Vicdanı Gören Oldu mu?

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/siyaset/177084-vicdani-goren-oldu-mu

“Vicdan” kelimesi son günlerde ağırlığınca soru üretiyor zihnimde. Nasıl üretmesin? Zihnim/zihinlerimiz öyle feci cümlelere, fotoğraflara, görüntülere maruz kalıyor ki… Soruların üretildiği hızda ise cevaplar tükeniyor. Vicdanın muhasebesi olur mu, diye soruyorum peki ya vicdanın muharebesi. Vicdanı bedenimizin neresinde hissederiz? Vicdanın muhasebecisi var mıdır mesela? Bu kayıtları kim tutar?

Belki artık çoktan tarihe karışmış, son derece demode bir kavramdan bahsediyorum kim bilir.

Son zamanlarda edebiyattan başka sığınacak bir şey bulamayan biçare ben, vicdanı yoklarken yine birtakım yazarlara başvurdum.

Stewan Zweig, “Merhamet” adlı romanında şöyle diyordu; “Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz.” Bu cümleden hareketle vicdanın hafızası var mıdır? Vicdanın hafızası varsa kotası ne zaman dolar?

Sabahattin Ali’nin dediği gibi vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta mı sürer? Vicdan azabı maksimum kaç ton kaldırır?

Tüm toplumsal anlamlardan, kutsal ve erişilmez yüklemelerden bağımsız  “vicdan” ne demektir? Yoksa vicdan bunlardan ayrı düşünülemez mi?

Sanat, insanların vicdanlarıyla bir çeşit başetme yöntemi olabilir mi? Yazmak, çizmek bir vicdan meselesi midir? Peki ya okumak, izlemek, sanata seyirci kalmak?

(Bu soruların varlığı, cevapların da birazdan geleceğine dair bir beklentiye sürüklüyorsa seni sayın okuyucu, yaratacağım hayal kırıklığı için şimdiden kusura bakma!)

James Joyce, “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı başeserini noktalarken, insanoğlunun bu dünyadaki macerasını, bu maceranın öznesi olan vicdanı şöyle anlamlandırır: “Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”

Joyce, bir varoluş biçimi olarak seçtiği sanatsal eyleminin asıl amacının, soyunun yaratılmamış vicdanını ruhunun örsünde dövmek olduğunu vurgulamaktadır. Sanatçının görevi, insan vicdanını yaratmak, onu ruhun örsünde işlemek, biçim vermek ve sürekli duyarlı tutmaktır.

Çünkü vicdan, insanın varoluşunu olduğu kadar onun sanatsal eylemini de anlamlı kılan en temel iç gerçekliğidir.

Montaigne, “insan olmayı bilmek”ten söz ederken, vicdanı temiz bir hayat sürmüş olmayı kast ediyor; “insan olmayı bilen, kitaplar yazmış ya da savaşlar kazanmış ve ülkeler fethetmiş bir kişinin yaptıklarından daha önemli bir şeyi başarmış demektir. Bunun dışındaki her şey –hükmetmek, kesemizi doldurmak, mal mülk edinmek- içi boş bir dekordan ibarettir. İnsanın hayatta en önemli eseri, doğru ve düzgün yaşamayı becermiş olmasıdır.”

Vicdan, klasik anlamıyla sadece bir “otokontrol” anahtarı  ya da psikanalizin terimiyle bir “süperego” katmanı gibi görünebilir; ama onu asıl önemli kılan, hayata karşı eylem konusunda bir filtre görevi üstlenmesidir. Bu öyle bir filtredir ki, bazen savunulan ideolojinin atlanan noktaları dahi somut dünya karşısında yeniden kurulur, kurgulanır. Belki de hayatın o akıl almaz değişkenliği ve her şeyin korkunç bir uyum içinde çelişkilerle birlikte hep yeniden var olabilmesindeki anlam buradadır.

Bu filtre meselesini, öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin eşiTürkan Elçi vesilesiyle düşünür oldum. Elçi, twitter mesajında “Bir ihtimal, eşimin katilini gözaltına alırsanız sakın işkence yapmayın. İşkenceye karşı ömrünü adamış birinin katili bile adil yargılanmalı” cümlesini kurmuştu.

Sonra başka bir tweete daha rastladım; Veli Saçılık, “Darbeciler arasında benim kolumu cezaevinde kopartanlar var. Ama hiçbirine linç uygulanmasını, işkence edilmesini kabul etmiyorum.”

Bunlara rastladıktan sonra, “vicdan denilen bir şey var galiba” dedim. Demek ki sayıları az da olsa birilerinde hala yaşayan bir şey bu. Ve bu kavramı hatırlamak belki de hayata döndürmek gerektiğini düşündüm.

Vicdan, içimizle dışarısı arasında bir süzgeç görevi görüyorsa, dışarının bize göre “kötü”, “yanlış”, “cani” tarafını sorgusuz sualsiz içimize almamızı engelliyorsa, daha doğrusu bize bir rahatsızlık veriyorsa ruhumuzu birtakım hazımsızlıklardan da koruyabilir. Bu süzgeçten yoksun olmak ise kendi içsel evrenimizle temasın engellenmesini ve kendimize yabancılaşmamızı sağlayacaktır.

Tüm bunların dışında, tarihe kalmaya pek meraklı birtakım ölümlüler olarak, gelecek kuşakların yapıp ettiklerimize bakarak bizi vicdani olarak yargılayabileceklerine acaba ne kadar kafa yoruyoruz? Bilinçdışımızda bizden sonrasının olmayacağına dair bir yanılgıdan dolayı mı bu boşvermişlik, yoksa gerçekten olup bitene hakim olamayacak kadar gözler kör mü? Daha da fenası, bize dokunmayan yılanın ömrüne ömür katıp, yatağını pamuklarla döşemekle mi meşgulüz?

Vicdan diye bir şey vardı, var olmalıydı, nereye kaybolmuş olabilir?

Çıkıp ortaya, kalbi kuruyanlar için bir sızlatsa ya kendisini.

Liselilerin Protestolarına “ıhlamur” Bakışı

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/toplum/175961-liselilerin-protestolarina-ihlamur-bakisi

Kadıköy’de yaşayanlar bilirler, bir türlü ıslah edilemeyen Kurbağalıdere’nin kokusu ciğerlerimizi dağlamaya devam ediyor. Özellikle yaz gelince bir başka kokuyor haliyle.  Camı açsanız bir türlü, açmasanız başka türlü. Geçtiğimiz haftalarda Biamag’a bu konuyla ilgili Deniz Erkmen yazmıştı. Çok katıldığım şöyle bir cümlesi vardı; “Kurbağalıdere ülke için dev bir metafor bugünlerde sanki.” Kurbağalıdere, ülkenin boktanlığına dair önemli bir sembol işlevi görüyor gerçekten. Koktukça kokuyor ve biz bu kokudan kurtulamıyoruz. Ne halimizi izah edebiliyoruz ne dereyi ıslah. Dere sanki hayatımızın tam ortasına bağdaş kurmuş durumda, hiçbir yere gitmeye de niyeti yok. Ve neredeyse alışıyoruz bu kokuya, duyarsızlaşıyoruz, onu kabullenmeye çalışıyoruz. Böyle böyle yaşayıp gidiyoruz işte.

Derken…

Ihlamur mevsimi geliverdi. Ve son günlerde İstanbul’un birçok yeri ve özellikle de Kadıköy-Moda sokakları buram buram ıhlamur kokmaya başladı. Akşamları yapılan yürüyüşler pek keyiflendi. Kurbağalıdere’nin hâlâ orada olmasına ve kuvvetle muhtemel hâlâ kokmasına  rağmen  ıhlamurların kokusu öyle bir bastırdı ki, bok kokusunu duymaz olduk.

Haziran ayı, ıhlamurların çiçek açma zamanı…

Ülkede de 2013 yılından beri Haziran’da muhteşem kokular yükseliyor. Ihlamurlar çiçek açıyor, lağım kokularına rağmen. Gezi’yle başlayan ıhlamurlanma süreci, bu yıl liselilerin zarif protestolarıyla devam ediyor. Ihlamurlar elden ele dolaşıyor sanki, mis gibi kokuyor ortalık ve hepimizin umutlanma ihtiyacını besliyor.

Son zamanlarda günlerime yeni bir merak ve heyecan geldi.  Acaba bu hafta hangi liselerden protestolar gelecek diye.  Protestoların bildirilerine dair metin analizi yapmak değil bu yazıda amacım. Zira içeriğiyle değil, biçimin kendisiyle ilgileniyorum. Gezi’yle birlikte gelen “artık baba istemiyoruz”, “kimsenin baskısına ihtiyacımız yok” tavrını şu an liselilerden görmek gerçekten ülkenin geleceği adına umut verici. Çünkü artık kimsenin tahammülü kalmadı; üstten tavırlara, kendisine karışılmasına, türlü haksızlıklara, tek tipliliğin, tek adamlılığın dayatılmasına, sömürülmeye, aptal yerine konulmaya…

Zizek’in Gıdıklanan Özne kitabında sözü edilen simgesel anlamda “babanın öldürülmesi” hayvandan insana geçiş için olması gereken bir adımdır. Çünkü baba otoritesinin simgesel anlamı, yasakları ve tabuları barındıran ve inşa eden kültürün temel kaynağıdır.

Lacan için de Babanın Adı’nı tanımak kişinin kendi öznesini oluşturma adımıdır. Artık bundan sonra kişi/özne “kültürel düzen”in simgeleriyle düşünecektir. Lacan’a göre bunun en önemli kısmı cinselliğin içgüdü olmasına rağmen bir tabuya dönüşmesidir. Bu durumu toplumsal kastrasyon (hadımlaştırma) olarak isimlendirir.

Baba otoritesinin gölgesinde insan toplumsal hadımlaştırma korkusu yaşamakta ve özgürce davranamamaktadır. Buna göre insanın kendini var etmesi için baba  otoritesini (sembolik anlamda) yok etmesi gerekir.

Gezi’yle başlayan ve şu aralar liselilerin protestolarıyla sürdürülen bu itirazlanma süreci, sembolik “babanın öldürülmesi”ni, geç de olsa özneliğimizi ve öznelliğimizi inşa etme sürecine girdiğimizi düşündürüyor bana.

Gerçek özgürlüğe bu şekilde kavuşacakmışız gibi geliyor.

Burada en fazla hoşuma giden şey bu protestoları yapan gençlerin “ergen”, “apolitik gençlik”, “z kuşağı”, “bencil nesil” gibi adlandırmaları nasıl da haksız çıkarttıkları…

Şu an bu gençlerin hepsi  tüm kötü kokuları bastıracak şekilde ıhlamur kokusu yayıyorlar etrafa.  Ve onlar sayesinde bizlerin de içi çiçekleniyor.

Bu arada ıhlamurların tarihçesine dair bir dipnot belirtmekte fayda var. Eskiden Orta Avrupa’da ıhlamur ağaçları köylerin meydanında bulunur ve insanların buluşma noktası olarak kullanılırmış. Ve köy mahkemeleri genelde burada kurulurmuş. Bu yüzden ıhlamur, “mahkeme ağacı” ya da “mahkeme ıhlamuru” olarak da bilinirmiş.

Ihlamurlar, bizim memlekette de mahkeme kuruyor Haziran’da.  Ve bu mahkemede türlü haksızlıklar, adaletsizlikler, zulümler yargılanıyor.

Darısı gelecek Haziran’ların başına…

Velhasıl sevgili okuyucu yazın toplanan bu ıhlamurlar, kışın içimizi ısıtacak şifalı çaylara dönüşecek umudunu taşıyorum.

Ne (u)mutlu bize!

Not: Bu yazının babalar günü haftasına denk gelmesi bilinçli bir tercih değildir.  Olsa olsa bilinçdışımın bir oyunu olabilir. Canım bilinçdışı!

Delilik Algısına Dair Bir Güncelleme

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/toplum/175481-delilik-algisina-dair-bir-guncelleme

Deliliğin ne olduğuna dair bir beyin fırtınası yapsak, en çok karşılaşacağımız ifadelerin kendi kendine konuşmak, halüsinasyonlar görmek, öfke krizleri geçirmek, insanlara ve kendine zarar vermek gibi daha dışarıya yönelik, gürültülü, işgal edici ve yayılmacı özellikler taşıyan eylemler olacağını  tahmin edebiliriz. Ve böyle bir delilik algısının ardından ortaya çıkacak çözüm yolları da  o kişilerin hastanelere kapatılması, korkunç yoğunlukta ilaçlara ve hatta şiddete maruz bırakılması, kendi gerçekliğinden ve değer sisteminden gitgide uzaklaştırılması ve o kişilere bir  “normallik” aşılanmaya çalışılması olabilir.

“Freud, Schreber vakasını tartışırken, deliliği tanımladığını düşündüğümüz özelliklerin –hezeyanlar, halüsinasyonlar vs.- aslında birincil değil, ikincil semptomlar olduğunu söyler. Bunlar deliliği oluşturan öğeler değil, deliliğe verilen yanıtlardır; Bleuler, Jung, Lacan ve Winnicott’un da savunacağı gibi, kendi kendini iyileştirme girişimleridir.”

Deliliğin bu denli kısır bir çıkmaza sokulmasının ve tek bir boyuta indirgenmesinin sorumluluğunu kimlere vereceğimiz elbette tartışılır. Burada kapitalist düzeni, DSM’nin(Diagnostic and Statistical Manuel of Mental Disorders, Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) sınıflandırma sistemini, “normallik” düşkünlüğünü ve hatta faşizanlığını, ilaç piyasalarını ve bu bağlamda konuşulmayan bazı gizli anlaşmaları sorgulayabiliriz. Ancak bu sorgulama, bizi  deliliğin -daha terminolojik bir ifadeyle psikozun- farklı katmanlarına ulaşmaya çalışmaktan ve deliliği çok boyutlu bir olgu olarak düşünmekten  alıkoymamalı.

Çok boyut derken neyi kastettiğimi belki bir örnekle somutlaştırmak iyi olabilir. Sessiz sakin bir şekilde işinde gücünde olan, aile hayatını sürdüren, toplumsal sorumluluklarını yerine getiren bir kişiyi düşünelim mesela.  Bu kişinin davranışlarında herhangi bir anormallik olmamasına karşın bu kişi gün geliyor,  tüm aile üyelerini ve kendisini bir silahla öldürüyor.  Böyle bir vaka, deliliğin normal hayatla bağdaşan örnekleri üzerinde düşünmeye itiyor bizleri. Her delilik gürültülü bir şekilde olmayabilir ve gözden kolayca kaçırılabilir. Bu kapsamda “suskun delilik”lere kulak vermenin ve delilik algımızı güncellemenin zamanı gelmedi mi?

Bize bu zamanın çoktan geldiğini oldukça ikna edici bir şekilde ve bir dolu örnek üzerinden  ortaya koyan bir kitap var artık; İngiliz psikanalist Darian Leader tarafından kaleme alınan ve Encore yayınlarından çıkan “Delilik Nedir?” kitabı.

Kitabın temel meselelerinden biri ve ilk bölümünü oluşturan, yukarıda da açıklamaya çalıştığım “suskun delilik” ya da beyaz psikoz kavramı üzerine;

“Bir dizi nedenden dolayı, bu tür psikozun yaygınlığının farkına varmak ve yapısı üzerinde çalışmak bugün bilhassa önem taşıyor. Delilik ile fahiş ve tehlikeli davranış arasında kurulan eşitliği zayıflatarak deliliğe vurulan damgayı silme çabalarına yardımcı olabileceği gibi, insanların delirmeden de deli olabileceğini ve gayet normal hayatlar yaşayabileceğini kavradığımız anda, deliliği sahiden infilak etmiş olanlara yardımcı olmak konusunda önemli sonuçlar doğacaktır.”

Peki psikotik özneye, başka bir deyişle delilikle boğuşan bir kişiye nasıl bir yardımdan bahsediliyor olabilir?

Öncelikle kişide görülen dışsal belirtilerin dışında kişinin kendi içsel deneyimine odaklanılması, kişide görülen belirtilerin onun hayatında nasıl bir yer tuttuğuna, bunlara nasıl anlam verdiğine ya da veremediğine, yani kısaca tüm bu belirtilerle kişinin nasıl ilişki kurduğuna odaklanılmasıyla gerçek bir yardımdan söz ediliyor olabilir. Ve bununla beraber psikotik özneyi tedavi edilecek bir nesne değil, dinlenmesi gereken bir insan olarak ele almak, hastanın özgüllüğüne ve hayat hikayesine müdahale etmemek, kişiyi birtakım sınıflandırmalardan, şemalardan ve genellemelerden çekip almak yani o kişinin ruhsallığında neler olup bittiğini “gerçekten” anlamaya çalışmakla mümkün olabilir.

“Psikanalitik yaklaşımın her bir hastanın biricikliği konusunda gösterdiği özen, bireysel hayatların ayrıntısına ve değerine gittikçe daha az yer veren bir toplum içinde yaşadığımız bugünlerde daha da büyük önem taşıyor. Dört bir yanı saran o farklılık ve çeşitliliğe saygı nakaratına rağmen, günümüzde insanlar, çocuk yuvalarından meslek hayatının koridorlarına varıncaya dek, daha önce görülmedik ölçüde bir örnek düşünmeye zorlanıyor. Ruh sağlığı dünyasında bunun yansımasını görüyoruz: tedavi her iki tarafa da sorumluluk yükleyen, işbirliğine dayalı, müşterek bir çalışmadan ziyade, edilgen bir hasta üzerinde uygulanan neredeyse mekanikleşmiş bir teknik olarak anlaşılıyor. Bugün ruh sağlığı hizmetlerinin bir tür tamirhane gibi, insanların en kısa sürede onarılıp işlerine ve -belki ailelerine- geri gönderildiği bir yer olarak görülmesi yönünde artan bir baskı var. ”

Bir sınıflandırma sistemine göre tanı koyup, ilaç yazmaktan kuşkusuz daha “zor”, daha yavaş, daha derin ve insani bir şeyden söz ediliyor kitapta;

“Olağan delilik teorisinin ciddiye alınması, içinde yaşadığımız toplum için köklü sonuçlar doğurur. Deli olmak –günlük hayatla tam bir uyum içinde olabilir-  ile delirmek –belli durumlarda tetiklenir- arasında temel bir fark olduğunu kabul ettiğimizde, bireylerin hayatlarını dengelemek için icat ettikleri farklı pratiklere uygun düşer, bazen düşmez. Ama bunların çözüm bulma girişimleri olduğunu fark ettikten sonra, bunları normatif bir inanç ve değer kümesine sokma tasarılarını sorgulayacak hale gelmeyi umabiliriz.”

Delilik Nedir?, çevirmenliğini Barış Engin Aksoy’un yaptığı Lacancı Bakışlar dizisinden çıkan ilk kitap. Kitabın önemli bir özelliği hiç acele etmeden deliliğe yakıştırdığımız tüm kalıpları usul usul yıkıp, yerine bambaşka bir algılayış oturtmamızı sağlaması. Anlatımının akademik ve teknik bir jargondan uzak olması, bol bol vaka örnekleri sunması, psikanaliz tarihinde çığır açan çok önemli vakalardan bahsetmesi de kitabın kuşkusuz en güçlü yanlarından.

Lacancı Bakışlar dizisi, sanattan politika ve felsefeye kadar birçok alanı etkileyen Jacques Lacan’ın psikanaliz kuramını ve kuramın uygulamada yarattığı yenilikleri açık, sistematik ve kapsamlı bir şekilde sunmayı amaçlıyor. Dizinin editörlüğü, aynı zamanda Suret Dergisinin de editörü  olan psikiyatrist Özgür Öğütcen tarafından yapılıyor.

Özgür Öğütcen, büyük bir şevkle ve ısrarla Lacancı Psikanaliz üzerine çalışmalar yapan ve bunu son yıllarda çeşitli seminerler, okumalar, eğitimlerle insanlarla paylaşarak bu alanda çalışmak ve düşünmek  isteyenlere çok ciddi kapılar açan bir kişi. Psikanaliz alanındaki birtakım dogmalara çok net eleştiriler getirerek, farklı düşünüşlere ve uygulamalara temas etmemizi sağlıyor. Türkiye’de kurulan üçüncü psikanaliz derneği olan Lacancı Forum Türkiye Psikanaliz Derneği’nin  de kurucu üyelerinden.

Bu dernek ve çalışmaları sayesinde, Lacan sadece kitaplara sıkışmış, entellektüel bir uğraş, akademik bir metinler bütünü olarak görülmekten çok daha ötelere taşınıyor. Bu noktada derneğe çok önemli katkılar sağlayan Zehra Eryörük’ü de bu yazı vesilesiyle anmak  isterim.

Bruce Fink tarafından kaleme alınan “Lacancı Psikanalize Giriş” kitabı da pek yakında Lacancı Bakışlar dizisinden çıkacak ikinci kitap olacak.

Balkonların Psikodinamiği Üzerine…

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/175243-balkonlarin-psikodinamigi-uzerine

Sabah erkenden yıkanan, sonra orada bir güzel kahvaltı yapılan, kahve içilen, kitap okunan, gelip geçene bakılan, sohbet edilen balkonların çok şanslı olduklarını düşünüyorum. Bir balkona hayat vermenin ve orayı yaşam alanının bir parçası olarak kabul etmenin de insanın kendisiyle ve dış dünyayla kurduğu ilişkinin keyifli oluşundan ileri geldiğine inanıyorum. Yani bana göre balkonların, mutlulukla kesinlikle bir ilgisi var.

Ancak son zamanlarda yapılan yeni binaların balkonsuzluğu iyice gözüme batar hale geldi. Balkonlara olan özel düşkünlüğümün ve balkon “stalker”lığımın kesintiye uğramasının yanı sıra, sanki verilmeye çalışılan mimari görünümlü sosyo-politik, psikolojik bir mesaj varmış gibi geliyor. Ben de bu vesileyle balkonların psikodinamiği üzerine düşünmek istiyorum.

Biraz “balkon” kelimesini havalandırmakta fayda var. Balkon dediğimiz şey, ne içeriye ne de dışarıya ait bir mekândır. Bu anlamda bir “ara alan” olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bir açıdan da hem içeriye hem de dışarıya aittir. Burnunu her tarafa sokabilir. Bu anlamda oldukça omnipotans (tümgüçlü) bir yapıda olduğunu söylemek mümkün olabilir.  Kısacası iç-dış ayrımının çok da kesin olmadığı bir noktadadır. Evin nefes alan kısmıdır. Dışarıyla ilişki kurmamızı sağlayan, içeriden dışarıya, yani “öteki”ne açılan önemli bir bağlantıdır. Dışarıda olup biteni gören, dışarının hallerini gözetleyen ancak müdahale imkânının oldukça kısıtlı olmasından mütevellit gördüklerini biraz kendisine saklayan, hatta sır tutabilen bir yerdir. Evin içini dışarının gürültüsünden, olası darbelerinden koruyan bir yerdir. Mesela dışarıdan gelen herhangi bir etki evin içine ulaşmadan önce, balkona uğrar, balkondan geçer ve belki evin içine bile ulaşmadan balkonda kalır.

Tüm bu işlevlerine rağmen, evlerin son zamanlarda gitgide balkonsuzlaştırılması, yani evlerin kastre edilen mekânlarının balkonlar olması oldukça düşündürücü, duygusal olarak da ürpertici. Kastre edilmiş balkon biçimi ise, “fransız balkonu” diye tabir edilen, sanırım dış dünyaya “fransız” kalmamızı arzu eden 40 santimetrelik bir çıkıntı. Balkon”muş” gibi yani. “–Mış gibi” yaşamlarımıza oldukça uygun bir biçim olsa gerek. “Balkon yok” denmiyor da, “fransız balkonu var” deniyor. Bir kandırmaca mı bu? Yoksa bir teselli mi?

Bir evden balkon kalkınca sadece içerisi ve dışarısı kalıyor. Bir ara alan, ortalama bir konum, dışarıyla içerisi arasındaki bağlantı kayboluyor. Sanki balkonsuzlukla beraber toplumsal olarak da ara renklerimizi, tonlarımızı, ara geçişlerimizi kaybetmek üzereyiz. Çok keskin geçişler içinde salınıyoruz. Belli bir tarafta olmak, diğer tarafları reddetmekle mümkünmüş gibi geliyor. Duygu-düşünce işleyişimiz, kutuplaşmalar üzerinden ilerliyor. Ruhsallığımızda var olan yıkıcı taraflarımız, iyi taraflarımıza saldırmak istiyor. İyiyle kötüyü, güzelle çirkini, boşlukla doluluğu, benle ötekini bir arada kabullenmekte oldukça zorlanıyoruz. Kavramlar arası geçirgenliğimiz ve geçişliliğimiz oldukça sınırlı. Ayırma, bölme, parçalama mekanizmalarımız; bağ kurma, birleştirme, bir arada tutma eylemlerinden çok daha baskın bir hale gelmiş durumda.

Örneğin yas tutamıyoruz artık. Yasın da bir geçiş alanı olduğunu inkâr ederek, ya hiç bir şey olmamış gibi davranıyor ya da çok ağır bir depresyona giriyoruz.

İkili ilişkilerde karşımızdakiyle ya sembiyotik bir bağ kurup onsuz yaşayamayacağımızı düşünüyor ya da sadece “öylesine bir bağlantı” kuruyoruz. Hem kendi bireyselliğimizi hem de karşımızdakinin öznelliğini kolladığımız bir ilişkiyi sürdürmek oldukça zor bir hale geliyor. Ya seviyor ya terk ediyoruz. Ya içerideyiz ya dışarıda. Ya kenardayız ya en merkezde. Ya başındayız ya da en sonunda. Ayarsızlığımızın ucu bucağı yok.

Hem toplumsal hem de bireysel olarak süreçlerin alabildiğince ıskalandığı bir dönemdeyiz. Bir buzun kaynar suya atıldığı ilk anı düşünün. Isıyı yavaş yavaş içine alıp usul usul erimektense, çat! diye çatlayıverir buz. Süreçleri ıskalamak, geçiş alanlarını ortadan kaldırmak demek, buz misali kendimizi de çatlatmak, bölmek demektir bir bakıma. Bölersek ne olur? Bütünlüğümüzü yitiririz ve bunun sonucunda da gerçekliğimizi, köklendiğimiz zeminimizi…

Balkonsuzluk, bizi hem kendi ruhsallığımızda hem de toplumsal bağlamda geçiş alanlarımızdan ve ara yüzlerimizden yoksun, ötekiyle bağ kuramayan, nefessiz bırakan  bir hale sokuyor ne yazık ki.

Hayatımızdan balkonlar gidiyor. Her şey bizi daha da nefessiz bırakmaya, daha da keskin geçişler yapmaya yönelik işliyor sanki.

Bu sebeple “Balkonları Koruma ve Yaşatma Derneği” kursak diyorum. Pek hayırlı bir iş olabilir bu.  Öyleyse buradan çağrımı yapmış olayım. Gelin şu işe bir el atalım sevgili okuyucu. Çok fazla gönüllüye ihtiyacımız var orası kesin. Dernek merkezimizi halâ varlığını sürdürmekte olan çiçekli, böcekli, keyifli bir balkona kurarız belki. Sonra teker teker başka şubelerimizi, başka balkonlarda açarız. İstekli ve istikrarlı çalışırsak balkonlar yeniden hayat bulur belki, hem evlerimizde hem ruhsallığımızda. Ara ara çıkar havalanırız, nefesleniriz orada. Hem dışımızda hem de içimizde olup bitene, geçip gidene bakarız. Müdahale etme ihtiyacı hissetmeden olanla kalırız, olanı taşırız belki bir süre.

Hem balkonları yeterince koruyabilirsek ve onlara hak ettikleri değeri verirsek, belki birtakım adamların “balkon” kavramını farklı algılayıp orada yaptıkları birtakım konuşmaları, faşizan bir performans gösterisine dönüştürmelerini de bir nebze engellemiş oluruz, kim bilir.

Kör Baykuş’un Zamansızlığı

Bu yazı PEO-Atölye* tarafından kaleme alınmış ve Varlık Dergisi’nin Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.

                                                                          Ölümünün 65. Yılında Sâdık Hidâyet’e Özlemle…

 Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” cümlesiyle başlıyor Kör Baykuş.  Anlatıcı-kahraman, yazma nedenini şöyle açıklıyor: ”kendimi gölgeme tanıtma isteği.” Ve ekliyor; “çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. (…)benim için hiç önemi yok inanmış inanmamış başkaları. Lakin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

Sâdık Hidâyet’in tek romanı olan “Kör Baykuş” (Buf-i Kur), roman türüyle dalga geçercesine küçük hacimli bir kitap olmasına rağmen , yapısı ve içeriği açısından oldukça yoğun bir kitap. Bu yoğunluk, yazarın hayat öyküsünden beslenen bir kıvamda okuyucuyla buluşuyor. Sâdık Hidâyet, bütün eserleri arasında başyapıtı sayılan “Kör Baykuş”’u 1936 yılında yazmasına rağmen, kitap İran’da 1941 yılına kadar basılamadı. Türkçe’ye de Behçet Necatigil tarafından çevrildi ve ilk kez 1977 yılında Varlık Yayınları tarafından basıldı.

Tamamen bir bilinç akışıyla kaleme alındığı anlaşılan kitapta zaman ve mekân mefhumlarının ortadan kalktığını görüyoruz. Yalnız yaşayan, ailesinden ve çevresinden kopmuş ve sürekli afyon içen bir gencin bilinç dışında dolaşan yazar, burada tekinsiz ve bir o kadar da tanıdık bir yolculuğa davet ediyor okuyucusunu. Kitabın tüm kahramanları aslında aynı kişinin farklı varyasyonları. Bir nevi alt benlikler olarak da ele alabiliriz bunları. Ve aynı zamanda hepsi aynı insan hayatının farklı dönemleri. Ve tüm kahramanların gölgesi baykuş. Geceleri ortaya çıkan, görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan, insanlardan uzak yerlerde ve yalnız yaşayan…

Sürekli birbirlerine dönüşen kahramanların dünyasında geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman; gerçekle hayal tamamen birbirine karışıyor. Olaylar arasındaki nedensellik mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi değil, masal mantığında yer alıyor. Ancak bu masalsı anlatının tamamen gerçek bir hayatı saptadığını da ister istemez sezinliyoruz.

Kör Baykuş, içine girildiğinde insana uzun, yer yer ışık alan loş bir koridordaymış hissi veriyor. Koridorun başı ve sonu yok. Zaman ise uzay boşluğunda ne kadar var ise o kadar var.

Anlatıcı roman boyunca bir şimdiden, bir geçmişten söz ediyor.  Romanın başlarında “üç aydan beri, hayır iki ay dört gün var ki” ya da ilerleyen bölümlerde “iki ay önceydi, hayır doğrusu: iki ay ve dört gün önce” gibi zamana dair belirlemelerde bulunuyor. Fakat bu tarihlerin okurun olayları bir sıraya sokmasında, zihninde bir öncelik sonralık yaratmasında işlevsel olmadığı görülüyor;

Geçmiş, gelecek, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar.”

Kitap boyunca sanki arka arkaya dizili düşsel fotoğraflar gösteriliyor bize.  Arka arkaya dizilerek bir hikayenin anlatıldığı ancak nereden başlandığı ve nerede sonlandığı meçhul bir dizi fotoğraf… Sonra bu fotoğrafları alıp üst üste koyduğunuzda, tüm karelerin adeta şeffaflaştığını ve aslında tek bir fotoğraf olduğunu fark ediyorsunuz. Birbirinin aynısı pek çok fotoğrafın zamansız, mekânsız bir düzlemde yeniden ve yeniden göze görünmesini deneyimliyoruz.

Romanımızdaki karakteri daha iyi duyumsayabilmek için insanın ilk ilişki deneyimine yani anne-çocuk ilişkisine değinmek gerekiyor.

Anne çocuk arasındaki o ilk ilişki, zamandan ve mekândan bağımsızdır. Ve bu ilk ilişkinin içinde, ilk aşk, ilk bağlanma, ilk ayrılık, ilk kayıp, ilk acı da saklıdır.

Anne ve çocuk, doğumdan önce tek vücutturlar, tek maddeden oluşurlar. Doğum, bu tek vücut halinin bozulmasıyla ilk ayrılık ve beraberinde ilk yas olarak nitelendirilebilir. Bebek gözünü ilk annesine açar ve yeniden onunla birleşmek, bir olmak ister. İşler yolunda giderse artık bir üçüncüye yer açmak zorundadır. Anneyle olan ikili ilişki sona ermek üzeredir. Çünkü annenin zihninde başka biri daha vardır. Ve bu da çocuğun babasıdır. Kör Baykuş romanında baba sembolü “ ihtiyar gülüşü” ile tanımlanır, anne-çocuk arasındaki dualite (ikilik) artık engellenir ve yas, -Lacanian bir söylemle ifade edecek olursak-  “babanın adıyla” yasaya evrilir;

Ruhlarımız önceki bir hayatta, cisimsiz maddesiz bir alemde karşılaşmış da tek asıldan, tek maddeden oluşmuş, böylece bizim yeniden birleşmemiz adeta kaçınılmaz olmuştu. Ben bu hayatta da onun yanında olmalıydım. Hiçbir zaman el sürmek değildi isteğim. İçimde ilk görüşten kalma, aşina bir duygu: Ben onu tanıyorum. Bu aşağılık dünyada ya onun aşkını isterim ya da hiç kimsenin! … Fakat ihtiyarın o kuru ve rezil gülüşü aramızdaki bağı koparmıştı işte.

Kitap bizi oidipal çatışmanın tam ortasına bırakıp, yoluna devam ediyor. Kahramanın arzusunun doyurulmazlığı, ulaşılamazlığı, bitimsizliği göz kırpıyor okuyucuya.

Kitapta  amca, hurdacı,  arabacı, mezarcı gibi tüm erkek figürler baba imgesine  işaret ederken, aynı şekilde tüm kadın figürler de anneye çıkıyor. Ve aslında tüm bu figürler kahramanın iç nesne temsillerini oluşturup, bir bütünlük halinde ilerliyor.

İç dünyadansa  bana bir süt annem, bir de kahpe kadın kaldı.”

Bu iki kadın figürünün de ana kahraman tarafından hiç görülmemiş olsa da düşlemsel olarak etkileşim içinde olunan, içe alınan, hatta özümsenen (inkorpore edilen) anne figürüne işaret ettiği söylenebilir.

Doğumla beraber,  anne acı ile mutluluğu birlikte yaşar. Kadın, ölüme en çok yaklaştığı yerde bir yaşam sunar kendi bedeninden. Çocuk ise anne rahmini terk eder ve dünyaya alışma aşamasında annesinin memesine tutunur. İlk nefes alışıyla ağlamaya başlar. Dünyaya gelişin ilk anlarından itibaren insan canlısını ambivalanslar yakalar ensesinden. Kitapta en çok hissedilenlerden biri de bu ambivalans(karşıt-ikircikli) duygulardır;

Yalnız cismim değil, ruhum da aralarında bir uyuşma olmaksızın, kalbimle sürekli zıt gidiyorlardı. Garip bir dağılma ve bölünmeden geçiyordum sürekli.”

“Kahpe” diye sıfatlandırdığı karısına bir yandan çok güçlü bir istek bir yandan da nefret duyar;

“(…)hırslı bir kadın, ki bir erkek şehvet için, bir erkek gönül eğlendirmek için, bir erkek de işkence etmek için gerekli ona. Hatta sanmam ki bu  üçlemeyle yetinsin!”

Aynı şekilde süt annesinden “… beni kucaklardı, pis kokardı nefesi ve sert siyah saçları yüzüme batardı” diye bahseder.

Kendisinden bahsederken de “… bendeki bu utanma ve haya duygusunun kökeni de sadece şehvettir” der.  Karısı ile yıllarca yaşamayı beklediği cinsel birleşme anında ise karısını öldürür.

Ambivalans, kitabın isminde de apaçık belli eder kendisini. Görme duyusu çok gelişmiş bir kuş olan baykuşu “kör” olarak niteler.

Sigmund Freud’a göre, cinsel içgüdüler, erotik olan ve haz veren tüm yaşantıları belirleyici bir niteliktedir ve buna rağmen sadece cinsel arzu ve hazzı içermez, tüm bedensel hazları kapsar bir biçimde kullanılır. Buna yaşam içgüdüsü yani “eros” adını verir. Ölüm içgüdüsü ise, insanı yaşamın öncesine yani  ”var olmama” durumuna sürükleyen, tüm insanları bilinç dışı bir şekilde yönlendirdiği söylenilebilecek bir içgüdüdür. Onun adına da “thanatos” denir. Freud, ölüm içgüdüsünün önemli bir türevinin saldırgan dürtüler olduğunu savunmuştur. Yaşam içgüdüsü organizmayı korumak amacıyla ölüm içgüdülerinin karşısında yer alır ve onların enerjilerini dış dünyaya, diğer insanlara çevirir. Yani Eros yaşamı korumaya, Thanatos ise ölüme ulaşmaya yönelir. Ve ona göre yaşamın kendisi bu iki eğilim arasındaki bir çatışma ve uzlaşmadan ibarettir. (Sigmund Freud, Metapsikoloji, çev. Emre Kapkın-Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul, Payel Yayınevi, 2002, s. 366-367).

Kitaptaki kahramanın annesinin kendisine hediye ettiği en kıymetli hediyenin de kobra yılanının zehrinin katıldığı bir şarap olması; yani annesinin aslında ona hem yaşamı hem de ölümü hediye etmiş olması ile ambivalanslar üst noktalara ulaşır.  Burada yazar  başarılı bir şekilde Eros ve Thanatos’un dansını sunar okuyucuya. Ve bu dansın ritmlerini neredeyse her satırda duyarız.

Kitapta hayal, gerçek, zaman, zamansızlık, düş, düşlem karışınca metaforlar da küçük bir odanın içinde birbirini kovalar.

Romanda mekân, romanın anlatıcısının “karanlık oda”sıdır. Kahramanın gölgesi, başroldedir. O, odadaki yağ lambasının ışığıyla hep duvardan yansıyacak, anlatıcıyı ve onun zihnindekileri gözetleyecektir. Her şey yazarın bu küçük odasında gizlidir. İyi ve kötüye dair.  Zehirli şarap da oradadır, afyon da… Resmedilen nesneler de oradadır, paralar da… Küçük oda bir ana rahmi, bir mezar gibidir. Karanlık ve zamansız. Kahraman bir yandan  ölümü arzulayıp, bir yandan da korkmaktadır. Aslında ölmek istemek ana rahmine dönmek istemekten ne kadar farklıdır?

Her insan diğerinden bir parçadır ve aslında yaşam hiç bir zaman sona ermez tıpkı romanın karakterleri gibi. Suret değiştirir ama özü hep oradadır.

Kitabın sonuna ulaştığımızda “gerçek, hangi gerçek?” , “zaman, hangi zaman?”gibi sorular asılı kalıyor zihnimizde.

Bu sorular eşliğinde tüm kitap boyunca ölümü yaşama, yaşamı ölüme iliklemeye çalışıyoruz yazarımız gibi;

Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekânı fark etmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün.

Sâdık Hidâyet, iki kez ölümün kucağına atlamayı deneyen  ve ikincisinde başarılı olan bir yazar.

Diri Gömülen isimli kitabında intiharla ilgili şu düşüncelerine rastlarız;

Hiç kimse intihara karar vermez. intihar bazılarına mahsustur. onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum.”

Yaşamı boyunca farklı türlerde eserler yazan, çeviriler yapan, İran kültürünü yükseltmeye çalışarak Doğu’nun Batı kültürü karşısındaki ezilişini yoğun bir biçimde dert edinen Sâdık Hidâyet ,ülkesinde vatan haini ilan edilmişti. O günden bugüne ne yazık ki değişen bir şey olmadı. Sadık Hidayet, bugün de İslam Devrimi’ne karşı çıkan tehlikeli ve  “öteki” bir yazar olmayı sürdürüyor.  Kasım 2006‘dan bu yana yazarın tüm eserleri,  İran’da yasaklı durumdadır.

Sâdık Hidâyet’in en yakın arkadaşı Bozorg Alevi, Kör Baykuş’un Almanca baskısı için yazdığı “son söz”ünü şöyle bitirir:

Ölümünden az önce bir hikaye taslağı ele almıştı, konu şuydu: Annesi “Salgı salamaz ol!” diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. Hidayet’in hayat hikayesi miydi bu?”

Sâdık Hidâyet, ölümünün 65.yılında zamansız ve mekânsız bir yazar oluşunu ispat edercesine, içimizde gizlenen kör baykuşlara buruk bir tebessümle bakmaya devam ediyor.

 

 

 

 

*Bu yazı,  Psikanalitik Edebiyat Okumaları Atölyesi yürütücüsü Tuğçe Isıyel ve katılımcılardan Hilal Akın, Senay Aydoğan, Aylin Çalap, Ceren Demirci tarafından ortaklaşa kaleme alınmıştır.

Didik Didik Kıskançlık

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/didik-didik-kiskanclik

Kıskançlığın ve hasedin, sanat ve özellikle de edebiyatın dünyasında, ya komedinin ya da trajedinin ana konusu olarak sıklıkla işlendiğini görüyoruz. Bu sıklığa rağmen kavramsal olarak pek de konuşulmayan, tartışılmayan ancak eserler veya kahramanlar üzerinden anlamlandırmaya çalıştığımız bir kavram olma özelliğini de koruyor. Bu özelliği koruma sebebi bana Sigmund Freud’un şu sözünü hatırlatıyor: “Eğer birisinde kıskançlık yokmuş gibi görünüyorsa, o kişide kıskançlığın yoğun bir bastırmaya uğradığını ve sonuçta bilinçdışı zihinsel dünyasında daha büyük rol oynadığını söyleyebiliriz.” Biz de belki zaman zaman kıskançlık duygusunu inkar edip bu konu üzerine bilince iliştirilen laflar söylemektense; kıskançlığı rolle, kurguyla, yazıyla, yani bilinçdışı yollarla ifade ediyoruz. Ve kuşkusuz bu oldukça işimize de geliyor. Çünkü kıskançlığı en nihayetinde kötü, tehlikeli, çirkin, yıkıcı bir duygu olarak nitelendirmeye büyük bir eğilimimiz var. Bu eğilimin çok güçlü bir tarihten beslendiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Zira yazılı tarihin başından beri kardeş rekabeti, trajik ve şiddetli bir mücadele olarak tarif edilmiştir. İncil’deki ilk kardeşler Kabil ile Habil, Eski Ahit’te Yakup ve Ays, Yusuf ve erkek kardeşleri buna örnektir. Psikanalitik yazın da kardeşlik deneyiminin travmatik bileşenlerine, kardeş doğumuna ve sonrasında büyük çocuğun ebeveynlerine verdiği tepkilere fazlasıyla yer vermiş, Oidipus Kompleksi denilen çok katmanlı bir teoriyi hayatımıza sokmuştur. Kıskançlık, bu teorinin katmanlarından biri olarak da ele alınabilir.

Kıskançlığın hayatımızda oynadığı çok çeşitli roller var. Herkesin kendisine özgü bir şekilde deneyimlediği bambaşka kıskançlık biçimleri yer alıyor. Peter Hooney, bu biçimleri ve ruhsal dünyamızın didiklenmemiş duygularını didiklemeye devam ediyor. Geçen yıl Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi kitabıyla, üzerinde çok da düşünmediğimiz bir konuyu zihinlerimize sunmuştu. Şimdi ise yine Doğan Kitap Renkli Tarih dizisinden çıkan ve çevirmenliğini Begüm Kovulmaz’ın yaptığı Edebiyatta, Sanatta ve Popüler Kültürde Kıskançlık kitabıyla bizim bu duyguyla düşünsel anlamda derinlemesine muhatap olmamızı sağlıyor.


 

Yazar “bir duyguyu hissedebilme yetimiz, onu tarif edebilme becerimizden önce gelir. Duygusal deneyimlerimiz, belli açılardan her zaman tarif edilemez, tanımlanamaz olacaktır,” diyor ve ekliyor: “Ancak kıskançlık, hakkında konuşulması özellikle zor bir duygudur. Bunun nedeni, tanımlaması zor bir duygu olmasındandır.” Kıskançlığın alt duygularını ayrımlaştırabilmek adına ise kitapta öncelikle kıskançlık ve haset (imrenme) arasındaki farklara değiniliyor: “İmrenme sahip olmak istediğiniz ama olmadığınız, kıskançlık sahip olduğunuz ve yitirmek istemediğiniz şeylerle ilgilidir. İmrenme genellikle iki öğeliyken (siz ve istediğiniz şey), kıskançlık üç öğelidir (siz, arzuladığınız şey ya da kişi ve onu sizden alma tehdidi oluşturan rakip).” Böylece yazar, “kıskançlığın bir tür kayıp duygusunu, haset etmenin ise bir şeyi elde etme duygusunu içerdiğine” değinerek önemli bir ayrım yapıyor. Bu ayrımı da çeşitli sanat eserleriyle örneklendirmeyi de ihmal etmiyor.

Kitapta kıskançlığın biyolojik ve evrimsel temellerinin insanların sosyalleşme biçimleri üzerindeki etkisi; zararlı etkiler bırakabilen kıskançlık duygusunun kimi zaman faydalı da olabileceği; özel hayatımızda ilişkilerimizi korumamızı ve güçlendirmemizi sağlamadaki rolü; toplumsal hayatımızdaki güçlü etkisi; bireysel hakların korunmasını, işbirliğini ve adaleti nasıl desteklediği; sanat ve edebiyattaki kültürel tarihçesi; bu duyguyu psikoloji, antropolji, sosyoloji gibi çeşitli bilimlerin nasıl yorumladığı; kıskançlık ve depresyon ilişkisi; sadakat, çok eşlilik kavramları yazar tarafından akademik olmayan, oldukça akıcı bir dille irdeleniyor. Aynı zamanda kıskançlığın tuvale ve kağıda geçirilmiş hallerinden de yararlanıp, yaratıcılığı nasıl tetiklediğinden de bahsediyor. “Kıskançlığın ne olduğundan ziyade onu neden hissettiğimiz” de yazarın kitap kapsamındaki temel meselelerinden biri.

Kıskançlığı açıklamakta çeşitli edebi eserlerden yararlanan yazar, Shakespeare’nin Othello’suna hak ettiği yeri vermeyi ihmal etmiyor. Örneğin, “En Kıskanç On Kişi Listesi yapılsa, Shakespeare’nin Othello’su bu listede üst sıralarda yer alırdı,” gibi oldukça iddialı bir cümle kuruyor. Yazar, aşk üçgenlerindeki cinsel kıskançlıktan, onu nelerin tetiklediğinden ve bu kıskançlığın özelliklerinden bahsederken Dante’nin İlahi Komedya’sının 5. Kanto’sunda karşımıza çıkan Francesca ve Paolo’nun hikayesini, Proust’un Swann’ların Tarafı‘ndasında yer alan Charles Swann ile Odette’yi, Vladimir Nabokov’un Lolita’sını bu kavramsal bilgilerin ışığında bir kez daha gözden geçirmemizi sağlıyor.

Yazar, dünya edebiyatından bahsettiği bazı eserlerle, Türkçe edebiyattaki Nahid Sırrı Örik’inKıskanmak’ı, Nabizade Nazım’ın Zehra’sı, Hakan Akdoğan’ın İlişmek’i gibi örnekleri de ekliyor ve biz Türkiyeli okuyuculara da ufak hatırlatmalarda bulunuyor. Yalnızca birkaçını saydığım ancak kitapta çok daha fazlasını bulabileceğiniz edebi eserlerin yanı sıra Munch’un kıskançlık ve melankoli resimleri serisi, Strindberg’ün Kıskançlık Gecesi, Gauguin’inKıskandın mı? tablosu, Gustave Moreau’nun Kıskançlık’ı ve Klimt’in yine aynı adlı eseri bu kitap kapsamında okuyucuyla buluşan sanat eserlerinden bazıları.

Yazar, kitabın son bölümünde bizleri iç dünyamıza dair çeşitli sorulara maruz bırakarak, birlikte yanıt aramaya çalışıyor: “Kıskançlığa sırtımızı dönmek mümkün müdür; yalnızca onu görmezden gelmek değil, çektirdiği bütün acıyı kalıcı olarak geride bırakmak olası mıdır? Yoksa en kötü sonuçlarıyla doğrudan mücadele etmeye çalışmak ve acı veren bedelleriyle birlikte sağladığı faydaları da kabullenmek daha mı iyidir? Kıskançlık, kendimizde tedavi etmemiz gereken şeylerden biri mi yoksa değil mi?”

Ardından içimize su serpen ve bizi farklı bir bakış açısına çeken yanıtları da beraberinde geliyor: “Bir duyguyu kontrol edemeyebilirsiniz ama onu eyleme döküş biçiminizi kontrol edebilirsiniz. Kıskançlık bir uyarı mekanizmasıdır. Uyarıyı alınca ne yapacağınız bambaşka bir konudur. Kıskançlık asla çekip gitmeyecek. Ona sırtınızı dönmek de mümkün değil. Zaten bunu neden yapalım ki? Kıskançlık çirkin bir duygu. Ama hepimizin hayatında çok güzel bir yeri olabilir. ”

Kitap başlı başına oldukça ufuk açıcı olmasına ve psikanalitik teorideki kıskançlığa da kısmen değinmesine rağmen, Bağlam Yayınları’ndan çıkan Psikanaliz Yazıları’nın Kıskançlık temalı 31. sayısıyla beraber okunduğunda çok daha doyurucu ve işlevsel bir okuma biçimine dönüşebiliyor.

Okulsuz Büyümek: Fazla Değil, “Yeterince” İyi Eğitim

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/egitim/174130-okulsuz-buyumek-fazla-degil-yeterince-iyi-egitim

Geçtiğimiz haftalarda “Fazla Değil, Yeterince İyi Ebeveynlik” üzerine yazdığım yazının ardından, bu sefer aile eğitiminin değil, okul eğitiminin “yeterince” iyiliği üzerine kafa yormaya başladım. Aileler çocuklarını cam fanustan çıkarsınlar, doğal olsunlar, tüm hayatı çocuklarının etrafında döndürmesinler  ve çocuklarının hayatı deneyimlemelerine,  kendilerini keşfetmelerine, hayata dair adaptasyon becerilerini geliştirmelerine  izin versinler derken, hayatlarının çoğunu okullarda “iyi eğitim” alma maksadıyla geçiren çocuklar başka bir fanusun içinde ve hayattan kopuk olarak yaşamaya devam ediyorlar.

Okulların kapanmasına yakın şu günlerde özel okullarda alıp başını giden ama nereye gittiği meçhul olan bir telaş var. Velilere- ki bence doğru kelime velinimet olmalı- kendilerini beğendirme telaşı ve önümüzdeki yeni eğitim-öğretim yılına hazırlık. Harıl harıl  okul tanıtım günleri organize ediliyor. Ve bu günlerde okullarının ne kadar başarılı öğrenciler yetiştirdiklerinden, sınavlarda nasıl derece elde ettiklerinden, kültür, sanat, spor alanlarında nasıl da aktif olduklarından bahsediyorlar. Kocaman gülümseyen yüzlerle karşılayıp, hoş ikramlarla ağırlıyorlar velinimetlerini. En kaliteli defter, broşür, kalemlerden oluşan dosyalar hediye ediyorlar. Bazı okullarda eğer veli ikna edilirse bir sonraki aşama olan “öğrenci tanıma çalışması” başlığı altında, öğrencinin akademik becerileri, zeka düzeyi anlaşılmaya çalışılıyor. Çünkü bir öğrenciyi tanımak ne yazık ki zekaya ve akademik becerilere indirgenmiş durumda. Öğrencinin kişilik özellikleri, ilgi duyduğu alanları, beklentileri, hayalleri pek de dikkate alınmıyor çünkü bunlar pek de karın doyurmuyor(!). Çocuk, okula başladığında ise yine suya sabuna dokunmasına izin verilmeyen, aşırı korumacı bir yaklaşımın benimsendiği, akademik başarı odaklı, çocuğun kendisini keşfetmesini, hata yapmasını engelleyen mükemmeliyetçi bir sistemin içine hapsediliyor.  Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi çocuklar aşırı yoğunluk, aşırı meşguliyet içinde boğuluyorlar.  8 saatlik okulun ardından, piyano kursu, gitar kursu, voleybol kursu, okul ödevleri hatta özel dersler ilk etapta aklıma gelenler…

Çocukların tek başına kalabilme kapasitelerini destekleyecek, kendi kendilerine yetebilecek bir eğitim modelinin dışında bir yaklaşım sergileniyor. Yani “yeterince” değil, aşırı bir meşguliyet hali. Olması gerekenden çok daha fazlasına maruz kalabiliyor çocuklar. Ve sonra bulundukları dünyada sonsuz ihtimalleri kovalayarak, her şeyin daha iyisine ve daha fazlasına ulaşmaya çalışarak, elinde olanı fark etmeyerek, ulaşılabilir olanı görmeyerek, sürekli kendilerine alternatifler üretilmesini bekleyerek  ve can sıkıntısıyla başetme stratejileri geliştiremeyerek büyüyorlar. Ellerinde olanla yetinemeyen, duramayan,  bir türlü doyuma ulaşamayan, gerçekten ne istediklerini bilemeyen, dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi anlamlandıramayan bireyler haline gelebiliyorlar. Bu aşırı sosyalliğin karşısında kendileriyle temaslarını yitirdikleri için, içten içe yalnızlaşabiliyorlar.

Aile veya okul çocuklara bir projeymiş gibi baktıklarında, çocuklar da her şeyde başarılı olmaları gerektiğine inanıyorlar ve bu gerçekleşmediğinde onlara derin bir başarısızlık, yetersizlik duygusu ve hayal kırıklığı eşlik edebiliyor. Halbuki çocukların kendi hızları ve merakları doğrultusunda öğrenmelerine olanak tanınsa eminim ki kendilerine dair çok farklı yönleri keşfedebilirler.  Sınavlardan, ödevlerden, notlardan, tüm kategorilerden bağımsız, sonuç değil süreç odaklı bir eğitim sistemi çocukların kendileriyle ve birbirleriyle çok daha barışık, keyifli, huzurlu olabilmelerini sağlayacaktır.

Bir balığın ağaca tırmanamaması, bir kelebeğin yüzememesi veya bir köpeğin uçamaması nasıl başarısızlık değilse, çocuklara dair de başarısızlık diye nitelendirilen çoğu şey aslında bir başarısızlık değil. Fakat çocukları gerçek anlamda tanıyamayan bir eğitim sistemi matematikte, tarihte iyi olmayan veya bir enstrümanı çalamayan, resim yapamayan bir öğrenciyi çok rahatlıkla başarısız olarak nitelendirebiliyor. Ve bu başarısızlık duygusu çocukta, diğer iyi olduğu birçok şeyi göremeyecek kadar büyük bir tahribat yaratabiliyor.

Niyetim bu yazıda özel okul eleştirisi yapmak değil ancak olan bitenleri ve çocuklara etkisini şöyle bir düşünsek fena olmaz derdindeyim. Bazı özel okulların bu şekilde biçimlenmesinde ne yazık ki kangren olmuş eğitim sisteminin çok büyük bir rolü var. Devlet okulları, alternatif olduğunu iddia eden ancak alternatifliği sorgulanabilecek birtakım başka eğitim kurumlarının da içler acısı halleri ortada ne yazık ki…

Ancak en temelindeki sorunun öğrenme, öğretme, eğitim, öğretmen gibi kavramlara olan bakış açımız olduğunu düşünüyorum.  Bu bakış açısını yeniden ve daha umutlu bir şekilde sorgulamamı sağlayan bir kitapla haşır neşirdim günlerdir. Kendisi Sinek Sekiz Yayınları’ndan çıkan, Ben Hewitt’in kaleme aldığı ve su gibi akan çevirisini Şule Seda Ay’ın yaptığı Okulsuz Büyümek isimli kitap. Kitabın alt başlıkları ise Okulsuz Eğitim, Kırsalda Yaşamak, Doğa ile Bağ Kurmak ve Yaşarken Öğrenmek Hakkında Sıradışı Bir Ebeveynlik Macerası. Kitabın önsözü ezberbozucu etkisiyle muazzam bir açılış yapıyor; “Öğrenmenin en çok, çocuklar hayatlarının akışından izole olduklarında gerçekleşeceğini düşünüyorlar. Öğretmenin de uzmanların işi olduğunu. Oysa çocuklar birinin onlara nasıl öğreneceklerini öğretmesine ihtiyaç duymuyor; zaten öğreniyor. Onlar için öğrenmek, nefes almak kadar doğal ve bariz. Bedenleri için gıda ne ise; çocukların ruhsal, duygusal ve entellektüel varlıkları için de öğrenmek o.”

Ben ve Penny, iki oğullarıyla birlikte çiftlikte yaşayan ve çocuklarını okulsuz büyüten bir çift. Doğayla yakın temas kurmuş, sezgilerine, gözleme önem veren,  yaşayarak ve karşılıklı öğrenmeye inanan, deneyimin ve deneyimlemenin kıymetini bilen  keyifli bir ebeveynlik tarzları var. “İyi ve anlam dolu bir hayatın, kültürün emrettiği eğitim basamaklarının tırmanılmasına bağlı olmadığını” savunuyorlar.  Ve çocuklarının eğitim süreci hakkında şunları söylüyorlar; “Penny’le ben çocuklarımız için orada ve erişilebilir olmaya inanırız, övgüye değil. Biz desteklemek ve kolaylaştırmak için oradayız; korkutmak, teşvik ile kandırmak ya da zorla yönlendirmek için değil. Çocukların engellenemeyen merakı zaten yeterince özendirici. Öğrenme kendi kendisinin ödülü.”

Okulsuz eğitimin kolay ve hatta gelişigüzel olduğunu düşünen kişiler için de bir uyarıda bulunuyor; “Sıklıkla okulsuz eğitim veren ailelerin pek çaba harcamadığı düşünülüyor; bu bir yanlış anlaşılma. Sanılıyor ki onlar çocuklarının plansızca etrafta koşturmasına izin veriyor. Böylece de kendi günlük yaşantılarına devam ediyorlar, yani okulsuz eğitim kolay. En azından bizim ailemiz için hiçbir ifade gerçeklikten bu kadar uzak olamazdı. Bizim için okulsuz eğitim ne rahat ne de kolay çünkü önemli ölçüde düşünme ve sabır gerektiriyor. Bir de çocuklarımız için orada ve erişilebilir olmayı. Bütün ebeveynler o kadar sabırlı ve erişilebilir olmaya alışık değiller çünkü daha önce sabırlı davranmaları ve orada olmaları için onlara hiç fırsat verilmedi. İş engel oldu. Okul engel oldu. Ben sabrın ve erişilebilir olmanın bizim kaslarımız gibi olduğunu öğrendim (ve hala öğrenmeye devam ediyorum); düzenli olarak pratik yapmak ve geliştirmek gerekiyor.”

Ve okulsuz eğitimin belli bir kalıptaki bilginin keşfi ile ilgili değil, en kesintisiz şekliyle keşfetmenin kendisi üzerine olduğunu vurguluyor.

Çocuklarıyla kurdukları ilişkide doğallığın, akışkanlığın, birbirine güven duymanın ve engel olmamanın önemini şu cümlelerle özetliyor Ben Hewitt; “Hikayemin çocuklarımla yazmak istediğim kısmı; güvenin hikayesi, akışına bırakmanın, bir ebeveyn olarak sezgilerime güvenmemin. Ve bu ancak ben onlara güvenmeyi öğrenirsem sahip olabileceğim bir lüks. Güvenmek, çocuklarımızın kendi hızlarında gelişmelerine izin verebilmek için kendimize ve çocuklarımıza inanmaktır. Onlar okul kurumunun ürettiği beklentilerin gerisinde kalıyormuş gibi görünseler de çocukların eninde sonunda gelişeceklerine inanmaktır.”

Kitap bitince, kafanızın karışması kuvvetle muhtemel. Bu ailenin hayatına tanıklık etmiş olmak, başka türlü olabildiğini gösteriyor bize. Ve bu naif, umutlu aile öyküsüyle adeta bir toprak kokusu duyumsuyorsunuz. Gelip geçici bir hevesten öte bir ilhamı kucaklıyorsunuz kitap bitiminde.  Hayatınıza sayıp sövmek yerine başka türlü nasıl bakabileceğinizi, size göz kırpan mümkünlükleri keşfetmeye başlıyorsunuz.

Hayata dair başka mümkünlükleri görmemize vesile olan, yaşama dair motivasyonumuzu arttıran ve “sürdürülebilir yaşam kitapları” sunan Sinek Sekiz yayınlarına da teşekkür ediyorum.

Son sözü yine kitabın yazarına bırakmak istiyorum;

“Bu kitap sizi ikna etmek için yazılmadı. Kitapta anlatılanlar tek bir kişinin ve bir tek ailenin keşif notları. İlerleyen sayfalardaki hikayeler gözlem ve deneyimlere dayanıyor. Ben bu konuda uzman değilim ancak yaşayarak öğrendiğim için alaylı olduğumu söyleyebilirim. Kendi fikirlerime ve bu alandaki uzmanların görüşlerine dayanarak yazdığım her şeyin arkasındayım ancak belirtmeliyim ki ben dahil herhangi birinin doğru kabul ettiği bir şey, sizin için öyle olmayabilir. Bu sadece kendi doğamıza, içten gelen bilgeliğimize nasıl güvenmeye başladığımızı anlattığım bir hikaye. Belki sizin de güvenmenize yardımcı olur diye paylaşmak istediğim bir hikaye.”

Kuşaklararası Bir Yolculuk

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/kusaklar-arasi-bir-yolculuk

Bir annenin çocuğuna bakışında, duru bir görüş mümkün müdür? Yoksa o bakışta aynı anda başka birileri de bulunur mu? O annenin kendi annesi, babası, çocukluğu, travmaları, aşkları mıdır o bakışı oluşturan ya da bulandıran? Bir annenin bakışında çocuğuna aktarılan birçok şey var kuşkusuz. Bunların en başında belki de kuşakların aktarımı gelir. O bakışta kendi ebeveynlerinin, hatta ebeveynlerinin ebeveynlerinin aktarımları söz konusudur. Peki bu aktarımda neler vardır? Sırlar, aşklar, nefretler, hayaller, hayal kırıklıkları, geçmiş, gelecek vs…

Çocukluktan itibaren, aile ortamımız, o ortamın arızaları, sırları, söylenmeyenleri ve çok tekrarlananları doğrultusunda ebeveynlerimizin varoluşlarıyla, çocuklukları ve ebeveynleriyle tutkuyla ilgilenmişizdir. Ve tüm bunlar sonucunda da kendi kişisel tarihimizi yazmaya başlarız. Hepsinin toplamı ya da onlardan arda kalanızdır bir bakıma. Hepimiz farklı seviyelerde aile geçmişimizdeki kişileri içimizde barındırırız. Onların imgeleri biz farkına varmadan bizi işgal hatta inşa eder. Ve özdeşleştiklerimiz de bu yolla ortaya çıkar.

 Finy Petra tarafından kaleme alınan Kuş Kadın adlı romanda da, Lea ismindeki genç bir kadının kendi kişisel tarihini, annesinin ve annesine tanıklık edenlerin izini sürerek oluşturduğunu görüyoruz. Bu duygusal yolculukta Lea, annesine, büyükannesine, babasına ve çocukluk kahramanlarına dair birçok sırra ulaşıyor. Ve bu sırlar eşliğinde önce annesi Lia’yı yeniden oluşturuyor. Romanda her kuşağın temsilcisi olan kadın karakterlerin varoluş nedeni, bir diğerinin yok oluşuna zemin hazırlıyor gibi.

Örneğin Lia doğarken, anneannesi ölüyor. Annesi ise yaşamı boyunca depresyonla mücadele eden, fiziksel olarak varlık göstermeyen bir kadına dönüşüyor. Kendisini hastalıklı bir şekilde kuşlara adıyor, kuş bilimci olarak hayatına anlam katmaya çabalıyor. Öyle ki, çoğu zaman kızını bile gözü görmüyor: “Öz kızının sesini duymasa da bir kuşunkini duyabilir. Hele bir ağaçkakanı muhakkak. Allah’tan ormanda kulaklarım her zaman açık yürümüşümdür. Ağaçkakan taklidi yapmaya çalışıyorum. Oldukça kötüyüm ama olur ya işe yarar. Birkaç dakikada çukurun kenarında annemin kafası bitiveriyor.”

Romanın baş kahramanı Lea ise Lia’nın kızı; Lea’nın da duygusal olarak ölü bir anneye doğduğunu söylemek mümkün. Anne var ama yok. İntihar ettikten sonra fiziksel olarak da yok oluyor. Ve kızı Lea, annesinin yarattığı boşluğu, başkalarından annesinin hikayesini dinleyerek, onun sırlarına, anılarına ulaşarak doldurmaya çalışıyor. Annesinin çocukluğuna, kadınlığına doğru bir gezintiye çıkarken, kendi var oluşunu da anlamlandırmaya çalışıyor: “Buyur bakalım. Başıma ağrı girdi. Anıların içinde sakladığım kadarını ortaya çıkarabilmiş sayılmam oysa. Asıl sorun tabii ki onları taşımak zorunda olup olmadığım. Eve gelince çantama yaptığım gibi, anıları da bir köşeye mi fırlatsam yoksa?”

Fransız psikanalist André Green “Ölü Anne” isimli makalesinde yaşamın ilk yıllarında yaşanan bir nesne kaybının, en önemli nesne olan annenin kaybının kişinin ruhsallığını nasıl belirlediği üzerine bir yorum getirir. Anne fiziksel olarak vardır ama ruhsal olarak varlığını çocuğa hissettiremez. Yani orada bulunup, bebeği gör(e)meyendir. Ölü anne, çocuğun taleplerine cevap vermez. Bu da çocuğun dürtüsel çıkışlarını hep boşlukta bırakır. Kitap, okuyucularına bu bağlamda, yani fiziksel ya da duygusal olarak ölü annelerin, insanın ruhsal yapısını nasıl etkilediğine dair etkileyici bir anlatı sunuyor. “Bazen, yeter diyorum. Buna daha fazla devam edemeyeceğim. Annemden bana ne! O çekip gitmeye karar vermişken ben niçin ona ve anılarına tutunmaya çalışıyorum ki! Midem gurulduyor. Hemen kalkıp kahvaltı hazırlamalıyım yoksa yattığım yerde bayılacağım.”

Öte yandan, roman, karakterlerin özellikleri, bölüm başlıkları, doğadaki malzemeleri kullanış açısından paganist özellikler taşıyor. Ayrıca kitapta yer alan bazı semboller, Jung’un arketipleri olarak yorumlanmaya da gayet elverişli.

Kuş Kadın, doğanın sesinden ve özellikle de kuş seslerinden oldukça yararlanıyor. Fakat kuş sesleri deyince aklınıza sadece bülbüller, serçeler gelmesin; kitapta alabildiğine karga sesleri, ağaçkakan seslerini de duyabiliyoruz. Tıpkı içimizdeki zıt sesler gibi.

Çevirmenliğini Sevgi Can Aksel’in yaptığı ve Aylak Adam Yayınlarından çıkan Kuş Kadın, Macar yazar Finy Petra’nın ilk romanı. Başarılı bir kurgu, masalsı bir anlatım taşıyan roman, kişisel tarihin izini sürmekte oldukça başarılı ancak bu durum okuyucuda toplumsal belleğin izini sürme beklentisi de yaratıyor. Yazarın Macar olması ve Macaristan’ın çalkantılı geçmişi de bu beklentiyi doğuruyor olabilir. Fakat kitabın gerçekliğinden, dış gerçekliğe ulaşamıyor, arka fonda bir Macaristan göremiyoruz ne yazık ki…

Fazla Değil, “Yeterince” İyi Ebeveynlik Üzerine…

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/cocuk/173348-fazla-degil-yeterince-iyi-ebeveynlik-uzerine

Son zamanlarda doğal beslenmeye verilen önem malumunuz. Bazı aileler çocukları ekşi mayalı ekmekler, katkısız meyve suları, köy yumurtaları, ev yapımı yoğurtlarla besleme konusunda oldukça hevesli görünüyor. Peki, kimyasal ve katkı maddeli ürünleri çocukların midesinden olabildiğince uzak tutmaya çalışırken, onların duygusal anlamda doğal beslenmesine ne kadar önem veriliyor? Yoksa bu doğal beslenme modası, hem fiziksel hem de duygusal olarak dış dünyadan izole çocuklar yetiştirmeye mi yarıyor?

Bir diğer soru ise ebeveynler çocuklarıyla ilişkilerinde ne kadar doğal olabiliyorlar? Yoksa yemekleri kitaplardaki yemek tariflerine bakarak yapmak gibi, kendi spontanlıklarını engelleyen ve çocukların bireysel farklılıklarını gözardı edip, bir şekilde tektipliliği, benmerkezciliği pompalayan birtakım “çocuk gelişimi” ya da “kişisel gelişim” kitaplarına göre fabrikasyon çocuklar mı yetiştiriyorlar? Sonra da bu çocuklardan farklılıklara tahammül göstermeleri mi bekleniyor?

Bazı ebeveynler “mükemmel” ebeveyn olmak ve “mükemmel” çocuklar yetiştirmek adına çocukları adeta cam fanusların içine hapseder oldu. Onları tüm olumsuzluklardan, negatif durumlardan koruyarak, çocuklarına iyilik yaptıklarını zannederken aslında çocuklarının duygusal bağışıklık sisteminin çökmesine neden olabiliyorlar.

Ve onların, yetişkin hayata adım attıklarında anksiyeteden, depresyondan, mutsuzluktan, doyumsuzluktan, asosyallikten mustarip bireyler olmalarına vesile olabiliyorlar ne yazık ki. Çocukların her adımında yanında olan, onlara sürekli eşlik eden, bir saniye olsun onları yalnız bırakmayan ebeveyn, çocuğunun tek başına kalabilme kapasitesinin gelişmesini engelleyip, ona fazlasıyla zarar verebiliyor.

Elbette onların yanında olunmalı, elbette onlarla vakit geçirilmeli ancak tüm yaşantınız çocuğunuzu merkeze alarak onun etrafında dönmemeli. Çünkü daha sonra çocuğunuz, herkesten aynı tepkiyi bekler bir hale gelecektir. Öğretmeni sadece onun öğretmeni olsun, arkadaşı sadece onunla oynasın, annesi babası sadece onunla ilgilensin ve hatta başka insanlara kendilerini kapatsın beklentisi içerisine gireceklerdir.  Her istediği olsun isteyen, ötekinin varlığını ısrarla görmek istemeyen, başkasının ihtiyaçlarını ve isteklerini dikkate almayan, narsistik bireyler haline gelebileceklerdir.

Mükemmel ebeveyn olma fikrinin altında yatan neden, çoğu zaman ebeveynlerin hayatlarının diğer alanlarında kendilerini eksik hissetmeleri ve bunu çocukları üzerinden kapatmaya çalışmaları olabilir. Veya çocuklarını mükemmel yetiştirme adına bu sayede kendilerine değer veya anlam katmaya çalışıyor olabilirler.

Yıllar önce, kendi annesini kaybetmiş bir kadınla karşılaşmıştım. Beş yaşında bir kız çocuğu annesi olan bu kişi, çocuğu etkilenmesin diye onun yanında hiçbir şey olmamış gibi davranıp, ağlamaktan kaçındığını ve bundan çok yorulduğunu ifade etmişti. Yasını tutamadığını söylüyordu. Böyle bir durumda çocuğuna nasıl davranması gerektiği konusunda benden destek istedi. Bu anneye söylediğim ilk şey çocuğunun yanında ağlayabilmesi gerektiği oldu.

“Kötü günler geçirdiğinizi lütfen çocuğunuza açıklayın. Siz bu durumu ona açıklamazsanız, bir şekilde çocuğunuz olan biteni sezinleyip, bu durumla başedebilmek için başka kurgular oluşturmayı tercih edecek ve bu da onun kaygısını arttıracaktır. Lütfen onunla konuşun, acınızı yaşayın ve paylaşın.”  Yani kısacası çocuğunuza rol yapmayın, doğal olun ve dürüst davranın. Sizinle ilgili her detayı bilmek zorunda değil ama ne olup bittiğini kısmen de olsa bilmek zorunda, çünkü siz onun bağ kurduğu en değerli kişisiniz.

Bir diğer tanıştığım kişi ise çocuğu onunla uyumak istediği için, çocuğunu kırmak istemediğinden eşiyle birlikte uyumayı reddediyordu. Bir başka örnek ise arkadaşlarıyla buluştuğunda çocuğundan başka konuşacak bir şey bulamayan  bir kadının öyküsüydü.

Çocuklar hepimiz için kuşkusuz en değerli varlıklar ancak hayatımızın tamamı olmamalı. Şayet olursa bu, en başta çocuklara zarar verebilir. Sonra da elbette ebeveyn olarak size. Çocukları okula başlayınca, ergenlik dönemine girince, bir nedenle şehirdışına/yurtdışına gidince veya evlenince depresyona giren ebeveynlere oldukça sık rastlıyoruz. Çünkü çocuklar hem fiziksel hem de duygusal olarak ailelerinden mesafe aldıkça, ebeveynler ne yapacaklarını şaşırıyor ve tüm hayatlarını çocuklarına vakfettiklerinden kendilerine ve hatta kendi çift ilişkilerine yabancılaşmış olabiliyorlar.  Çocuklar ise bağlanma/ilişki problemlerinden tutun da, özgüven sorunlarına kadar, kişilik problemlerine, cinsel problemlere, öğrenme güçlüklerine kadar her türlü psikolojik sorun yaşayabiliyor.

İngiliz psikanalist Donald Winnicott’un en önemli kavramlarından biri “yeterince iyi anne” kavramıdır. Winnicott, çocuğun tüm istediklerini değil ihtiyaçlarını karşılayan anneyi “yeterince iyi anne” olarak tanımlar. Çocuğun olgunlaşabilmesi için tıpkı anne karnında olduğu gibi, her arzusunun karşılanmamasını ve tutarlı yoksunluklara maruz bırakılması gerektiğini ifade eder. Çocuk makul bir düzeyde yoksunluk yaşadıkça daha yaratıcı olacak, kişiliğini ve zekâsını geliştirecek, beklemeyi, ertelemeyi öğrenecek ve hayatta karşılaşabileceği çeşitli sorunlara dair baş etme stratejilerini keşfedecektir. Yine makul bir düzeyde yalnız kaldıkça, çocuğun “tek başına kalabilme kapasitesi” gelişecektir.  Kendine duygusal anlamda temas edip, kendi kendine yeter biri haline gelebilecektir. Tek başına kalabilme kapasitesi geliştikçe, bireyselleşme süreci daha sağlıklı bir şekilde  tamamlanacak ve benmerkezciliği değil; özgüveni yüksek olacaktır. Başkasına bağımlı ilişkiler kurmak yerine, daha sağlıklı birliktelikler yaşayacaktır. Ayrılıklar, ölümler karşısında daha metanetli durabilmeyi öğrenecektir.

Birçok ebeveyn yeni bir ortama girdiğinde -bu bir restoran da olabilir, bir oyun parkı da- orayı çocuğuna göre yeniden organize etmeye çalışıyor. Hem ortamın hem de diğer insanların ve en önemlisi de çocuklarının spontanlıklarına müdahale ediyor. Amaçları çocuklarına rahatlık ve mutluluk sağlamak. Dünya adeta kendi etraflarında dönüyormuş gibi davranıyorlar. Bulundukları ortama adapte olmak ve çocuklarının adaptasyon kabiliyetini geliştirmek yerine etrafı kendilerine uydurmaya çalışıyorlar.

Parkta bir çocuk, o ebeveynin çocuğuyla oyun oynamak istemiyorsa, aile hemen devreye giriyor ve çocuklarıyla oyun oynamak istemeyen çocuğu oyun oynaması için ikna etmeye çalışıyorlar. Veya bir çocuk oyuncağını paylaşmak istemiyorsa o oyuncak zorla da olsa  illa ki paylaştırılıyor. Restoranda çocuğun istediği yiyecek yoksa bir şekilde ayarlanıp o yiyecek yaptırılmaya çalışılıyor. Çocuğun kendisine alternatif yaratmasına ve çözüm üretmesine izin verilmiyor. Ve sürekli onun adına düşünüp, onun adına davranıp, çocuğun kendi davranışının sorumluluğunu almasını engelliyorlar. Bunun başlı başlıca çocuk haklarına aykırı bir tutum olduğu ise gözden kaçırılıyor.

Çoğu aile çocuğunu negatifle, olumsuzlukla, reddedilmeyle, dışlanmayla, yalnızlıkla tanıştırmak istemiyor. Hayatın içerisinde böyle nahoş gerçekler olsa da bunlara ısrarla sırt dönülmeye çalışılıyor. Çocuğu bir proje olarak görüp, hayatın akışının ve doğallığının dışında davranıp, mükemmel bir sonuç beklemeye çalışıyorlar. Sonrasında ise davranış ve kişilik problemleri yaşayan, dış dünyaya uyum sağlamakta ciddi güçlükler çeken nesiller yetişmeye başlıyor.

Hâlbuki hayat biraz da eksikleriyle, boşluklarıyla, olumsuzlarıyla yaşanabilir bir hale gelir. Biliyoruz ki dışarısı her zaman günlük güneşlik değil. Ve aile içerisinde çocuğa olan yaklaşımı, laboratuar ortamındaymışçasına kurgulamaktansa, suya sabuna dokunmayıp sahte bir mükemmellik yaratmaya çalışmaktansa, o yaklaşımı bir şekilde hayat gerçekliğinin provası haline getirmek çocukların her zaman lehine olabilir.

Bu riski en aza indirmek niyetiyle ebeveynleri mükemmel değil, doğal ebeveyn olmaya davet ediyorum. Çocuklarınızın midesini nasıl doyurduğunuz kadar, duygusal dünyasını nasıl beslediğiniz de son derece önemli.  Winnicott’un deyişiyle “yeterince” iyi olmak, çocuklarınız için son derece kâfidir. Bu durum eğer sizin için yeterli gelmiyorsa, burada çocuğunuzun değil, sizin ihtiyacınız önplanda oluyor demektir. Fakat bunu çocuğunuzun ihtiyacı gibi gösteriyorsanız, hayatınızda nelerin eksikliğini çocuklarınız üzerinden telafi etmeye çalışıyorsunuz belki biraz da bunu düşünmeniz gerekir.