Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir bakış

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/edebiyat-ve-psikanaliz-iliskisine-%E2%80%9Caykiri%E2%80%9D-bir-bakis

Psikanaliz, divanın dışında kalan zamanını edebiyatın içinde, sayfaların arasında, yazarların kalemlerinin ucunda geçirmeyi hep çok sevdi. Hatta edebiyat, o kadar çok psikanalizin içinde oldu ki, psikanalizin çalışma nesnesi olan bilinçdışı kavramının antik tragedyalarla, Shakespeare’in Dostoyevski’nin kahramanlarıyla desteklendiğini biliyoruz. Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus’un psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yaptığını da. Flaubert’in romanlarındaki histerik karakterlerin, Freud’un 1895’de yayımladığı Histeri Üzerine Çalışmalar başlıklı eseriyle epey örtüştüğünü, –belki de– ona eşlik ettiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

Psikanalizi divana hapsetmeyip diğer sanat dallarıyla –felsefeyle, politikayla, mimariyle hatta modayla– olan ilişkisi üzerine yazılıp çizilenler dünyada hatırı sayılır bir miktarda. Türkiye’de ise gerek psikanalize yeterli ilginin gösterilmeyişi, gerekse çeşitli dillerdeki metinlerin dilimize çevrilmesi konusundaki yetersizlikler ve psikanalizle bir şekilde haşır neşir olan kişilerin yeni metin üretimindeki sıkıntılarından dolayı metin çeşitliliği Türkçede oldukça az bir miktardaydı. Psikanaliz saman kağıtlara basılan asık suratlı kitaplara emanetti. Ancak bu durum, son yıllarda oldukça heyecan ve merak uyandıran bir dönüşüm içerisinde. Psikanalizle ilgili birçok telif ve çeviri eser yayımlanıyor. İşte bunlardan biri de, 1944 doğumlu müzikolog ve psikanalist olan Michel Schneider tarafından kaleme alınan Okumak ve Anlamak. Kitabın Edebiyatta Psikanaliz alt başlığındaki başrolü üstlenen isimler ise Vladimir Nabokov, Henry James, Fernando Pessoa, Marcel Proust, Arthur Schnitzler.

Kitapta, birbirinden bağımsız on inceleme sunmuş Schneider. Bu incelemeler, edebi bir metnin psikanalitik duyarlılıkla nasıl okunabileceğini gösterirken, bazı bölümlerde, kendinizi bir vaka çözümlemesine tanıklık ederken de bulabiliyorsunuz. Ayrıca bu incelemeler bünyesinde psikanaliz tarihine, psikanalizin temel kavramlarına, yaklaşımlarına değinilip, psikanalizin felsefeyle olan yakın bağına temas edilip, psikanalistlerin duruşları, sınırlılıkları, sınırsızlıkları(!) da gayet cesur bir biçimde irdeleniyor.

Yazar önsözünde kitabının ortaya çıkışına dair bazı esaslardan bahsediyor: “Bu kitapta derlenen metinlerde kelimelerin anlamına dair arayışımı entelektüel yaşamımın tabi olduğu üç esasa göre belirledim: Yetki, psikanaliz, edebiyat. Her biri bana sorduğumdan hem daha azını hem de fazlasını anlattı. ‘Bana var olduğumu söyleyin’, yetkinin beyan edilmesidir. ‘Bana düşündüğümü söyleyin’, analitik aktarım sırasında ötekinden beklenendir. Edebiyattansa istediğim tek şey vardı: ‘Bana rüya görmediğimi söyleyin’; siz, roman yazarları, farkında olmadan içinde yaşadığım hikayeleri anlatan romanlar. Okundular ve anlaşıldılar. ”

 

Kitabın kuşkusuz en etkileyici bölümlerinden biri olan “Ne Düşünüyorsun?” sorusu, doğrudan Freud’a yöneltiliyor. Ve düşünme eylemi üzerinden okuyucunun önüne birtakım sorular sürülerek, düşüncenin kökeninin bir eksiklikle belirlendiği çeşitli psikanalistlerin görüşlerinden yararlanılarak ifade edilmiş: “Bion için düşünce, beklentinin hayal kırıklığıyla buluşmasıdır. Düşünce, olmayan nesnenin yerini alır ve bunu yaparken de nesnenin yokluğunu inkar etmez. Çocuk memeyi bekler, ancak onu tatmin edecek meme yoktur. Olmayan meme, no breast, yani memenin yokluğu bir düşünce oluşturur ve düşünme eylemiyle düşünme düzeneğinin kaynağındadır.” Bion’a göre düşünmek, içinde boşluk olan gerçeklikle kurulan bağın bir temsilini ortaya koymaktır. Schneider’a göre de ”Ne düşünüyorsun?” sorusu, anneye sormaktan bıkılmayan bir sorudur. Ona göre anne, düşünceyi ve düşünülecek ilk şeyi veren kişidir. Açlığı ve yemeği beraber sunması gibi. “Anne, ödipal yapılanmanın geçirdiği değişimlere ve başarısızlıklarına göre, zihinsel veya etki edilecek bir malzemeye dönüştüreceği bir düşünme aygıtı inşa eder.” Birincil düşünce bedenle, dokunmakla, hissetmekle ilgili olup anneden gelirken; dile, yasaya ve idrak etmeye dair ikincil düşünce süreçlerinin de babadan aktarıldığı açıklanıyor.
Burada özellikle yer vermek istediğim bir diğer bölüm ise “Gayretli Psikanalist.” Schneider bu bölümde ortalığı biraz dağıtıp kafaları itinayla karıştırıyor. Psikanalizi, edebiyattan; edebi yazıyı psikanalitik yazıdan ayrıştırıyor. Analist yazarların değil, “gayretli psikanalist” adını verdiği yazan analistlerin olduğundan bahsediyor. Psikanalize dair araçları ve yöntemleri edebiyatta işlevselleştirmeye çalışan “yazanlar,” edebiyatı psikanalizin bir uzantısı haline getirmeye uğraşmaktadırlar. Michel Schneider’a göre ortaya çıkan şey ise ne psikanalize ne de edebiyata ait canavarların doğması oluyor. Ona göre yazarlar neden yazdığını değil, nasıl yazacaklarını sorgularlar. Neden yazdığını sorgulayanlar ise yazanlardır. Hatta daha da ileri giderek gayretli psikanalistin sevilmek, takip edilmek, itaat edilmek için yazdığını düşünür. Yazarların ise sırf okunmak için yazdıklarını. Kişinin yazar olmak için değil, yazar olduğu için yazdığını savunur. Ve kimilerine oldukça sert gelebilecek, aynı zamanda da sayfalarca tartışmaya açık kalabilecek cesur bir sınır çizer; “Hayır, edebi tarz psikanalistin işi değildir.”

Ve tam bu noktada “bir roman yazma riskini” göze aldığını düşünen psikanalist Serge André’nin o radikal ayrımı yaptığını düşünür. Serge André, “psikanaliz konuşturmaya çalışır, yazıysa susturmaya,” diye yazmıştır. Neyi konuşturup, susturacağı ise kitabın önemli meselerinden biri olarak düşünülebilir.

Lacan, “Edebiyat kalıntıların uyumudur,” der. Schneider da bu fikre kesinlikle katılır ancak neyin kalıntıları olduğunu da sormadan edemez  ve şöyle yanıt verir: “Bir seansta veya bilimsel toplantılarda kullanılan dilin kalıntıları değildir bu. Bizzat edebi dilin uyumudur ve bu anlamda bir uyumun kalıntısıdır. Duyulan şey yazılmaz. Yazıya, kelimelerin hiçbir şey ifade etmediği, anlaşılmadıkları o anda başlanır.” O an ise şüphesiz ki kendinden menkuldür, nedensizdir.

Okumak ve Anlamak, okuması ve anlaması pek kolay olmayan bir kitap. Sürüklenerek değil de durarak ilerlemeyi, referansları takip etmeyi ve çok yönlü bir düşünme sürecinden geçmeyi hak ediyor. Bu anlamda, kendisini ve okuyucusunu felsefeye bulaştırarak var olmayı önemseyen bir kitap olduğunu söylersek abartmış olmayız. Elbette bunlar gözümüzü korkutmak için değil, gayretli birer okur olmamız için planlanmış olabilir.

Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir pencereden bakmayı, bu ikiliye dair bazı ezberlerin bozulmasını ve pek çeşitli zor sorulara maruz kalmayı göze alanlar için düşünsel hacmi geniş ve sıra dışı bir eserle karşı karşıya kaldığımızı belirtmek isterim.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s