Ruh sağlığımızı kimlere emanet ediyoruz?

Bu yazım 25 Aralık 2016 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar eki’nde yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/ruh-sagligimizi-kimlere-emanet-ediyoruz-140782.html

Son günlerde özellikle ruh sağlığı alanında çalışan kişilerin ve bu kişilerden hizmet alan insanların zihnini meşgul eden ve sosyal medyada da geniş yankı bulan üzücü iki tane önemli olay yaşandı.

İlki yaşam koçu ve melek terapisti Beki İkala Erikli’nin okuyucusu olan ve ondan 3 seans koçluk hizmeti almış bir kişi tarafından ofisinin önünde canice öldürülmesiydi.

Beki İkala’nın ismini daha önce hiç duymamıştım. Eminim ki bu hizmeti verirken kendine göre oldukça iyi niyetli bir şeyler yapmaya çalışmıştı. Ancak büyük bir talihsizlik sonucunda ruhsal anlamda ciddi düzeyde sıkıntı yaşayan bir danışanı tarafından öldürüldü. Bu cinayetin akıl alır hiçbir yanı yok. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine sabır diliyorum.

Cinayetin failinin de ruhsal tedavisinin ve hukuki sürecinin başladığını biliyorum.

Yaşam koçu ve melek terapisti Beki İkala, psikoloji/psikiyatri eğitimi almış olsaydı, psikopatoloji bilgisi olsaydı, kişilik bozukluklarıyla, psikozla nasıl çalışması gerektiğini bilseydi ya da en azından inandığı, uyguladığı yöntemin herkeste bambaşka etkiler doğurabileceğini, kimine hiç iyi gelmeyeceğini ve bu iyi gelmeme haliyle de o kişinin çok tehlikeli bir evreye geçebileceğini bilseydi sonuç daha farklı olabilir miydi?

Burada Beki İkala’nın şahsından çıkıp, bu korkunç cinayetin, özellikle son yıllarda oldukça revaçta olan melek terapisi, çığlık terapisi, regresyon terapisi gibi psikolojik(!) alternatif terapi modellerinin bilimselliğine, tehlikesine dair olan tartışmaları yeniden gündeme getirmesiyle ilgili olarak yazıyı devam ettirme niyetine giriyorum. Bu terapi modellerinin yanı sıra içindeki vahşi kadını keşfet, gizemli dişiliğine doğru yolculuğa çık, ilişkindeki karanlık yönleri fark et, tanrıyla bütünleş, içindeki tanrıçayı sev gibi sloganvari başlıklar taşıyan grup çalışmaları ve kamplar da yapılıyor. Bunlara new age dinlerin damıtılmış versiyonları diyebiliriz.

İnsan ruhsallığının çetrefilli olduğu aşikar. Bu terapi modellerini uygulayanların ve demin ismini saydığım “kişisel gelişim” çatısı altında yapılan grup çalışmaları yapan kişilerin çok büyük bir kısmının herhangi bir psikoloji/psikiyatri eğitimleri yok maalesef. Ve kendilerinden hizmet almaya gelmiş kişilerin gerçeklik algısına zarar vererek, “bilinçdışı” dediğimiz ve davranışlarımızı büyük ölçüde belirleyen bir kavramı çok hoyrat bir şekilde tetikleyerek hem onları hem de kendilerini büyük bir tehlikeye atıyorlar.

Bu hizmeti almaya gelen kişilerin yaşadıkları problemler, bu tarz bilinçten, içgörüden yoksun yöntemlerle daha da kemikleştirilip, sinsi bir hastalık gibi daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüşebiliyor. Bir süre bunlara devam eden kişilerin, yaratılan tahribatı giderebilmek adına çok ağır psikiyatrik müdahalelere maruz kaldıklarını da mesleki deneyimlerimden biliyorum.

Suyun yüzlerce metrelik derinliğine tüpsüz dalış yaparsanız nefesinizi ancak belirli bir süreye ve belirli bir yere kadar tutabilirsiniz. Ancak daha sonrasında ya suyun yüzeyine çıkmanız gerekir ya da size destek verecek bir ekipmana ihtiyaç duyarsınız. Aksi halde ciğerleriniz parçalanır, boğulursunuz. Yanınızda kim varsa o panik haliyle onu da boğabilirsiniz.

Veya dalış tüpünüz var diyelim ancak nasıl dalacağınız konusunda bir eğitiminiz yoksa suyun derinliğine hızlıca dalıp, sonra hızlıca yukarıya çıkarsanız da vurgun yersiniz.

Alçak basınçtan yüksek basınca ya da tam tersine hızlıca geçmenin ölümcül tehlikeleri vardır suyun altında. Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belirli derinliklerde beklemeniz, o sırada var olan basınca uyumlanmanız ve daha sonra hareket etmeniz gerekir.

İnsan ruhsallığıyla çalışmak da buna benziyor.

Eğer ehliyetiniz yoksa, mesleki ekipmanlarınız yani mesleki bilgi, beceri ve donanımınız yoksa kaza yapmak işten bile değil.

Bedenimiz gibi, ruhsallığımız da oldukça önemli. Nasıl ki bedenimizde bir sıkıntı olduğunda o işin uzmanına gidip, muayene oluyorsak, ruh sağlığımızı da psikoloji eğitimi almış, işin uzmanlarına teslim etmemiz gerekir.

Merdiven altı yerlerde ameliyat yaptırmak nasıl tehlikeliyse bu durum ruh sağlığımız için de geçerli.

Peki o zaman ruh sağlığımızı hangi psikologlara, psikoterapistlere, psikolojik danışmanlara emanet etmeliyiz?

Elbette diplomasından ve uzmanlığınızdan emin olduğumuz, araştırdığımız, iyice sorup soruşturduğumuz kişilere.

Diploma lafını açmışken bu hafta yaşanan ikinci korkunç olaya değinmek istiyorum.

Bu olay da psikolog olduğunu iddia eden Çağla Düvenci Sönmez’le ilgili. Bu kişinin sahte psikoloji diplomasıyla danışmanlık hizmeti verdiği, televizyon programlarına katılıp konuşmalar yaptığı ve Prima, Lactamil gibi ünlü markalarla da hayali “psikolog” kimliğini kullanarak çalışmalarda bulunduğu ortaya çıktı. Ancak kendisinin psikoloji bölümünden değil sosyoloji bölümünden mezun olduğu ve sosyolojide okurken alttan birkaç tane psikoloji dersi aldığı anlaşıldı. Mezun olduğu üniversitenin öğrenci işleri de bu durumu doğrular nitelikte bir açıklama yaptı.

Biz bu ülkenin vatandaşları olarak sahte diploma ya da diplomasızlık durumlarının tartışılmasına oldukça alışığız. Devlet büyüklerimizden tutun da çok çeşitli meslek gruplarına kadar. Neyse ki hayat bazen yüzümüze gülüyor da bazılarınınki ispat edilebiliyor. İspat edilemeyen yüzlercesi var elbette.

Çağla Düvenci Sönmez, “blogger anneler” furyasından “socialmom” hesabıyla sosyal medyadan adını duyuran biri. 190 bine yakın takipçisi var. Paylaşımlarına baktığımızda sürekli kadınlığını, anneliğini, hamileliğini ön plana çıkaran, mesleki bilgi ve deneyimine dair herhangi bir paylaşıma rastlanmayan, “ışıltılı” bir imaj yaratıp, o imajın peşinde insanları sürüklemeye çalışan biri.

Belli ki psikolojiye epey hevesli arkadaşlarımızdan. Yalancının mumumun yatsıya kadar yanacağı atasözüyle de daha önce hiç karşılaşmamış. Ama şimdi deneyimlemiş oldu. Bu da önemli bir adım elbette. Bu işin psikoloji bölümünden alttan birkaç ders alınıp hobi biçiminde yapılamayacak kadar ciddi bir iş olduğunu, psikoloji ya da psikolojik danışmanlık bölümlerinden birinde lisans ya da yüksek lisans eğitimini almış olmasını ve psikoterapi yapacaksa en azından bir psikoterapi ekolünde ve alanında uzmanlaşmış olması gerektiğini eminim ki bu süreçte öğrenmiştir. Geçmiş olsun diyelim. Umarım kendisinin bundan sonraki mesleki hayatı ahlaki ve etik hassasiyetlerle harmanlanır.

Şimdi insan ruhsallığı diyoruz, bu durumun çocuk oyuncağı ya da hobi olmadığından bahsediyoruz. Ciddiyetinden bahsediyoruz. Bilimselliğinden bahsediyoruz. Ancak kocaman bir gerçeklik var ki o da; psikologların, psikolojik danışmanların, psikoterapistlerin bir meslek odasının, bir meslek yasasının olmaması. Bir denetleme sisteminin var olmaması.

Yukarıdaki örneklerin yanı sıra örneğin işletme mezunu biri parayı bastırıp özel bir üniversitede psikoloji alanında yüksek lisans yapıp kendisine “psikolog” ünvanını yakıştırıp, hiçbir psikoterapi eğitimini olmamasına rağmen psikoterapi yapabiliyor. Ve bu ne yazık ki denetlenemiyor.

Yaratılan bu boşlukta psikoloji bilimiyle yakından uzaktan ilgisi olmayan ama varmış gibi yapan kişiler bu alanda at koşturup, çok büyük hasarlara sebebiyet verdiler, veriyorlar, vereceklerdir de.

Ciddi bir önlem alınması için daha kaç tane felaket yaşanmalı?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s