Belirsizliğe Övgü

Bu yazım BirGün Gazetesi’nin 30 Nisan 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/belirsizlige-ovgu-157531.html

Referenduma 1 hafta kala olmuştu olanlar, gelmişti gelenler.

Ülkenin belirsizliğine bağlı olarak ortaya çıkan anksiyetemi dünyanın acıklı sonuna dair teoriler üreten belgesellerle bastırmaya çalıştım. Eriyen kutuplar, nesli tükenen hayvanlar, kuraklık vs..

Bu belgeseller sayesinde anksiyetemi yerellikten evrensele çevirdim, nasıl rahatladım anlatamam. Ne de olsa çivi çiviyi sökerdi. Sonra da hızımı alamadım arka arkaya birkaç tane de uzay belgeseli patlattım. Uzaydan bakınca referandum da, depresyon da, anksiyete de baya saçma bir hal alıyor. Ufalıyor da ufalıyor. Küçücük olduğumuzu duyumsuyorum. Ve bu his öyle iyi geliyor ki…

Bu duygu bir belgesellerde, bir de haritalara bakınca gelip yerleşiyor içime. Sakinleşiyorum o vakit. Haritalarda yer alan ülkelerde gezindiğimi düşününce de ufacık olduğumuzun idrakine varıyorum. Ufacık dediysem, içi dolu turşucuk tabii.. Dışı dünyayı içi bizi yakıyor.

Referandum diyordum.

Derken pazar akşamı geldi çattı, olanlar oldu, susanlar sustu, çalanlar çaldı.

“Tuğçe günaydın, referandum yazısını daha şimdi mi yazıyorsun” diyeceksiniz ama mesele o değil. Yeteri kadar yazıldı çizildi zaten. Mesele belirsizliğe katlanabilme becerimiz.

İnsan olduğumuzdan mütevellit her koşulda belirsizlikle baş edebilme kapasitemizi geliştirmeliyiz. Varoluş, belirsizlikler ve çelişkiler yumağı… Ama özellikle bu ülkenin evlatları olarak akıl sağlığımızı korumak için belirsizliğe dayanabilme kapasitemizin epey gelişmiş bir düzeyde olması gerekiyor sanki. Depremle yaşamayı nasıl öğrenmemiz gerekiyorsa belirsizlikle de yaşamayı dahası belirsizliğin sağlayacağı avantajlardan yararlanmayı öğrenmeliyiz. Belirsizliğin avantajları nasıl olabilir?

Önce biraz “belirsizlik” kelimesini belirleyelim istiyorum. Belirsizliğin bana çağrıştırdıkları üzerinden ilerleyeceğim. Bunlar bilinmezlik, kontrol edememe duygusu, kaygı, tekinsizlik, risk almak, rahatsızlık, konforlu alanın dışına çıkma, güvensizlik vs…

İnsanı yaşam serüveninde büyük ölçüde rahatlatan şeylerden biri belli başlı şeyleri kontrol altında tutabilmesidir. Tehlikenin nereden geliyor olduğunu anlaması ve buna önlem alabilmesidir. Belirsizlik, işte bu kontrol edebilirliğimizin dış faktörler sebebiyle ketlenmesidir. Bunun sonucunda da kaygı ve anksiyete dediğimiz durumlar kaçınılmaz olur.

Rollo May, “Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk” kitabında arafta kalmaktan bahseder.

Ben bu “arafta kalma” halini “belirsizlik” olarak okuyup değerlediriyorum.

Şöyle ki; “ ‘Cehennem’ sonsuz bir acı ve işkenceden ibarettir, fakat tüm bu acı ve işkenceye katlanan ruhlarda herhangi bir değişikliğe neden olmaz ve dışarıdan dayatılır. Fakat ‘Araf’ taki acı geçicidir, bir tür temizlenmedir ve ruhun kendi iradesiyle gönüllü bir şekilde yüzleşilir. Kutsal ‘Cennet’ e ulaşmak için her ikisinden de geçmek gereklidir. Bu üç aşamanın eşzamanlı olduğunu düşünüyorum; insan deneyiminin tüm veçhelerinin bir arada olduğu bir varoluş hali. “

Rollo May’in “Kutsal cennet” derken kişinin kendisiyle ve çevresiyle doyumlu ve barışık bir ilişki kurmasını anlayabiliriz. Ve evet buna ulaşmanın yolu Rollo May’e göre “araf”tan geçiyor. Yani belirsizliklerden.

Belirsizlik, devingen bir şeydir. Kişiyi diri tutar, tetikte olmamızı sağlar, rehaveti önler. Bu süreç eğer iyi değerlendirilebilirse ruhsal olarak kıymetli bir esneme, genişleme alanı sağlar. Bu genişlikte durabilme, kendimize dair daha fazla duyguyla temas kurmamıza ve kendimizi daha derinden kavramamıza, tanımamıza olanak tanır. Var olan belirsizlikle kalabilme, yaratıcılığa, spontanlığa kucak açar.

Belirsizlikle baş etme kapasitesi düşük insanlar, bu belirsizlikten bir an önce çıkmaya ve bu yüzden de yaşamı daha indirgemeci bir şekilde yaşamaya meylederler. Seçenekleri sınırlıdır. Risk almak ve bilinmeyenin deneyiminden yoksun kalmayı tercih ederler. Bilinmeyenle hemhal olmanın sağlayacağı zenginliklerden mahrum kalırlar. Böylesi bir hayat çoraklaşmaya ve rutinin sancısını çekmeye mahkûm bir hale gelir. Tekdüzeliğin vermiş olduğu sıkıcılık hayatın tam ortasına bağdaş kuruverir. Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini almamızı sağlar. Daha sonra o biçim, içinden çıkamadığımız bir yazgı haline gelebilir. Bu sayede varoluşumuza sürekli çelme takar da dururuz. Tökezleriz. Güç kaybederiz.

Doğada, uzayda ise belirsizliğin türlü hallerini görürüz. “Türlü halleri” diyorum ama doğanın tam da belirsizlik üzerine kurulmuş olduğunu söylemeliyim aslında. O belgesellere gömüldüğümdeki sakinleşmemi buna bağlıyorum. Doğanın dev belirsizliğinde kendi yaşamsal belirsizliğimin kaybolabilmesine. O belirsizlikte ne acayip sırlar, zenginlikler var. O uzay boşluğunda ne kutsal dengeler var.

Bu uzay bizim kendi ruhsallığımızda da var. Boşuna demedim “ufacık tefecik, içi dolu turşucuk” olduğumuzu.

Kendi ruhsal evrenimizle yaşanan o belirsizlikler, uçsuz bucaksız bir varoluş alanı aslında. Bunun dışına çıkmak ise kıyıya vurmak gibi, neredeyse ölümle eş değer.

Belirsizliklere daha fazla kucak açıp, oraya teslim olabilme ve varoluşsal zenginliğimizin, içgörümüzün artması temennisiyle…

Hermann Hesse’nin Gölgeleri

Bu yazım Sabitfikir Dergisi’nin Nisan 2017 sayısında yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/hermann-hesse-nin-golgeleri

“Tek bir karakter yoktur. İçinizde sonsuz sayıda ve değişen güçlerde sonsuz karakter vardır. Bunlar güçlerine, zamana ve mekana göre kendilerini gösterirler.” Hermann Hesse’ye ait bu cümle, karakterlerini yaratırken izlediği yolun bir özeti sanki. Hatta Hermann Hesse edebiyatının bir özeti…
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından gerek savaş ortamının gerekse ruhsal sorunlarının etkisiyle ağır bir depresyona giren Hesse, Jung’un öğrencisi olan Lang’den psikanaliz tedavisi görüyor. Bu durum Hesse’nin hayatında bir kırılma noktasını oluşturuyor. Lang ile devam eden psikanaliz süreci, Hesse’nin psikolojiye ve Jung’a duyduğu ilgiyi epey körüklüyor. Ve artık Hesse’nin yapıtlarında “Jungian” bir bakış görmeye başlıyoruz.
Hesse, 1919 yılında evliliğiyle ilgili ciddi sorunlar yaşamaya başlıyor. Eşi Mia (Maria) ağır bir psikolojik hastalık geçiriyor, Hesse ise, eşi artık iyileşse bile onunla bir ilişki kurmak istemiyordu. Bu hastalık sürecinde maddi anlamda da kayıplar yaşıyordu. Bu süreçte Bern’deki evlerini satmak ve üç çocuğunu başka arkadaşlarının yanına vermek zorunda kalmışlardı. Ailesini bırakmasının vermiş olduğu deneyim ve ağır yük, Hesse’yi 1920 yılında yayımlanan Klein ve Wagner adlı eserini yazmaya yönlendirmişti.

Hesse, bu eserinde kendi kendini kaybeden ve kendisinden başka bir adam yaratarak –yani aslında başka biri olarak– hayata devam etmeye çalışan bir adamın öyküsünü anlatıyor. İyi bir evlilik yapmış bir aile babası olan Klein, kendini birdenbire karısı ve üç çocuğunun ölümü ile sonuçlanan hayali bir cinayetin yükü altında buluyor. Cebinde sahte bir pasaport, bir tabanca ve bir miktar parayla artık kendisine yeni bir hayat inşa etmeye çalışıyor. Klein bu süreçte yitirmiş olduğu belleğini Wagner ismindeki bir karakterle yeniden yapılandırmaya  ve tüm yaşananların bir rüya olduğuna dair kendisini inandırmaya çalışıyor.
Hesse’nin çoğu eserinde (örneğin Demian’da, Doğu Yolculuğu’nda ya da Bozkırkurdu’nda olduğu gibi Klein ve Wagner’de de otobiyografik özelliklere rastlıyoruz. Bu anlatıyı kaleme alırken Hesse’nin yaşadığı ruhsal süreçler, ailevi sorunlar, kayıplar üstü örtük ve metaforlarla bezeli bir şekilde birer birer karşımızı çıkıyor. Hatta, zaman zaman düşsel sayıklamalara şahit oluyoruz. Hesse’nin bu kitabı yazdığı dönemde hem teorik hem de pratik anlamda “Jungian” psikanalizi deneyimlemesi bizlerin de bu anlatıyı okurken Jung’un geliştirdiği kavramlardan bağımsız bir okuma yapmamıza izin vermiyor.
İsviçreli psikanalist Carl Gustav Jung’un psikoloji dünyasına kazandırdığı önemli bir terim var: Arketip. Başlangıç modeli, yani ilk imge, ilk karakter ya da kalıp anlamına gelen bu terim, psikoloji literatüründe algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleyen, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanmaktadır. Arketipler, Jung’un ifadesiyle, kolektif bilinçaltının içerikleridir. Bir tür ilkel imajlar diyebileceğimiz arketipler, davranışlarımızı yönlendirir ve sanat eseri, mitoloji, masal ve efsane gibi kişisel veya kolektif üretimleri etkiler. Arketipler evrensel ve tarihsel olmalarına rağmen, bizim kendi bilinçaltımızın bir parçası olarak yer aldıklarında kişiselleşirler. Ayrıca Jung’a göre ruhsal bütünlüğümüzün görünmez ama ayrılmaz bir parçası olan “diğer yanımızı”, “karanlık kardeşimizi” sembolize eden gölge arketipi vardır. İşte Klein ve Wagner’deki karakterleri, özellikle bu gölge arketipi üzerinden okuyup anlamlandırabiliriz.
Gölge figürü edebiyatta sık görülen bir tema. Çünkü yazar, yaratıcı faaliyetlerinde ve konu seçimlerinde bilinç dışının derinliklerinden malzemesini çekip çıkarır; bunun karşılığında okuyucunun da bilinç dışını uyarır. Etkileyiciliğinin sırrı buradadır. Bilinç dışının imgeleri ve figürleri yazarın içinde yükselir ve güçlü mesajlarını, onları kendilerinden geçiren şeyin kaynağını bilmeyen diğer insanlara taşırlar. Gölge kendisini içsel ve sembolik bir figür içerisinde ya da dışsal dünyadan gelen somut bir figür içerisinde ifade edebilir. Birinci durumda, bilinç dışının malzemesi içinde, rüyayı görenin psişik özelliklerini kişileştirdiği bir veya birden çok rüya figürü şeklinde temsil edilir; ikinci durumda ise, bilinç dışı özelliklerimizden bir veya birden fazlasını çevremizde bulunan ve bu rolü üstlenmek için belirli yapısal özelliklere sahip olan kişilere yansıtırız. Onları bize ait özellikler olarak kabullenmeye gönüllü olduğumuzda, gölge özelliklerimizi yaygın ve kolay biçimde kendi içimizde algılarız; örneğin bir öfke patlaması yaşadığımızda, birden küfür etmeye ya da kaba davranmaya başladığımızda, istemediğimiz halde huzur bozucu davrandığımızda, örseleyici, rezil, korkak, kibirli veya vurdumduymaz olduğumuzda normal koşullarda dikkatli bir şekilde sakladığımız ve farkında olmadığımız, bastırdığımız özellikleri sergileriz. Karakterimizin bu özellikleri ortaya çıktığında artık onları göz ardı edemeyiz ve büyük bir şaşkınlık içinde kendimize sorarız; Bu nasıl mümkün olabildi? Gerçekten tüm bu özellikler, bu davranışlar bana mı ait? Bazen bir kurgunun içindeymişiz duygusuna kapılırız ve hatta bir yabancılaşma da hissedebiliriz. İşte Hesse de, anlatısında Klein’ın gölgesiyle sık sık karşılaşmamızı ve bu ikiliği görmemizi sağlıyor: “Doğrusu bunları yapan kişi olarak kendisini değil, bir başkasını, yabancı birini görüyordu gözlerinin  önünde, adı Klein olan, ama kendisi olmayan birini. Bu kişiyi mektuplar yakarken, mektuplar yazarken görüyordu, bir restaurantta otururken görüyordu ayrıca. onu –hayır, yabancı biri değildi, kendisiydi bu, bizzat Friedrich Klein idi– geceleyin yatakta yatan bir çocuğun üzerine eğilirken görüyordu. Yo, yo, başkası değil, bu onun ta kendisiydi!”

Jung’a göre iki tür gölge vardır. Birincisi “kişisel gölge” diye tanımladığı, kişinin yaşamının başlangıcından itibaren yaşanmamış olarak kalan ya da sadece güç bela yaşanan ruhsal özellikleri içerir. İkincisi ise “kolektif gölge”dir. Bu kolektif bilinç dışının diğer figürleriyle birlikte yer alır. Yani kişinin ruhsallığında hüküm süren özelliklerin arkasını, onun gizli antitezini simgeler. Bu iki tür de insan ruhsallığında kol kola vermişlerdir. Klein ve Wagner isimli karakterlerin tam da bu iki tür gölgeyi temsil ettiğini düşünebiliriz: “Bir aynaya ilişti gözü ve unutmuş şeyi aynadaki yüzünden okudu. Evet, biliyordu. Eskiden kendisinde yoktu bu yüz, bu gözler sonra, bu kırışıklıklar, bu renkler. Yeni bir yüzdü, insanın aklını başından alan bu telaşlı tiyatro oyununda bir ara bir cama yansımış, o zaman da yine dikkatini çekmişti. Kendi yüzü değildi bu, kendisinin o iyi, o sessiz ve biraz sabırlı yüzü, Friedrich Klein yüzü değildi. Kurda kuşa yem birinin yüzü, yazgısının yeni işaretlerle damgaladığı bir yüzdü, eskisinden biraz daha kocamış, biraz daha genç bir yüz, maskemsi ama yine de acayip şekilde yanıp tutuşan bir yüz. (…) Bir zaman Wagner’e ilişkin düşündüğü ve söylediği şeyler yüreğinin değil, aklının bir dışavurumuydu.” Hermann Hesse, anlatısında zaman zaman akışkanlığı ve hızı azaltıp, usulca gölgelerin içine sızmamızı da sağlıyor. Elbette karakterlerin gölgeleri, yazarın ve okuyucuların gölgesine uzanan bir rotada bilinç akışıyla ilerliyor.
Kitabın arka kapağında yer alan “Klein ve Wagner anlatısını yazdığı dönemde Hermann Hesse, kendi özel yaşamında girdiği bunalımla C. G. Jung’a başvurmuş, bu kitapta, bilinçaltının işleyişine ilişkin dönemi için henüz yeni olan psikoloji bilgileriyle desteklediği bilimsel bir teknik kullanmayı denemiştir,” ifadesine ufak bir itiraz yapmak istiyorum. Hesse, yaşadığı bunalım döneminde Jung’a değil, yazının başında da belirttiğim gibi Jung’un öğrencisi olan J. B. Lang’e başvuruyor. Jung’un ise fikirlerinden hayatının sonuna kadar etkilenmeyi sürdürüyor elbette.
Kısacası Hermann Hesse, Klein ve Wagner anlatısında kayıpları, ikircikli duygu durumlarını, karanlık taraflarımızı, yabancılaşmayı, bellek ve belleksizliği varoluşsal çatışmalarımıza usul usul ilikliyor.  Tüm bu zıtlık gibi görünen şeyleri bir bütünün içinde anlamdırmamızı sağlıyor.

 

Görsel: Alpay Aksayar

 

10 Adımda İlişkileri Mahvetme Sanatı

Bu yazım 8 Nisan 2017 tarihli Biamag’da yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/yasam/185240-10-adimda-iliskileri-mahvetme-sanati

Kişisel gelişim kitaplarıyla ilgili başım pek hoş değil. Kendilerini fazla indirgemeci, genelleyici ve lüzumsuz buluyorum. Yo yo arkasından konuşmuyorum yüzüne karşı da söylerim. Hatta vakti zamanında şöyle bir yazı yazmışlığım bile var.

Allah kütüphanelerimizi kişisel gelişim kitaplarından, bizleri de kişisel geliştiricilerden korusun.(Amin deyin!) Ama ne yalan söyleyeyim şu 10 adımda bilmem neyin formülü, 15 adımda bilmem neyin anahtarı tarzı listelere baya özeniyorum. Ne o öyle uzun uzadıya sıkıcı makaleler, yazılar filan.

Benim neyim eksik! Ben de yazacağım 10 adımlı bir şey.

Gerek çift ve aile terapisti olarak edindiğim seans deneyimlerinden, gerekse aldığım eğitim ve süpervizyonlardan ve en önemlisi de kendi yaşanmışlıklarımdan hareketle “10 adımda ilişkileri mahvetme sanatı” hakkında sizlere bazı maddeler yazmaya karar verdim.

Madem adımlı bir şey yazmak istiyorum tabii gönül isterdi ki “10 adımda mutlu ilişkinin sırrı”, “17 adımda aşkı muhafaza etmenin yolları” gibi şeyler yazayım. Şimdilik elimden bu kadarı geliyor, bununla idare edeceğiz ne yapalım.

Öncelikle bu yazacağım maddeler homoseksüel/heteroseksüel tüm ilişkiler için geçerlidir. Her bir madde farklı farklı kaynaklardan yüzde yüz test edilip onaylanmıştır yani gönül rahatlığıyla uygulayabilirsiniz. Yazdıklarım şiddetin, ciddi ekonomik sorunların ya da psikopatolojik bir durumun olmadığı optimal düzeydeki ilişkiler için geçerlidir.

Hazırsanız başlıyoruz…

1- Öncelikle her şeyi partnerinizle birlikte yapın. Bireyselliğinizi unutun. Arkadaşlarınız, ilgi alanlarınız, her şeyiniz ortak olsun. Asla kendinize ait bir alan yaratmayın ve bireyselliğinizi besleyecek hobilerden, arkadaşlardan, mekanlardan mümkün mertebe kaçının. Anca beraber kanca beraber.

2- Sürekli ilişkiniz hakkında konuşun. İlişkiye dair derin analizler yapın, varsayımlarda, öte yorumlarda bulunun. Birbirinize sık sık “şu an ne düşünüyorsun” diye sorun ve aldığınız cevapla asla yetinmeyin.

3- Geçmişte başka kişilerle yaşadığınız aşkları, ilişkileri ve mümkünse cinselliğinizi de işin içine katarak şimdiki partnerinize anlatın ve karşı tarafın da anlatmasını sağlayın. Ona ayrıntılı sorular sorun ve mutlaka cevap vermesini sağlayın, ısrarcı olun. İlişkiyi toksitlendirin.

4- Hayatın anlamını birbirinizde bulun. Birbirinizden gayrı her şey anlamsız ve saçma gelsin size. “Sen benim her şeyimsin”, “sen yoksan ben ölürüm” gibi ifadeleri dilinizden eksik etmeyin ve gerçekten de buna inanın. Unutmayın her şeyin başı inanmaktır.

5- Bireysel olarak yaşadığınız güçlüklerin faturasını mutlaka ilişkiye çıkarın ve hatta ilişkiye yorun. Asla bireysel sorunlarınızı çözmeye çalışmayın ne de olsa büyüyünce geçer.

6- Günde birden fazla defa telefonda konuşun ve sürekli SMS ya da WhatsApp’tan mesajlaşın. Bunlar zaman zaman yetmeyebilir, o zaman da bulunduğunuz yerin konumunu gönderin, sosyal medyadan birbirinizi sürekli “stalklayın”, günde birden fazla defa görüntülü konuşma gibi eylemleri mutlaka hayatınıza sokun.

7- Cinselliğiniz kötüyse bunu hiç dert etmeyin ve asla destek almaya çalışmayın. Nasılsa kendiliğinden düzelir diye düşünün ve ipin ucunu kaçırın -ki kimse tutamasın.

8- Sürekli birbirinizin zihnini okumaya çalışın, sık sık da küsün birbirinize. Hissettiğiniz duyguları asla paylaşmayın, paylaşırsanız da mutlaka karşı tarafı suçlayın ve yargılayın.

9- Evliliği mutlu bir son ya da güzel bir peri masalının başlangıcı olarak görün. Bol bol evliliği idealize edin, sonuca odaklanın ve süreci alabildiğine ıskalayın.

10- Köken ailelerinizi işin içine mutlaka katın. İlişkide ne yaşanıyorsa ailelerinize hemen yetiştirin, sürekli onlara danışın, onların fikirlerini alın, özellikle onların ilişkinize dair olumsuz düşüncelerini içselleştirin.

11- Asla bir psikoterapistten destek almayın, hatta bunu aklınızdan bile geçirmeyin. Bir psikoterapistin size asla yardım edemeyeceğini ve hepsinin para tuzağı olduğunu düşünün.

Düşündünüz mü?

Şimdi mutfağa gidin ve en sevdiğiniz iki bardağa soğuk su doldurun. Birini siz için, diğerini de partnerinize verin. Afiyet olsun. İlişkinizi mahvetmeyi başardınız.

Darısı önünüzdeki başka ilişkilerin başına. Yeni ilişkiye kadar ağlamayı, isyan etmeyi, birbirinizi suçlamayı, yasınızı tutmayı ihmal etmeyin.

Evet sonunda 10 adımlı bir şey yazabildim; aslında 11 adım oldu ama çaktırmayın. Yazıyı baştan sona okudum da çok uzun cümleler kurmuşum, elalem bir cümlelik şeyler yazıp bütün dünyayı kurtarıyor.

Ben en iyisi yine makalelere, uzun yazılara döneyim. Herkes bildiği işi yapsın. Ama bu yazdıklarımı da zihninin bir yerine bıraksın, belki bir gün lazım olur.

Psikanalizin sadece divan üzerinde çakılı kalmadığının kanıtı

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Mart 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/psikanalizin-sadece-divan-uzerinde-cakili-kalmadiginin-kaniti

Narsisizm kavramının, özellikle psikanaliz kuramında oldukça işlevsel ama aynı zamanda tartışmalı bir yanı var. Tartışmalı kısmı narsisistik olanın, narsisistik olmayandan ayrılmasındaki güçlük; başka bir deyişle belirsizlik. İşlevsel kısmı ise narsisizmin sadece bir tanı kategorisinde değerlendirilemeyeceği, yalnızca psikopatalojik bir düzeye indirgenemeyeceği, insanı ve insanın yaratma gücünü anlamlandırmada oldukça geniş açılımlar sağlaması ve insanın varoluşuna dair önemli bir anahtar kavram olup bambaşka düşünce rotaları sunmasıdır. Bu kavramın türlü bakış açılarına, çok yönlü felsefi açılımlara entegre olabilmesi de, kendisinin oldukça elastik bir kavram olduğunu düşündürüyor.

Narsisizmin adını aldığı mitolojik öyküyü kısaca hatırlayacak olursak… Kendisine âşık olanları umursamayıp onların aşklarını karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne erir, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda “eko” dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Yine günlerden bir gün av peşindeki Narkissos susar ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzünü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir, yerinden kalkamaz; kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. Ancak öyle bir aşktır ki bu; uzanır ama dokunamaz, dokunur ama sevemez. O şekilde orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir; tıpkı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

Niyetim narsisizmi bir yere indirgemeye çalışmak değil ancak zihnimden şöyle bir soru geçiyor: Narsisizm bir hastalık mı, yoksa yaratıcılığı besleyen bir davranış biçimi midir? Kuşkusuz ikisi de değil ve aynı zamanda ikisi de…

Sigmund Freud’un 1914 tarihli “Narsisizme Giriş” makalesinin yayımlanışının yüzüncü yıldönümünde Galatasaray Üniversitesi, Lyon 2 Üniversitesi ve  Psike İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği tarafından 2014’te “Narsisizm ve Yaratıcılık” başlığı altında bir sempozyum düzenlenmişti. İşte bu sempozyumda sunulan makaleler, yayına Nilüfer Erdem’in hazırladığı Narsisizm ve Yaratıcılık kitabında bir araya getirilerek okurlara sunuldu. Söz konusu makalelerde çeşitli sanat eserleri ve sanatçılar üzerinden narsisizmin yaratıcılıkla etkileşimi, yaratıcılığın sağaltıcı etkisi Türkiye’den ve yurt dışından gelen psikanalistler tarafından inceleniyor. Fransızca metinlerin çevirisi ise Sırma Palademir’e ait.
Örneğin Bella Habip, ağır narsisistik patolojinin ön planda olduğu bir edebiyat örneğini, Hermann Melville’in Kâtip Bartleby’si üzerinden edebiyatın onarım ve yaşam veren işlevlerine dikkat çekiyor. Nami Başer de, “Narkoz’dan Narkissos’a” başlıklı metninde Narkissos imgesini ve Freud’un metnine gelene kadar katettiği yolu, sanat ve felsefe tarihi bağlamında ele almış. Freud’un metnini bir anlamda hazırlayan 19. yüzyıl düşünce ve sanat iklimini betimleyen Nami Başer, Ovidius’tan Stéphane Mallarmé, André Gide ve Marcel Proust’a kadar uzanan geniş bir dönemi takip ediyor ve özellikle de Rousseau’nun “Narkissos ya da Kendi Kendinin Sevgilisi” metninde odaklanıyor. Yavuz Erten ise, “Çöküşün Yarattığı Narsisistik Yaralanma ve Ahmet Hamdi Tanpınar” başlıklı metninde Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını çözümleyerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybı üzerinde yükselen Cumhuriyet’in narsisizm sorunsalını irdeliyor. Kitapta ayrıca Suat Derviş’in Fatma’nın Günahı isimli romanıyla, Hans Christian Andersen’in Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla, Fernando Pessoa’yla, Cahide Sonku’yla, Pina Bausch’la, Shakespeare’le de karşılaşıyoruz.
Pınar Limnili Özeren, sempozyumun açılış konuşmasını oluşturduğu “Yaratıcılığın Kökenleri ve Narsisizm” başlıklı metninde narsisizmin dinamiklerine ilişkin şunları ifade etmiş: “Kişinin kendi nesneleriyle kurmuş olduğu ilişkilerdeki güçlükler, yoksunluklarla şekillenen bilinçdışı düşlemleri sanat yapıtı yoluyla bir temsil alanı bulur. Bu noktada narsisist bireyin yoksunluk ve buna eşlik eden saldırganlıkla örülü iç dünyasını düşünecek olursak yaratıcı eylem bir onarım olduğu kadar, aynı zamanda bir hayatta kalma çabasıdır.” Ve Özeren, sorularıyla okuyucuyu başka bir açıdan düşünmeye sevk ediyor: “Narsisist kişinin yaratmaktan başka çaresi yok mudur? Yaratamayan narsisist kişilere ne olur? Yaratıcılığını, güzelliğini ya da hayranlarını kaybeden bazı sanatçıların içsel iyi nesnelerini bir kez daha kaybettikleri için yıkıcılıklarıyla baş edemediklerini, hatta ölümü tercih ettiklerini hatırlayabiliriz.”
Kitap, teorik bir düzeyde kalmamasıyla, Türkiye’den ve dünyadan çok geniş bir yelpazede doyurucu örnekler sunmasıyla narsisizm gibi karmaşık bir konunun pratik anlamda da etraflıca düşünülüp anlaşılmasına hizmet ediyor. Kitabın dili akademik jargondan uzak, oldukça açıklayıcı ve sistematik bir şekilde örülmüş. Ayrıca kitap, psikanalistlerin çeşitli sanat eserlerine yaptığı psikanalitik çözümlemelerle ve bu eksende yaratıcılığa kafa yormasıyla psikanalizin sadece divan üzerinde çakılı kalmadığının da önemli bir kanıtı.

 

Görsel: Seda Mit

Bırak Demini Alsın Biraz

Bu yazım 19 Mart 2017 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar ekinde yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/birak-demini-alsin-biraz-151584.html

“Şimdi o adam yine hayatıma girse bu sefer kıskanmam” diyorsun. “O ilişkiyi onu kıskanarak bu denli mahvetmezdim” diyorsun. Ama kıskanmamayı o adamı kıskandın diye anlıyorsun.

“Şimdiki aklım olsa üniversite tercihlerini yaparken o bölümü yazmazdım” diyorsun, halbuki o bölümün zorluğunu o bölüme girdiğin için biliyorsun.

“O arkadaşımın kalbini boşuna kırmışım” diyorsun. Bu yalnızlığı yaşamasaydın, o arkadaşının kalbini yine kırardın biliyor musun.?

“O kadın hayatımdayken keşke bu kadar yalan söylemeseydim” diyorsun. O kadın seni yalanların yüzünden terk etmeseydi, yalan söylememen gerektiğini asla fark etmeyecektin, bilmiyorsun.

“Kedisiz bunca yıl nasıl yaşamışım” diyorsun, kedin olduktan sonra bunu anladığını unutuyorsun. Şimdiki aklınla önceki aklın savaşı bu.

Ve bu savaşın kazananı asla yok.

O zamanın gerçekliği, o zamanki sen, o zamanki şartlar başkaydı, şimdi başka…

Şimdiki aklınla o yaşadıklarını yaşamayacaktın zaten.

Bunları önceki aklınla yaşamasaydın, şimdiki aklın diye bir şey olmayacaktı.

“Annem beni yetiştirirken ne çok hatalar yaptı” diyorsun.

“Babamdan ne çok çektim, bu adam sonradan böyle sakinleşti” diyorsun.

Çocukluğunun anne babasıyla şimdiki anne babanı karıştırıyorsun birbirine.

Tıpkı önceki senle şimdiki seni birbirine karıştırdığın gibi.

Çocukluğunun anne-babasıyla olan kavganı, şimdiye sürüklüyorsun.

Annen baban da o uzun yıllar önce bıraktığın insanlar değil, bilmiyorsun.

Geçmişine gerekirse öfkelen, bağır, çağır ama sonra oturun 2 tek atın birlikte. Anlamaya çalışın birbirinizi, sarılın ve sonra dostça ayrılın. Alma geçmişinin ahını. O ahı lanete çevirme. Velev ki çevirdin, o lanetin hayatına bağdaş kurmasına izin verme. Canım John Berger’in şu lafını da yaz bir yere; “Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.”

Günler bile hep cumartesi değil, sen nasıl aynı sen olarak kalabilirsin ki…

Düşüncen değişiyor, hayat değişiyor, önceliklerin, duyguların değişiyor.

Ya hiç bir şey değişmeseydi. İşte o zaman hapı yutmaz mıydık bir düşün.

Evet yıllarını geçirdin o adamla. Nasıl da arkasına dönüp bakmadan gitti.

Evet o kadınla çocukluk arkadaşıydınız siz, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmezdi. Ve şimdi yanında yok, üstelik nasıl da eften püften bir sebeple yok.

Evet canın ciğerindi o senin ve nasıl da kırdı kalbini, en zayıf yerinden vurdu seni.

O marketten aldığın süt var ya hani üzerinde son kullanma tarihi yazan. Hah işte ilişkilerin de son kullanma tarihleri var, ne yazık ki üzerlerinde yazmıyor, zamanla anlaşılıyor.

Eğer bu son kullanma tarihini es geçersen sütten zehirlendiğin gibi o ilişkiden de zehirlenirsin, bunu biliyorsun değil mi?

Hırpalama kendini, yorma kalbini.

Öp o hatalarını, deneyimlerini, geçmişindeki her şeyi..

Seni şimdiki sana taşımış diye teşekkür et onlara. Şimdiki seni de sev bi zahmet.

Kendinden başka neyin var ki… Bir sürü şeyinin var olduğunu düşünüyorsun belki ama onlar sen olmadan çok anlamsız değiller mi?

Bak önüne. Devam et. Bekleme yapma geçmişinde.

Geçmişinin bir bekçiye ihtiyacı yok.

Bazen hayatın duruyormuş gibi geliyor ya.

Sanki hayatında hiçbir şey olmuyormuş gibi. Söyleyecek sözün bitmiş gibi. Bakacak gökyüzü tükenmiş gibi.

Beklediğin o iş teklifi bir türlü gelmiyor, o kadın ya da o adam hayatına bir türlü girmiyor, sen sanki hep yerinde sayıyormuşsun gibi geliyor ya.

Hayat durmuyor aslında. Deri değiştirmen, kabuk değiştirmen için alan yaratıyor sana.

Demlenmen için fırsat tanıyor. Biraz sessizlik sunuyor. Az sabretsene.

Sallama çay gibi olsaydın daha mı iyiydi?

Demini çekmeden sırf o çayı içmiş olmak için içseydin.

Demlendir deneyimlerini, zamanını, kendini.

Demini al. Bak o zaman kendine doyamayacaksın.

Öyle kendini iyi hisset diye değil bu lafım, kafiye olsun diye hiç değil.

Hayatının rehavetini alacak o demlenmiş halin göreceksin.

Edebiyat ve Psikanaliz

Bu röportaj 18 Mart 2017 tarihli Habertürk Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

http://www.haberturk.com/yazarlar/gulenay-borekci/1430475-edebiyat-ve-psikanalizin-firtinali-evliligi

Edebiyat ve psikanalizin fırtınalı evliliği

Psikanalizin kurucu babası Sigmund Freud hayatı boyunca tek bir ödül almış; büyük Alman şairin adına verilen Goethe Ödülü. Bunu psikoterapist Tuğçe Isıyel’den öğreniyorum. Bir süredir “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” atölyeleri düzenleyen Isıyel, psikanalizin edebiyatla kuvvetli bağlarını, ikisinin de dönüştürücü etkileri olduğunu hatta ‘bibliyoterapi’ yani kitaplarla tedavi gibi bir disiplinin de doğduğunu anlatıyor.

PSİKANALİZ

Ağırlıklı olarak yetişkinlerle ve çiftlerle çalışan psikoterapist ve psikolojik danışman Tuğçe Isıyel’in edebiyatla ilişkisi kuvvetli. Ve birkaç yıldır “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” atölyeleri düzenliyor. Mart ve nisan aylarında üç yeni atölye açılacak, tavsiye ederim… “Psikanaliz, bir tedavi biçimi olmasının yanı sıra bir düşünme biçimidir de” diyor Tuğçe. “Ben psikanalist değilim, psikanalizi bir düşünme biçimi olarak kullanıyorum. Edebiyat da bu durum için çok elverişli bir alan. Atölye kapsamında bilinçdışı, rüyalar, savunma mekanizmaları, aktarım ilişkisi, id-ego-süper ego, kastrasyon, narsisizm gibi psikanalizin temel kavramları üzerinde durup, metinleri psikanalitik bir bakışla irdelemeye çalışıyoruz. Aynı zamanda yazar ile eseri arasındaki psikodinamik faktörleri, bilinçdışının metin üzerinden işleyişini görmeye çalışıyoruz” diyor. Bir sonraki sorum, “Kimler bu atölyeden yararlanabilir?” oluyor. Cevap: “Bir edebiyat metnindeki olayları, durumları, kahramanları okumakla yetinmeyen; daha ötesini merak eden ya da sadece psikanalizle tanışmak isteyen herkes.” Buradan devam ediyoruz…

“Psikanaliz, divanın dışında kalan zamanını edebiyatta, kitap sayfalarının arasında geçirmeyi hep çok sevdi…” Psikanaliz ne buldu kitaplarda?

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a “Sizin ustalarınız kimlerdir?” diye sorulduğunda, Freud kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. 70. doğumgünü kutlamalarında Freud, “Bilinçdışının Kâşifi” unvanıyla takdim edilince, bu unvanı reddeder ve şöyle der:

“Ozanlarla filozoflar bilinçdışını benden çok önce açığa çıkarmışlardır. Benim açığa çıkarmış olduğum şey ise, bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel bir yöntemdir.” Freud, hayatı boyunca tek bir ödül almış; 1930 yılında verilen Goethe Ödülü… Tüm bunlar Freud’un ve haliyle psikanalizin edebiyatla nasıl iç içe olduğunu gösteriyor. Freud’a göre bilinçdışı, sanatçıların yaratma ediminde ihtiyacı olan ilhamın da çok önemli bir kaynağı. Yani bilinçdışı; edebiyat ve psikanalizi buluşturan kavramların başında geliyor.

Nasıl bir ilişki var psikanalizle edebiyat arasında?

Edebiyat da psikoterapi de içsel çatışmaların çözümlenmesiyle ilgilenir. Her iki durumda da sembolleştirme ve yer değiştirme mekanizmaları kullanılır. Ve metaforların zengin katkısını görebiliriz. Freud, psikanalizi antik tragedyalarla, Shakespeare’in, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla desteklemiş. Örneğin Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus, psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yapmış. Flaubert’in histerik karakterlerinin, Freud’un 1895’te yayımladığı “Histeri Üzerine Çalışmalar” başlıklı eserini epey beslediği de söylenebilir.

Edebiyat da bir terapi biçimi sayılabilir mi; iyileştirir mi?

Her sanat dalı gibi edebiyatın da sağaltıcı bir tarafı var. Sabit Fikir Dergisi’ne “Edebiyatın İyileştirici Gücü” başlıklı bir yazı yazmış, ‘bibliyoterapi’ kavramından bahsetmiştim. Doğru zamanda doğru bireyle doğru kitabı buluşturarak kişinin duygusal sorunlarının anlaşılabilmesinde, yaşama uyum sorunlarının ele alınmasında kullanılan bir tedavi yöntemidir bibliyoterapi. Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak, bunu sembollerle, metaforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek edebiyatın işi. Yazmak, zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek sayılabilir. Buna eşlik eden okuyucu da yazarla, karakterlerle özdeşleşerek kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini anlamlandırır.

Psikanaliz hangi yazarları seviyor?

Kendisini kendisine ve dolaylı olarak da okuyucusuna içtenlikle açan; hayatla, kendisiyle, var oluşuyla derdi olan ve bu derde kalemini iliştiren tüm yazarları sevdiğini düşünüyorum.

Shakespeare, Dostoyevski tamam ama kötü bir edebiyat örneği de “anlamaya” yarar mı?

“Kötü” derken neyi kastettiğiniz önemli. Ben kişisel olarak, çok ciddi teknik sıkıntılar yoksa, edebiyat eserlerini iyi-kötü şeklinde ayırmıyorum. Yazar, okuyucusunu bir yolculuğa davet eder. O yolculuğa çıkıp çıkmamak bize kalmış. Yolculuk beklediğimiz gibi geçmeyebilir. Bunun yazardan ya da kendimizden kaynaklanan türlü sebepleri olabilir. Veya o anda böyle bir yolculuğa ihtiyacımız yoktur, önceliğimiz başka bir şeydir. Başka biri içinse bu belki de hayatının en muhteşem yolculuğu olacaktır. Bir edebiyat metnini sevmemiş olabiliriz, yazara ya da yarattığı karakterlere yakın hissetmemiş olabiliriz… Elbette bunun tersi de mümkün; kendimizi bir karaktere yakın hissetmiş, ona acımış ya da âşık olmuş hissedebiliriz. Yahut kitabı okuduğumuz an unutabilir, bir türlü bitiremeyebiliriz… Psikanalitik okuma önce kendi içimizde başlar. Ve okuduğumuz çoğu şey yazarın ruhsal süreçlerinden bağımsız olmadığı gibi, okuyucu olarak bizim kendi ruhsal süreçlerimizden de bağımsız değildir.

‘BİR YERDE İNSAN VARSA ORADA BİLİNÇDIŞI VARDIR’

Psikanaliz edebiyatı resimle veya müzikle aldatır mı? Demek istediğim diğer sanat dallarıyla da ilişkisi var mıdır?

Bir yerde insan varsa, orada bilinçdışı da vardır. Bilinçdışı psikanalizin ana malzemesidir. Resim, müzik, mimari, politika, moda… Bu alanların hiçbiri insandan yani bilinçdışından ayrı düşünülemez. Psikanaliz bilinçdışının olduğu her yere burnunu sokabilir. Burnunu soktuğu yerde ise iyi koku almakta üstüne yoktur.

Diyelim ki atölyenize katıldım. Oradan nasıl bir değişiklikle çıkarım?

Bir edebiyat metnini okurken artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir… Tercihen biraz kafanız karışmış ya da basitçe farklı bir görüş açısı kazanmış olarak çıkabilirsiniz.

Hangi metinleri inceliyorsunuz?

Türk edebiyatından eserler seçiyor, bir öykü, bir mektup, bir roman inceliyoruz. Bazı gruplar bireysel ya da kolektif olarak bir eseri inceleyip ortaya bir ürün koymak istiyorlar. Atölye bittiğinde de katılımcılarla bağlantımız sürüyor. Yazdıkları incelemeleri edebiyat dergilerine, edebiyat sitelerine gönderiyoruz. Örneğin atölyeye katılan bir grup Sadık Hidayet’in “Kör Baykuş”unu inceledi ve o yazı Varlık Dergisi’nde yayımlandı.

Aynı zamanda çift terapistisiniz. Bu, bir edebiyat metnini yorumlarken bakış açınızı nasıl etkiliyor?

Seanslarımda çoklu gerçeklikle çalışıyorum. Gerçekliğin lineer bir düzeni yok, mutlaka geçmiş, şimdi ve gelecekle bağlantılı. Kişiler ilişkilerine, geçmiş deneyimlerinin tortularını taşıyorlar. Kişilerin olayları algılayış tarzları farklı. Anın gerçekliği ve çiftlerin ilişkideki duygusal pozisyon alışları benim için önemli. Terapide odaklandığım şeylerin başında bu geliyor. Edebiyattaki karakterleri, kurguyu anlamaya çalışırken de önemli bir araç oluyor. Danışanla olmak ve edindiğimiz yeni deneyimler yoluyla gelişmesini, dönüşmesini sağlamak çok kıymetli. Benzer bir süreç bir kitabı okuma serüveninde de olabiliyor. Başarılı bir psikoterapi sürecinde olduğu gibi, bir kitabı bitirdiğimizde de kendimize dair bir şeylerle karşılaşıyorsak, ne mutlu bize.

Psikanaliz, dünyayla aramızdaki fırtınayı sakinleştirir mi?

Psikanaliz nedir, ne işe yarar?

Psikanaliz: Ruh çözümlemesi. Ruhsal işleyiş süreçlerimizi inceleyen bir bilim dalı, aynı zamanda ruhsal sorunlarımız, arayışlarımız konusunda etkili bir tedavi tekniği. Bir bakıma insanın kendisini kendisinden yeniden yaratması… Ana malzemesi, ‘bilinçdışı’.

Bilinçdışı nasıl oluşur?

Bastırma yoluyla… Yüzleşmek istemediğimiz anılarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, travmalarımızı, arzularımızı bastırıyoruz. İşte psikanaliz dediğimiz pratiğin merkezinde de bilinçdışına itilmiş olanın bilince çıkarılması var. Psikanaliz sayesinde iç dünyamızda olup bitenler arasındaki bağlantıları ve bunların yaşamımızdaki olaylara, ilişkilere, tekrar eden sorunlara ve içinden çıkamadığı durumlara nasıl sebep olduğunu görmeye başlıyor; içgörü kazanıyoruz.

Peki dünyayla aramızdaki fırtınayı sakinleştirir mi?

Bu süreç başlangıçta kendimizle ve dünyayla aramızdaki fırtınayı artırsa da, fırtına bir süre sonra diniyor. Daha güzeli, fırtınanın ne zaman geleceğini anlamamızı sağlayacak bir öngörü yaratıyor.

Kendine Ait Bir Yol

Bu yazım 5 Şubat 2017 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar ekinde yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/kendine-ait-bir-yol-145742.html

“Rota oluşturuldu.”

“80 metre sonra sağa dönün.”

Uzun bir süredir araçlarda +1 kişiyiz.

“400 metre sonra çıkış, sola dönün.”

Bize gideceğimiz yere göre sürekli komutlar veren bir erkek ya da kadın sesi yolculuklarımıza eşlik ediyor.

“600 metre sonra hafifçe sağdan devam edin.”

Bu sesin bir nebzeye kadar işimizi kolaylaştırdığı kesin.

“300 metre sonra sola dönün ardından sağa dönün.”

Geçtiğimiz yaz birkaç arkadaşımla kısa bir seyahate çıkmıştım.

“200 metre sonra sola dönün.”

Varacağımız yeri cep telefonlarımızdaki haritada takip etmekten, sapağı kaçırma kaygısından, manzaraya, etrafta olan bitene ne kadar dikkat edebildik bilmiyorum. Ne gördük o yol boyunca hatırlamıyorum.

“Varış noktasına mesafe 300 metre.”

Bu tavrımızın temellendiği birkaç nokta var elbette. Varacağımız yere bir an önce varmak, mümkünse kaybolmamak, yolu şaşırmamak, yol boyunca karşımıza çıkabilecek olası sürprizleri ve riskleri en aza indirgemek.

“2 kilometre düz devam edin.”

Kaybolmaktan hiç korkmadığımız kadar fazla korkuyoruz sanki.

Yolda kaybolmak bunun en somut örneği.

Kaybolma riskinden kurtularak, kaybolunca elde edeceğimiz şeyleri de kaybediyoruz.

Bir de kendi içimizde, kendi hayatımızda kaybolma durumu var.

Bu kaybolmayı engellemek için de navigasyon cihazından fırlamış sesin türevlerine ihtiyaç duyabiliyoruz hayatımız boyunca.

Birileri bizim için bir rota oluştursun ve kaç metre sonra nereye sapacağımızı, nereden döneceğimizi söylesin.

Ama tabii önemli bir fark var, insanın yolu bir şehrin yolundan çok daha karmaşık, çok daha bilinmez. Bu yüzden navigasyon türevlerinin yanılma payı oldukça yüksek.

Her yaşam öyküsü biricik.

Çünkü hepimizin ruhsal mayası başka. Hepimiz başka başka yaşantılardan, başka geçmişlerden, başka aile kökenlerinden geliyoruz hayata. Hepimiz farklı beklentilerin, farklı hayallerin ürünüyüz.

Her birimizin kendi hayat deneyimindeki zaafları, tıkanıklıkları, avantajları, dezavantajları, öncelikleri, beklentileri, krizleri ve bunlara ilişkin geliştirdiği çözüm yöntemleri çok farklı.

Hepimizin yolda yürüme hızı, mola sıklığı bambaşka.

Bu yüzden bizden daha iyi kimse bilemez hayatımızdaki rotayı nasıl oluşturacağımızı ve o rotada nasıl ilerleyeceğimizi.

Hiç kimse sen olamaz, kimse de ben olamaz.

Birbirimize yollarımızda eşlik edebiliriz elbet ancak birbirimizin yolunu kendi yolumuzcasına biçimlendiremeyiz.

Bu herkesin kendi yolu. Ve hepimizin yolu kendine!

Bu yolda ilerlerken navigasyon cihazına niçin ihtiyaç duyduğumuzu biraz sorgulayalım.

Nedir bizi korkutan?

Rotadan çıkarsak ne olur? Kaybolursak? Yolları karıştırırsak? Duvara toslarsak?

Başka bir yere gitmek isterken bambaşka bir yerde kendimizi bulursak? Ve yeni vardığımız bu yer diğerinden bambaşka pencereler açarsa hayatımızda.

Ne olur? Geç mi kalırız bir yere? Eğer öyleyse bu ne acele?

Kaybolmak yolun şanındandır.

Ve her kayboluş başka bir keşiftir aslında.

“Gerçek yolculuk geri dönüştür” der Ursula Le Guin, Mülksüzler romanında.

Biz de kendimize dönüp, tüm kalbimizle kendi yolumuza inansak. Yön duygumuza güvensek.

Kendimizi serbestçe sadece kendi yolumuza bıraksak.

Kendi kaybolma sanatımızı icra etsek.

Kaybolmazsak gerçek manada kendimizi bulmak nasıl mümkün olabilir ki?

Peki ya kendimizi kaybetmezsek, kendimizi bulmanın başka bir yolu var mı ki!

Bütün kavşaklarıyla, otobanıyla, köprüleriyle, çıkmaz sokaklarıyla, meydanlarıyla kabul etsek kendi yolumuzu. Bir yere hızlıca varmaya çalışmadan yolda karşımıza çıkanlara biraz daha dikkatle baksak. Belki bu dikkatle baktıklarımız yolda bize güç verecek, hatta tabela işlevi görecek şeylerdir.

Navigasyon cihazı, sadece bir metafor değil sevgili okuyucu.

Araçlarımızda da sustursak ya bazen navigasyonun şu itici sesini.

İstediğimiz bir müziği koyup, sezgilerimize kulak verip merak ettiğimiz başka yollara sapsak.

Yolun keyfine varsak.

Aradığımız sokağı bulmaya çalışırken de cebimize koysak o haritasını açtığımız telefonu.

Oraya buraya bakına bakına bulsak o sokağı.

Köşede tüylerini yalayan kediyi, mendil satan çocuğu, el ele tutuşan yaşlı çifti, çay molası veren esnafı es geçmesek.

En kötü kayboluruz ya da yoldan çıkarız ve bu düşündüğümüzün aksine belki de en kıymetli şeydir.

“Rotadan çıktınız.

Rota yeniden oluşturuluyor. “

Umut Market

Bu yazım 21 Ocak 2017 tarihli Biamag’da yayımlanmıştır.

http://m.bianet.org/biamag/yasam/182878-umut-market

Uzun süredir çiçek açmıyor menekşem. Yerini sevmediğini düşünüp aldım diğer pencerenin kenarına koydum. Orayı hiç sevmedi, yaprakları da değişik oldu bu sefer, büzüş büzüş. Bir arkadaşım “su dengesini iyi yapman gerek hatta toprağını da değiştirmeyi deneyebilirsin“ dedi. Gittim toprak almaya. Almışken yeni de bir saksı alayım dedim. Değişiklik olsun dedim menekşeye, sıkılmıştır hep aynı saksıda belki. Ben çiçek olsam sıkılırdım mesela. İnsan sürekli aynı tabakta ömrünün sonuna dek yemek yiyemez değil mi! Sürekli aynı kıyafetle de dolaşamaz. Sıkılır yani. Sıkıntı diye bir şey var şu hayatta. Bazen duvarlara bakınca bile geçmiyor. Yatağın sürekli aynı tarafında yatınca da sıkılırsın. Sağında yatıyorsun diyelim arada sola geçmek gerekir. Oradan da bakmak gerekir  tavana, kapıya, yanındaki adama, kadına…

Neyse konu dağılmasın, menekşe diyordum. Valla bana mısın demedi yine. Aynı suratsızlıkla devam ediyor hayatına. E ben de kendi haline bıraktım sonunda. Kendi haline bıraktım dediysem yok saymıyorum elbette onu. Arada konuşuyorum kendisiyle. Çiçeklerle konuşmaya biraz erken başlamış olabilirim. Kendi kendime konuşmaktan iyidir.

Menekşeye kaptırdım gidiyorum, aslında daha mühim başka bir mesele var.

Lahanaların hiç tadı yok bu sene. Geçen alayım dedim kapuska yapacaktım zeytinyağlı şöyle biraz da acılı olsun dedim. Anneannemin kulakları çınlasın çok güzel yapar. Hele lahana dolmasını.

Ayol sanki laboratuarda üretmişler bu lahanaları. Bu ne tatsızlık! Biraz baharat filan katınca daha yenilebilir bir hale geldi neyse ki. Yanına da yoğurt aldım. Zaten bana göre yoğurdun güzelleştiremeyeceği hiçbir şey yok.

Bizim market Çatalca’daki bir çiftlikten getiriyor yoğurtları. Nasıl taze, nasıl lezzetli.

Benim kedi de çok seviyor. Kocaman bir kase yoğurt koy önüne yer. Balık yemez ama. Niye? Çünkü biraz değişik.

Kediler çok acayip varlıklar. Bak benimki evden çıkacağımı anladığı zaman geliyor kapının önüne, kendisini yere atıp açıyor göbeğini. Seveyim onu diye. Yahu evden çıkacağım vakti mi buldun kur yapacak.

O gün de spor ayakkabı almaya gidecektim kendime. Niye “gidecektim” dediysem. Gittim işte. Aldım da. Şimdi markasını söylemeyeyim reklam olmasın. Hem de baya uygun bir fiyattaydı. Yılbaşından sonra indirime girdi çoğu yer. Bazı mağazalar hiç girmiyor indirime ama! Ne özgüven onlarınki de. Gerçi çok da kaliteli ürün yapıyorlar. Varsın girmesin indirime. Helali hoş olsun o para. Bak kaliteli ürün çok önemli. Gerekirse bir tane olsun ama kaliteli olsun.

Neyse o spor mağazası indirimdeydi ama. İyi oldu benim için. Devir ekonomi devri azizim. Çok da rahatlar. Sabahları kilometrelerce yürü, çok da güzel uyum sağlarlar, gıklarını da çıkarmazlar. Canım spor ayakkabılarım. Sabah yürüyüşü çok iyi geliyor. İnsan baya açılıyor. Yürüyüşten sonra çok da güzel bir kafe keşfettim. Çayları çay gibi kokuyor valla.

Eskiden taş çatlasa 7-8 tane kafe vardı bizim mahallede. Gelen gideni tanırdı, giden de geleni. Çaylar da her zaman çay gibi kokardı. Şimdi neredeyse bir sokakta 8 tane cafe açıldı. Çok hoş dizayn edilmiş yerler allah için. Ama tıkış tıkış masalar, çayları kahveleri de birbirinden beter. Kimin girip çıktığı da belli deği.

Ama tek tük de olsa dışı gibi içi de güzel yerler çıkabiliyor insanın karşısına.

“Dışı seni içi beni yakar” demiş ya eskiler. Bak çok doğru bir laf. Hiçbir şey vallahi göründüğü gibi değil. Bu sosyal medya çok süslü gösteriyor her şeyi. Elalem birbirinin hayatına özenip özenip duruyor. Sosyal medya mutluluğu diye bir şey var artık. Yahu mutluluğun fotoğrafı olmaz ki. Mutluysan fotoğraf çekmeyi düşünmezsin zaten. Ordasındır yani. Fotoğraf kimin aklına nasıl gelsin. Ben mesela hep canımın en sıkıldığı zamanlarda fotoğraf paylaşıyorum. Can sıkıntısı pek mühim mesele zaten yukarıda da bahsettim. Tekrar temcit pilavı gibi ısıtmaya gerek yok, daha soğumamıştır bile.

O değil de bu sene iyi kış yaptı. Diz boyu kara ulaştık resmen. Belediye de fena çalışmadı hani. Ara sokakları filan çok muntazam bir şekilde tuzladılar. Ama yine de 3 gün kar tatili oldu. Ohh mis! Tatillerin en güzeli. Öğrenciler de öğretmenler de iyi dinlendi. Önümüzdeki hafta kar yine geliyormuş diyorlar. Yine tatil olur mu acaba! Evlere çekilip iyi kitap okuduk. Bak kitap dedim de geçen yeni aldığım bir kitabı arkadaşıma ödünç vermiştim. Daha kitabın kapağını açmadan yani. Peki arkadaşım ne yapmış? Tükenmez kalemle altını çize çize, kitabın orasını burasını kıvıra kıvıra okumuş bir de utanmadan kitaptaki bir sayfanın fotoğrafını çekip instagrama koymuş. Ben şoktayım tabi. Kitap okumanın da bir adabı var yani. Hele başkasının kitabını okumanın. Bir de kitap konusunda ne kadar hassas olduğumu beni tanıyan bilir. O tanıyamamış demek ki. Ben de onun bu denli hoyrat olduğunu bilememişim. Hoyratlık çok feci bir şey. Kitaba kıymet vermeyen hiçbir şeye  kıymet vermez ben sana diyim.

***

Sıkıldınız mı? Çok mu uzattım?

Özledim de ondan.

Neyi mi özledim?

Gündelik hayatın dertleriyle meşgul olmayı, havadan sudan konuşabilmeyi.

Havadan sudan!

Önemsiz bir şey gibi mi geliyor böyle yazınca? Dünyanın en önemli şeyi halbuki.

Dünyanın en ferah, en dingin, en barışçıl, en hafif, en sahici meselesi aslında.

Ve ben çok özledim.

Bu ülkenin derdi hiç bitmedi ama bu derdin insan canlılarının yüzlerine bu denli sinmediği günleri özledim.

Acaba nerede bomba patlattılar, kaç kişi öldü, kimi içeriye aldılar, kim nereye kaçtı, kim ne dedi gibi sorularla beynimizi yakmadığımız günleri özledim.

Günlük/haftalık/aylık travma menüsünün ruhumuza dayatılmadığı günleri özledim.

Gelecek kaygısının aklıma mukayet olmayı zorlaştırmadığı günleri özledim.

İnsanlara “hayır“ kelimesinin anlam ve önemini anlatmak zorunda kalmadığımız günleri özledim.

Şişme mont giyen, büyük çanta taşıyan, kocaman sakalı olan adamlardan tedirgin olmadığım günleri özledim.

Toplu taşımaya sadece havasız diye, kalabalık diye binmek istemediğim günleri özledim.

Mahallede alışveriş yaptığım -hani şu Çatalca’dan doğal yoğurt getiren- marketin adı “umut“ market.

Poşetlerinin üstünde de “umut”  yazıyor. Poşetin içinde taşınan da umut olabilseydi keşke.

Umudun bir market adı olmadığı günleri özledim.

İlişkiler için Bibliyoterapi Desteği

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Ocak 2017 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/iliskiler-icin-bibliyoterapi-destegi

Aşkın nasıl bir duygu olduğunu tarif et, deseler, oldukça “cilalı” bir duygu olduğunu söylemekte bir sakınca görmezdim. Zira her şeyi olduğundan daha parlak gösterdiği kesin. Peki bu sonsuza dek sürüyor mu? Elbette hayır. Hatta bazı kişiler tarafından aşka çeşitli sürelerde ömür bile biçiliyor. Bir son kullanma tarihi var! Şayet sürseydi de, o parlaklık sonucu gözlerimiz bozulabilir, körlük başlayabilirdi. İşte o vakit, aşkın olmasa da, âşığın gözü gerçekten kör olabilirdi.

Aşka dair yeryüzünde nefes alıp veren insan sayısı kadar çok şey yazılıp çizilmiştir herhalde. Dolayısıyla bu saatten sonra yeni bir şey söylemek ne kadar mümkün bilmiyorum. Fakat aşka dair bilmediklerimize temas edip ezberimizin bozulması da fena olmazdı diye düşünüyorum.

Alain de Botton, Aşk Dersleri romanında içinde aşkı, özlemi, evliliği, hayal kırıklıklarını, cinselliği, bıkkınlığı, evlilik dışı ilişkiyi, tekdüzeliği barındıran uzun soluklu bir ilişkinin çetrefilli yollarında gezdiriyor bizi. Evlilik “kurumu”, romantizm, iki insanın birlikte olma gereklilikleri, aldatma üzerine kafamızı bir hayli karıştırıyor.

“Yanlış kişilerle evleniyoruz çünkü sevilmek ve mutlu olmak arasında doğru ilişkiyi kuramıyoruz,” diyor Alain de Botton ve çoğu kişinin yanlış kişiyle evlendiğini ama bunu çok da önemsemediğini belirtiyor. Yazara göre insanların yanlış kişiyle evlenmelerinin bir diğer nedeni de “biz çok yalnızız” algısı; hayatını tek başına sürdürmenin hep olumsuz bir anlama işaret etmesi… “Bu insanlar, mutluluğu yalnızca bir evlilikte bulabileceklerine inanıyorlar ancak aslında birçoğu ne istediği konusunda bir fikre sahip değil.” Bununla bağlantılı olarak, bir röportajında da sağlıklı ilişki için şunları söylüyor: “Hayatı boyunca aslında yalnız olduğunu idrak eden, hayatı daha hafif, daha sorunsuz yaşar. Rahatlar bir kere. Daha yaratıcı olur. Şarkılar söyler, şiirler yazar, kitaplar üretir. Bambaşka bir mertebede yaşar, üretir. O seviyeye ancak kendi kendine yetebildiğini fark eden insan erişebilir. Ve asıl kendi kendine yetebilen bir insan sağlıklı, mutlu bir ilişki kurabilir, bir başkasını gönülden sevebilir. Başkasının düşündüklerini tekrar edip durmaz, kendine ait bir görüşü vardır çünkü. Daha dikkatli dinler, kendini dinlemekten antrenmanlıdır çünkü.”

Romanında Rabih ve Kirsten isimli iki karakterin yaşadıkları aşktan ve bu ilişkinin evliliğe evrilmesinden bahsederek bize bugüne kadar anlatıldığı gibi aşkın sadece heyecandan ibaret olmadığını, bir duygudan daha ötesi, bir davranış şekli, yani bir beceri olduğunu ve aşkın başkalaşıp her evrede farklı yaşantıları, duyguları doğurmasının üzerinde duruyor Alain de Botton. Ve belki de en önemlisi, aşkın geçirdiği değişimi kabullenmeyi öğretiyor. Evet “öğretiyor” çünkü roman boyunca yazarın rahatsız edici olmayan didaktik tavrı hüküm sürüyor. Kitabın adının “aşk dersleri” olması, okuyucunun bu tavırla karşılaşmasını şaşırtıcı kılmıyor.

Aşkın uçucu olduğu muhakkak ancak sürdürülebilirliği mümkün mü sorusunun peşine de düşüyoruz Aşk Dersleri’nde. Yazarımız bunun öğrenilmesi ve hatta öğretilmesi gereken bir beceri olduğunu düşünüyor. Tam bu noktada Tomris Uyar’ı anmak isterim: “Sevginin yalnızca bir duygu olmadığını, bilgi de gerektirdiğini kendimden biliyorum. Sevgi savurganlığım yüzünden habire su vererek çürüttüğüm kaktüsler hâlâ aklımda.”

Aşk Dersleri, ilişkilere dair seçmeli değil zorunlu bir kitap olmayı hak ediyor. Özellikle romantik ilişkilerinde problem yaşayanlar için bibliyoterapötik bir etki yaratacağı kesin. Alain de Botton ülkemizde çok sevilen bir yazar. Hatta “modern filozof” gibi abartılı bir ünvanla da anılıyor. Karmaşık konuları basit ve sade bir dille anlatabilmek kolay bir iş değil elbette ancak “roman” yazdığını iddia eden birinin etkileyici aforizma üretimi kadar kurguya da biraz daha özen göstermesini beklemek de hakkımız!

Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir bakış

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/edebiyat-ve-psikanaliz-iliskisine-%E2%80%9Caykiri%E2%80%9D-bir-bakis

Psikanaliz, divanın dışında kalan zamanını edebiyatın içinde, sayfaların arasında, yazarların kalemlerinin ucunda geçirmeyi hep çok sevdi. Hatta edebiyat, o kadar çok psikanalizin içinde oldu ki, psikanalizin çalışma nesnesi olan bilinçdışı kavramının antik tragedyalarla, Shakespeare’in Dostoyevski’nin kahramanlarıyla desteklendiğini biliyoruz. Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus’un psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yaptığını da. Flaubert’in romanlarındaki histerik karakterlerin, Freud’un 1895’de yayımladığı Histeri Üzerine Çalışmalar başlıklı eseriyle epey örtüştüğünü, –belki de– ona eşlik ettiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

Psikanalizi divana hapsetmeyip diğer sanat dallarıyla –felsefeyle, politikayla, mimariyle hatta modayla– olan ilişkisi üzerine yazılıp çizilenler dünyada hatırı sayılır bir miktarda. Türkiye’de ise gerek psikanalize yeterli ilginin gösterilmeyişi, gerekse çeşitli dillerdeki metinlerin dilimize çevrilmesi konusundaki yetersizlikler ve psikanalizle bir şekilde haşır neşir olan kişilerin yeni metin üretimindeki sıkıntılarından dolayı metin çeşitliliği Türkçede oldukça az bir miktardaydı. Psikanaliz saman kağıtlara basılan asık suratlı kitaplara emanetti. Ancak bu durum, son yıllarda oldukça heyecan ve merak uyandıran bir dönüşüm içerisinde. Psikanalizle ilgili birçok telif ve çeviri eser yayımlanıyor. İşte bunlardan biri de, 1944 doğumlu müzikolog ve psikanalist olan Michel Schneider tarafından kaleme alınan Okumak ve Anlamak. Kitabın Edebiyatta Psikanaliz alt başlığındaki başrolü üstlenen isimler ise Vladimir Nabokov, Henry James, Fernando Pessoa, Marcel Proust, Arthur Schnitzler.

Kitapta, birbirinden bağımsız on inceleme sunmuş Schneider. Bu incelemeler, edebi bir metnin psikanalitik duyarlılıkla nasıl okunabileceğini gösterirken, bazı bölümlerde, kendinizi bir vaka çözümlemesine tanıklık ederken de bulabiliyorsunuz. Ayrıca bu incelemeler bünyesinde psikanaliz tarihine, psikanalizin temel kavramlarına, yaklaşımlarına değinilip, psikanalizin felsefeyle olan yakın bağına temas edilip, psikanalistlerin duruşları, sınırlılıkları, sınırsızlıkları(!) da gayet cesur bir biçimde irdeleniyor.

Yazar önsözünde kitabının ortaya çıkışına dair bazı esaslardan bahsediyor: “Bu kitapta derlenen metinlerde kelimelerin anlamına dair arayışımı entelektüel yaşamımın tabi olduğu üç esasa göre belirledim: Yetki, psikanaliz, edebiyat. Her biri bana sorduğumdan hem daha azını hem de fazlasını anlattı. ‘Bana var olduğumu söyleyin’, yetkinin beyan edilmesidir. ‘Bana düşündüğümü söyleyin’, analitik aktarım sırasında ötekinden beklenendir. Edebiyattansa istediğim tek şey vardı: ‘Bana rüya görmediğimi söyleyin’; siz, roman yazarları, farkında olmadan içinde yaşadığım hikayeleri anlatan romanlar. Okundular ve anlaşıldılar. ”

 

Kitabın kuşkusuz en etkileyici bölümlerinden biri olan “Ne Düşünüyorsun?” sorusu, doğrudan Freud’a yöneltiliyor. Ve düşünme eylemi üzerinden okuyucunun önüne birtakım sorular sürülerek, düşüncenin kökeninin bir eksiklikle belirlendiği çeşitli psikanalistlerin görüşlerinden yararlanılarak ifade edilmiş: “Bion için düşünce, beklentinin hayal kırıklığıyla buluşmasıdır. Düşünce, olmayan nesnenin yerini alır ve bunu yaparken de nesnenin yokluğunu inkar etmez. Çocuk memeyi bekler, ancak onu tatmin edecek meme yoktur. Olmayan meme, no breast, yani memenin yokluğu bir düşünce oluşturur ve düşünme eylemiyle düşünme düzeneğinin kaynağındadır.” Bion’a göre düşünmek, içinde boşluk olan gerçeklikle kurulan bağın bir temsilini ortaya koymaktır. Schneider’a göre de ”Ne düşünüyorsun?” sorusu, anneye sormaktan bıkılmayan bir sorudur. Ona göre anne, düşünceyi ve düşünülecek ilk şeyi veren kişidir. Açlığı ve yemeği beraber sunması gibi. “Anne, ödipal yapılanmanın geçirdiği değişimlere ve başarısızlıklarına göre, zihinsel veya etki edilecek bir malzemeye dönüştüreceği bir düşünme aygıtı inşa eder.” Birincil düşünce bedenle, dokunmakla, hissetmekle ilgili olup anneden gelirken; dile, yasaya ve idrak etmeye dair ikincil düşünce süreçlerinin de babadan aktarıldığı açıklanıyor.
Burada özellikle yer vermek istediğim bir diğer bölüm ise “Gayretli Psikanalist.” Schneider bu bölümde ortalığı biraz dağıtıp kafaları itinayla karıştırıyor. Psikanalizi, edebiyattan; edebi yazıyı psikanalitik yazıdan ayrıştırıyor. Analist yazarların değil, “gayretli psikanalist” adını verdiği yazan analistlerin olduğundan bahsediyor. Psikanalize dair araçları ve yöntemleri edebiyatta işlevselleştirmeye çalışan “yazanlar,” edebiyatı psikanalizin bir uzantısı haline getirmeye uğraşmaktadırlar. Michel Schneider’a göre ortaya çıkan şey ise ne psikanalize ne de edebiyata ait canavarların doğması oluyor. Ona göre yazarlar neden yazdığını değil, nasıl yazacaklarını sorgularlar. Neden yazdığını sorgulayanlar ise yazanlardır. Hatta daha da ileri giderek gayretli psikanalistin sevilmek, takip edilmek, itaat edilmek için yazdığını düşünür. Yazarların ise sırf okunmak için yazdıklarını. Kişinin yazar olmak için değil, yazar olduğu için yazdığını savunur. Ve kimilerine oldukça sert gelebilecek, aynı zamanda da sayfalarca tartışmaya açık kalabilecek cesur bir sınır çizer; “Hayır, edebi tarz psikanalistin işi değildir.”

Ve tam bu noktada “bir roman yazma riskini” göze aldığını düşünen psikanalist Serge André’nin o radikal ayrımı yaptığını düşünür. Serge André, “psikanaliz konuşturmaya çalışır, yazıysa susturmaya,” diye yazmıştır. Neyi konuşturup, susturacağı ise kitabın önemli meselerinden biri olarak düşünülebilir.

Lacan, “Edebiyat kalıntıların uyumudur,” der. Schneider da bu fikre kesinlikle katılır ancak neyin kalıntıları olduğunu da sormadan edemez  ve şöyle yanıt verir: “Bir seansta veya bilimsel toplantılarda kullanılan dilin kalıntıları değildir bu. Bizzat edebi dilin uyumudur ve bu anlamda bir uyumun kalıntısıdır. Duyulan şey yazılmaz. Yazıya, kelimelerin hiçbir şey ifade etmediği, anlaşılmadıkları o anda başlanır.” O an ise şüphesiz ki kendinden menkuldür, nedensizdir.

Okumak ve Anlamak, okuması ve anlaması pek kolay olmayan bir kitap. Sürüklenerek değil de durarak ilerlemeyi, referansları takip etmeyi ve çok yönlü bir düşünme sürecinden geçmeyi hak ediyor. Bu anlamda, kendisini ve okuyucusunu felsefeye bulaştırarak var olmayı önemseyen bir kitap olduğunu söylersek abartmış olmayız. Elbette bunlar gözümüzü korkutmak için değil, gayretli birer okur olmamız için planlanmış olabilir.

Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir pencereden bakmayı, bu ikiliye dair bazı ezberlerin bozulmasını ve pek çeşitli zor sorulara maruz kalmayı göze alanlar için düşünsel hacmi geniş ve sıra dışı bir eserle karşı karşıya kaldığımızı belirtmek isterim.