıyla yüzleşebilir ve olumlu yönde değişebilir.

Bir edebi metin ile okuyucunun kişiliği arasında dinamik bir ilişki kurulmasıyla başlayan bu süreç üç evrede gerçekleşir: Özdeşim ve yansıtma, arınma (katarsis), içgörü ve bütünleşme.
Birinci evrede öncelikle, kitapla okuyucu buluşturulur. Okuyucudan kitap kahramanının sorununu tanıması, kendi yaşamakta olduğu sorunla benzer yönlerini bulup kahramanla özdeşleşmesi sağlanır. Bu evre başarıldığı zaman, yani okuyucu kendi sorunuyla ilgili o kahramana bir yansıtma yapabildiğinde, kişi yavaş yavaş duygularını ortaya koyarak duygulardan arınma evresine hazırlanır. Öte yandan, Toronto Üniversite’sinde yapılan bir araştırma özdeşimin bir başka yararını daha ortaya koyuyor. Psikiyatrist Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren’in Scientific American’da yayımlanan makalesine göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor hem de sosyal bağları güçlendiriyor. Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İki bilim insanı, bu araştırma vesilesiyle insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. Listede Goethe’nin Genç Werther’in Acıları kitabı, Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Flaubert’in Madam Bovary’si, Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’i ve Mohsin Hamid’in Gönülsüz Köktendinci isimli romanı da yer alıyor.
İkinci evrede de, okuyucu hazır olduğunda, duygular ortaya çıkarılmaya çalışılır. Bu yolla bireyin duygularını fark edip onlardan arınarak, yani duygularını boşaltarak (katarsis), rahatlamasına çalışılır. Aristo Poetika’da, duygusal tedavinin etkili olmasında katarsisin rolünü tartışır. Evrensel gerçeklere hazırlıklı olmada ve içgörü sağlamada şiirin önemine de değinir. Bu noktada belki kendi deneyimlerimize de bakabiliriz. Kim âşıkken ya da aşk acısı çekerken şiirlere sığınmamıştır ki? Çünkü hissedilen yoğun duyguların simgeselleştirilip önümüze konulması, başka bir deyişle bilinçdışından bilince çıkması, yani içeride olan bitenle “dışarıdan” da temas kurulması katarsis yaratabilir.
Bibliyoterapinin en son ve üçüncü adımı ise, bireyin bir içgörü kazanması ve kendi içinde bir bütünlük yakalayabilmesidir. Bir edebi metin, okuyucuyu etkilediğinde, artık kendi yaratıcı gücünü kullanmaya başlar. İngiltere’de yayımlanan The Telegraph gazetesi de, birkaç yıl evvel bu bağlamda çok kıymetli bir projenin hayata geçirildiğini duyurmuştu. The Reading Agency ve Society of Chief Librarians’ın işbirliğiyle 2013’te başlatılan bu proje, doktorlar ve sağlık uzmanlarının onayladığı 30 kitaplık bir listeyi psikolojik sorunlar yaşayanlara ulaştırmayı amaçlıyordu. 2015’e gelindiğinde toplam 445 bin kişiye ulaşan proje kapsamında, katılımcıların yüzde 85’i kitapların semptomları daha iyi yönetmelerini sağladığını, katılımcıların yüzde 55’i de kitaplar sayesinde semptomlarının azaldığını belirtmişti. Uygulanan bu yöntem, kişilerin çareyi uzakta değil, en yakın kütüphanede aramalarına imkan tanıdı, diyebiliriz. Reçetede yer alan kitaplardan bazıları şunlar: The Worry Cure: Stop Worrying and Start Living (Robert L. Leahy), Overcoming Depression (Chris Williams),Overcoming Anxiety, Stress and Panic: A Five Areas Approach (Chris Williams), How to Stop Worrying (Frank Tallis).
Bibliyoterapiden yola çıkarak oluşturulduğunu düşündüğüm şiir terapi ise, 19. yüzyılın başlarından bu yana psikolojik yardımda bulunmak için kullanılıyor. Bibliyoterapistler, 1800’lerin başında hastalarına şiir okumayı öneren ilk kişinin psikiyatrist Benjamin Rush olduğu konusunda hemfikirler. 1922’de, “İyi seçilmiş bir antoloji, sık rastlanan ruhsal sıkıntılar için mükemmel bir dispanserdir; tedavi edici olmasının yanında önleyici de olabilir,” diyen şair Robert Graves de, şiirin iyileştirici işlevini vurgular. Smiley Blanton ise, The Healing Power of Poetry’de (Şiirin İyileştirici Gücü) özel sorunlar ve duygudurumlar için kullanılabilecek şiirleri sınıflandırmayı amaçlar.

Bilinçdışı: Edebiyat ile psikanalizin buluştuğu yer
Psikanalize baktığımız zaman, yakın durduğu sanat türleri içerisinde edebiyatın oldukça ayrıcalıklı bir yerde olduğunu görebiliyoruz. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, “Ustalarınız kimler?” diye sorulduğunda, kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. Yetmişinci doğumgünü kutlamalarında takdim edilen “Bilinçdışının Kâşifi” unvanını ise reddeder ve “Ozanlar ile filozoflar bilinçdışını benden çok daha önce açığa çıkarmışlardı. Ben sadece bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel bir yöntem ortaya koydum,” der. Öte yandan, Freud’un hayatı boyunca yalnızca bir ödül aldığını, bunun da 1930’da verilen Goethe Ödülü olduğunu biliyoruz. Tüm bunlar Freud’un -ve haliyle psikanalizin- edebiyatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
Freud bilinçdışını keşif yolculuğunda yalnızca ruhsal hastalıkları tedavi edecek değil, aynı zamanda insan ruhsallığının nasıl işlediğini açıklayacak bir yöntem de bulmuştu. Ona göre bilinçdışı, sanatçıların yaratma ediminde ihtiyaç duyduğu ilhamın da çok önemli bir kaynağıydı. Yani bilinçdışı, edebiyat ve psikanalizi buluşturan kavramların başında geliyordu.
Freud, bilinçdışı kavramını antik tragedyalarla, Shakespeare’in ve Dostoyevski’nin kahramanlarıyla da desteklemişti. Örneğin, Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus, psikanalizin önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yaptı. Ayrıca Freud, Dostoyevski’ninKaramazov Kardeşler’indeki baba cinayetini ya da Shakespeare’in Hamlet’inin babasından intikam almayı sürekli ertelemesini bu kavramı doğrulamak ya da desteklemek için kulanmıştı. A. G. Brand ise, Therapy in Writing kitabında, Freud’un psikoterapi ve yazı konusundaki etkilerini şu sözlerle ifade etti: “Her şeyi hesaba katarak, Freud’un şiir ve psikanalizin, rüyaların ve fantezilerin bilinçdışı materyallerini paylaştıklarına dair hipotezi, sistematik self analizi ve terapötik ortam olarak yazıyı kullanması, psikolojik iyileşme için yazı yazmanın keşfedilmemiş potansiyeline kalıcı olarak dikkat çekmiştir.”

“Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıracak bir baltadır”

Psikanaliz ile edebiyat arasındaki yakın ilişki, gizli duyguları keşfetmek için bilinçdışı materyallerin ve duygulara biçim kazandırmak için kelimelerin karşılıklı kullanımına dayanır. Edebiyat da, psikoterapi de, iç çatışmaların çözümlenmesiyle ilgilenir. Her iki durumda da sembolleştirme ve yer değiştirme mekanizmaları kullanılır; ve her iki durumda da metaforların zengin katkısını görebiliriz…
İngiliz psikanalist Adam Phillips, Flört Üzerine kitabının önsözünde, psikanaliz için “bir nevi uygulamalı şiir” tabirini kullanır. Bir söyleşide bu tabiri biraz açması istendiğinde ise şöyle der: “Psikanalizde bir sorunu çözme, birini tedavi etme ya da en azından dikkati yaşadığı sıkıntıya çekme girişimi söz konusu olduğundan, uygulamalı bir boyutu bulunduğunu söyleyebiliriz. Ama psikanalizin yaptığı bir diğer şey de, kişinin konuşmasına imkan sağlamaktır. Psikanaliz, kişinin kendisini olabildiğince anlatması için gereken koşulları yaratma çabasıdır. Bu bakımdan diyebiliriz ki, Freud içlerindeki şiiri tam olarak dile getiremeseler bile, insanların kendilerini olabildiğince açıkça ifade edebildikleri bir ortam veya tedavi icat etmiştir. Seans yaklaşık 50 dakika sürer, her hafta aynı saattedir; tıpkı bir sonenin her zaman 14 mısradan oluşması gibi. Biçim, ifadeyi mümkün kılar.”
Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak ve bunu sembollerle, metaforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek kuşkusuz edebiyatın işi. Bu bağlamda, yazmak zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek olarak da nitelendirilebilir. Ve buna eşlik eden okur da kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini kurduğu özdeşimler yoluyla, yazardan devraldığı düzenleme ve anlamlandırma eylemine devam edebilir. Kafka, yazdığı bir mektupta, “Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıracak bir baltadır,” der. Bu balta elbette okuyucu ile yazarın paylaştığı bir baltadır. Buradan hareketle, okur üzerinde bu denli iyileştirici etkisi bulunan edebiyatın yazar üzerindeki etkisini nasıl değerlendirmeliyiz?

“Yazmasam delirecektim”

Psikanalizin kulaklarını çınlatmışken… Ego için en büyük tehlike id’den gelen dürtüsel arzu ve isteklerdir. Arzu ve isteklerin sorgusuz sualsiz, sansürsüz bir şekilde gerçekleştirilmesi, gerçeklik, yani dış dünya açısından büyük sıkıntı ve tehlike doğurur. İd’in ego tarafından baskılanması ve hedefine ulaşamayan dürtüler, insanın ruhsallığında gerilim ve çatışma doğurur. Bu baskının ve gerilimin mutlaka tahliye edilmesi gerekir. Yoksa patlama şeklinde deşarj olur. Basınç ve gerilimi düşürmeyi sağlayan ego, kendi varlığını muhafaza etmek için bazı savunma mekanizmaları kullanmak durumundadır. Bilinçdışında bulunan ve büyük oranda id’e karşı savaşan bu savunma düzenekleri, ruhsal gelişim evrelerine göre ilkelden olguna doğru bir seyir izler.
Bu kadar açıklama, var olan onlarca savunma mekanizmasından biri olan yüceltme (süblimasyon) için. Çünkü bu savunma mekanizmasının diğerlerine nazaran oldukça olumlu ve işlevsel bir tarafı var. Yüceltme, toplumca onaylanmayan ilkel nitelikteki dürtü, eğilim ve isteklerin asıl amaç ve nesnelerini bırakarak, toplum içinde onay gören yaratıcı, yapıcı eylemlerde kullanılabilir hale gelmesidir. Yani dürtünün (cinsellik, saldırganlık) enerjisi kalıyor ama niteliği, nesnesi, amacı değişiyor. Bu bağlamda, bir yazarın kitap yazması ya da kişinin baş edemediği ve başkaları tarafından onaylanmayan kişilik özelliklerini veya yaşam tarzını bir roman ya da öykü kahramanına yansıtması, başlı başına bir “yüceltme” sayılabilir.
Bu bilgiden hareketle, acaba Dostoyevski, kişiliğindeki saldırgan tarafları ya da kumar alışkanlığı, yarattığı karakterler sayesinde sağaltılmış olabilir mi? Yusuf Atılgan’ın babasıyla yaşadığı problemler,Aylak Adam’daki C. ve Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterleriyle nereye evrilmiştir acaba? Veya Halid Ziya Uşaklıgil, Mai ve Siyah romanında, ünlü bir edebiyatçı olup herkesçe tanınmak isteyen Ahmet Cemil karakteriyle hangi narsisistik özelliklerini ıslah etmeye çalışmıştır?
Bu sorular burada dursun ama bu yazının amacı hiçbir yazarı analize tabi tutmak ya da yazdıklarını psikanalitik bir bakışla yorumlamak değil. Ancak iyileşmenin okur tarafına ek olarak yazar tarafını da görebilmek “edebiyatın iyileştirici gücü” adına faydalı olacaktır.

Vaat edilen gül bahçesi

Edebiyat, bir anlamda insanı anlama, anlamlandırma sanatı olarak da ele alınabilir. Sonuçta edebi eserler, en temelinde insanı anlatır. Doğumdan, ölümden ve bu iki olay arasındaki süreçten bahseder. Bu süreçte aşklar, ayrılıklar, yalnızlıklar, coşkular, haksızlıklar, zalimlikler ve daha bir dizi kavram, bir dizi duygu yer alabilir. Edebiyat bunları dert edinir; tıpkı insanın da dert edindiği gibi… Edebiyat, insanın dert ettiği ne varsa onu kendi bünyesinde elden geçirir, onlara yeni biçimler verebilir. İnsanın söz konusu olduğu yerde de psikolojiden uzak kalması mümkün değildir. Sonuçta her yazar, şöyle ya da böyle, insan psikolojisinden beslenerek kurar metnini. Edebiyat psikolojiden, psikoloji de edebiyattan beslenir. Hal böyleyken derdi de, dermanı da içindedir bir bakıma. Edebi karakterler, öyküler üzerinden, ruhsallığımıza neyi katıp, neyi katmayacağımızı belirlememize yardım eder. Benliğimizi yeniden inşa ederken, bir psikoterapist hassaslığıyla herhangi bir şeyi dayatmadan, serbest çağrışımlarımıza kulak vermemizi sağlar.
Elbette bu yazı edebiyatın “bir gül bahçesi” vaat ettiğini savunmuyor; tıpkı psikoterapinin de vaat etmediği gibi… Edebi metinlerin kişisel gelişim kitaplarından en önemli farkı belki de bu, okuyucu üzerinde herhangi bir iddiasının, zihinsel ya da duygusal herhangi bir hedefinin bulunmaması. Edebiyatın iyileştirici gücünden kastım ise, kişinin kendisini sürekli iyi, mutlu, coşkulu hissetmesi değil. Böyle olsaydı, bu edebiyatın insan doğasından uzak, yapay ve samimiyetsiz bir noktada durduğunu gösterirdi. Aksine edebiyat, kişiye her türlü duyguyu hissedebileceği bir alan yaratırken, aynı zamanda kendisini gözlemleyebilmesini sağlar; üstelik güvenli bir mesafeden bakıldığı için, bu duygular kişinin tüm benliğini ele geçirmez. Kişinin kendisini ve ötekini anlamlandırma sürecinde bir yoldaş vazifesi görür.
Adam Phillips bir kitabında, “Karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder,” der. Küçük bir eklemeyle, okuduğumuz her edebi eserin de izin verdiğimiz ölçüde bizi iyileştirdiğini, icat ettiğini söyleyebiliriz. Bu yüzden bir kitapla ilişki başlar ama bitmez; kendi ritminde gidebildiği yere kadar gider…

KAYNAKÇA:

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s