Boşluğa Düşmek

Bu yazım 4 Eylül 2016 tarihli BirGün Pazar’da yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/bosluga-dusmek-126878.html

Boşluğa düşmek

Zaman zaman bazı ifadelerin psikoterapi seanslarında bir başrol üstlendiklerini düşünüyorum. Bunlardan birinin “boşluğa düşmek” ifadesi olduğunu söyleyebilirim.

“Sevgilimden ayrıldım, boşluğa düştüm”, “işten çıkarıldım, boşluğa düştüm”,” tatile çıktım, boşluğa düştüm”,” çocuklar okula başladı, boşluğa düştüm”, “eşimden boşandım, boşluğa düştüm” vs…

Nedir bu denli sıkıntı yaratan, dilimize pelesenk olan boşluk? Boşluğa düşünce ne oluyor? Yara bere içinde mi kalıyoruz? Kafamız gözümüz mü patlıyor? Gelin boşluğun içinde biraz yuvarlanalım.

Olan ya da olmayan bir olay ya da durum sonrası yaşanan bir duygu durumu olarak tanımlanabilir boşluk hissi. Ayrıca kendisinin ikincil bir duygu olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Yani aslında bu duygu bir maske ve ardında örttüğü başka temel bir duygu var. Genellikle de bu temel duygunun kaygı olduğunu söyleyebiliriz.

Boşluk deyince sınırları, derinliği belli olmayan, sanki her an yutulma, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalınan, tüm benliğimizi işgal eden, kontrol edilemeyen bir kavram akla geliyor.

Belki de çok arkaik çağrışımlar bunlar. Ne de olsa yeryüzünde tanıştığımız ilk şey boşluk. Annemizin boş rahmini dolduruyoruz önce. Sonra boşluğa doğuyoruz, şanslıysak birileri tutuyor bedenimizi de yere düşmekten kurtuluyoruz.

Biraz daha somut düşünecek olursak bir odayı bile yaşanılır kılan, hareket etmemizi sağlayan içindeki boş alanlar oluyor. Yazılarımızı boş bir sayfaya yazarsak okuyabiliyoruz ancak. Boş bir trafikte ulaşabiliyoruz varmak istediğimiz yere.

Boşluk bu denli işlevselken boşluğa düşmek, o boşlukta salınmak neden bu denli kaygı yaratıyor bazı insanlarda?

Örneğin boşluğa düşmemek adına sürekli bir şeylerle doldurmaya çalışıyoruz hayatımızı. Sürekli ama sürekli bir şeyler alıyoruz. Aldıklarımızı son hızla tüketiyoruz. Tükettiklerimizin ardından içimizde veya dışımızda oluşan boşluktan ürküp biraz daha, biraz daha alıyoruz. Ve hazin bir kısır döngüye doğru sürükleniyoruz.

Midemizi dolduruyoruz, gardrobumuzu dolduruyoruz, kütüphanemizi dolduruyoruz, zihnimizi dolduruyoruz, haftasonumuzu dolduruyoruz, yatağımızı dolduruyoruz. Bunları yoğun bir hızla yapıyoruz. Yavaşlamıyoruz. Durmuyoruz. Çünkü yavaşlarsak ya da durursak boşluğa düşeceğiz. Ve o boşlukta kim bilir yüzleşmek istemediğimiz nelerle karşılaşacağız.

Milan Kundera’nın dediği gibi “yavaşlık hatırlatır, hız unutturur” çünkü. Unutmak istiyoruz. Neyi? Belki de en çok kendimizi. Yaralarımızı, acılarımızı, zaaflarımızı, geçmişimizi, geleceğimizi, şimdiki zamanımızı… Durursak onlar bize yetişecek çünkü. Ama biz onları kendimizden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Sonra da bunun adına “hayatı dolu dolu yaşamak” diyoruz. Hayatı biraz boş boş yaşasak ne olur? Bir denesek mi? Hayatımızda oluşan boşluklardan korkmayıp, bir sakin olup oraya salıncak kurup sallansak mı biraz? Kimbilir neler keşfedeceğiz kendimize dair, hayata dair. Keşfettiklerimizi nelere dönüştüreceğiz. Kendimizle gerçekten temas kurup, ne farkındalıklar yaşayacağız acaba?

Sözü boşluktan açmışken şiiri düşünüyorum, müziği, mimariyi düşünüyorum. Kelimeler arası, notalar arası, binalar arası boşlukları düşünüyorum. O boşlukların olmayışı nasıl da anlaşılmaz kılardı onların varlığını. Boşluk olmasaydı mesela anlaşılamazdı bir şiir, bir müzik. Hep üstüste binerdi. Anlamsız kelimeler, sesler topluluğu oluşurdu.

Ya da ayrı yazılması gereken -de,-da’yı, -ki’yi düşünelim. Onları bitişik yazınca anlam kayması oluşuyor cümlenin içinde. Yani sanki her şey tastamam ama o ufacık boşluk olmadığı için saçma sapan bir cümle oluveriyor. Boşluk olmayınca hayatta da anlam kayması oluyor işte. Her zaman dolu dolu yaşanamaz. Belki esas çabalanması gereken biraz da boş boş daha doğrusu boşluklu boşluklu yaşamaktır. Çünkü ancak bir boşluk doldurulabilir. Boşluk yoksa doluluk da olamaz. Bu yüzden hem dış dünyamızda hem de iç dünyamızda bu boşluklara ihtiyaç var.

Boşluk biraz sessizlikle de ilintili sanki. Boşluğun sesi değil, sessizliği oluyor genelde. Bir yalıtılmışlığı, bir uyaransızlığı da beraberinde getiriyor boşluk. Bu yüzden boşlukla beraber sessizlik de ürkütüyor sanki. Sözün sustuğu yerleri de konuşarak doldurmaya çalışıyoruz sürekli. Bu hem ikili ilişkilerimizde hem de kendimizle kurduğumuz ilişkide de böyle. Sessizliğe izin vermeyerek bir şeyin üstünü örtmeye çalışıyoruz aslında. Halbuki bir dursak ve sessizliği dinlesek bazen. Dış dünyanın sesini kıstıkça iç dünyamızın sesini daha fazla duyabildiğimizi deneyimlesek… Kim bilir hangi şarkıları söylüyor, hangi çığlıkları atıyor ruhsallığımız. Bunları duymaya biraz cesaret edebilsek, sizce de dünya daha rahat soluklanılabilen bir yer, kendimizle ve hayatla kurduğumuz ilişki de daha barışçıl olmaz mıydı?

Burası Kırmızı Pelerinli Ülke

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/siyaset/178189-burasi-kirmizi-pelerinli-ulke

Bu yaz iyi geçmiyor. Evet  güneş, deniz, tatil, dinlenme, okumalar, hafifleşen işler güçler olmuyor değil ama iyi değiliz işte. Bu iyi olmama hali en temel gerçekliğimiz şimdilik. Bu gerçekliğin üzerine hangi giysiyi giydirirsek giydirelim sakil duruyor. Yaz da, tatil de bu giysilerden biri işte.

“Sen Bir Büyüsün Yaz” diyen Hilmi Yavuz’un mevsimidir yaz. Geçtiğimiz haftalarda 80 küsur yaşındaki bu büyük şairin gözaltına alınmasıyla yaşadığımız öfkeyi onun şiirlerine tutunarak bastırmaya çalıştığımı kendi adıma söyleyebilirim. Neyse ki tutuklanmadı da bir derin nefes aldık.  Emaneten alınan bir derin nefesti elbette. Hemen akabinde Aslı Erdoğan gözaltına alındı ve ardından da tutuklandı.  Şaşırdım mı? Hayır. “Olanlara inanamıyorum” desem, büyük bir yalan olacak. Gayet de inanıyorum çünkü.

Bu ülkeden en çok şaşkınlıklarımı aldığı için şikayetçiyim sanırım. Şaşıramıyorum artık.

Derimin, derilerimizin bu denli kalınlaşması bu ülkede büyümek demek galiba.

Aslı Erdoğan hakkında yazılan çizilen şeylere bakıyorum her gün. Aslının arkadaşları diye bir oluşum/köşe kuruldu mesela. Aslı Erdoğan’a destek olmak amacıyla yazı nöbeti başlatıldı. Her gün bir yazar,  düşünce ve düşündüğünü ifade özgürlüğünü savunmak adına yazılar yazıyor orada. Bundan daha umutlu ne olabilir diye düşünüyorum. Yalnız değil Aslı Erdoğan. Elbette değil.

Aslı Erdoğan’ın ismini hiç duymamış, onun hiçbir kitabını okumamış kişilere bir merak kıvılcımı oluşturabilir bu yazılıp çizilenler, bu olup bitenler. Çok mu Pollyannacılık? Olsun. Delirmekten iyidir.

Ben de bu süre zarfında Aslı Erdoğan’ın kitaplarını yeniden okumaya başladım. Hilmi Yavuz’da da yaptığım gibi. Sanırım bu benim başetme yöntemim. Elimden başka bir şey de gelmiyor. Bir yazara destek vermek, onu anlamakla mümkün. Yeniden onun dünyasını solumakla. Onun sesini yeniden duymaya çalışmakla. Yoksa öfkemize kapılıp gitmek çok kolay. Ama pes etmemek gerekiyor.  Bu yazarlardan öğrendiğimiz en temel şey bu olsa gerek.

Kırmızı Pelerinli Kent. Kabuk Adam. Taş Bina ve Diğerleri. Hayatın Sessizliğinde. Mucizevi Mandarin. Ve dahası…

“Şimdi gözlerinizi kapayın. İçimden ona kadar sayacağım. On dediğimde Rio’da olacaksınız. Ne yazık ki gözlerinizi ne zaman açmanız gerektiğini ben söylemeyeceğim.”

Kırmızı Pelerinli Kent’te Özgür adında bir kadının Rio de Janeiro sokaklarındaki izini sürer Aslı Erdoğan. Ama bu hayal ettiğimizden bambaşka bir Rio’dur. Tekinsiz, kasvetli, bunaltıcı, gizemli, ağır, tehlikeli bir Rio. Çatışma seslerinin, silahların susmadığı bir Rio. Tecavüzlerin, uyuşturucu ticaretinin, cinayetlerin fink attığı bir Rio.

Sıcaklık yüzünden gece-gündüz açık tutmak zorunda olduğu camlardan, çekirgeler, kertenkeleler, hamam böceklerinden, cangıla komşu olan dağınık ve kirli evinden bahseder.

Kırmızı Pelerinli Kent’i aslında Özgür yazmaktadır;

Yazdım, çünkü insan hayatına on ile dört yüz dolar arasında değer biçilen bu kentte, ölüme karşı başka siper bulamadım.”

Bu romanda Özgür’ün kendisiyle, annesiyle, kadınlığıyla, erkekliğiyle, yaşamla, ölümle, yalnızlığıyla kısacası bir kentle olan ilişkisine eşlik ederiz.

Özgür, bu kente aşık olduğunu anladığı gece, tombul memeli bir kadın tarafından öldürülür.

Rio, onun ölümünü kovaladığı belki de ölümüne kavuştuğu yer olmuştur. Bu kentin içinde yeniden doğmayı beklerken, ölüme teslim olmuştur;

Aritmetiğe dayanan ölüm, kişisel bir trajedi olmaktan çıkıyordu.”

Romana dair yazılacak, söylenecek psiko-politik çok fazla malzeme var. Ama bunları görmek ve analiz etmek için romanın dışına çıkmamız gerekiyor. Ben tüm bu olan bitenler sonucunda romanı tekrar okuduğumda romanın dışına çıkamadım. Çıkmak da istemedim. Okuduğum her satır ve satır arası kırmızı pelerinli kentin burası olduğu gerçeğini çok sert bir biçimde yüzüme vurdu. Ve Aslı Erdoğan’ın cesaretine, yaratıcılığına, gücüne, ilmek ilmek ördüğü psikolojik betimlemelerine bir kez daha hayran kaldım. Kitapta geçen şu cümle birçok şeyi çok iyi bir şekilde özetler nitelikte;

“‘Yazabildiğim sürece umudumu bütünüyle yitirmiş sayılmam’ diye düşündü, ‘Gerçi Kırmızı Pelerinli Kent, pikapta Chopin noktürnleri dönerken okunacak bir metin değil, olamaz da. Çünkü benim yazdığım yerlerde silah sesleri duyuluyor.’”

Bu yazıyı yazdığım sıralarda çok hoş bir rüzgar esmeye başladı. Mevsim dönmeye başladı artık, rüzgarlar sonbaharı muştuluyor. Rüzgarı seviyorum. Çünkü rüzgar dağıtır. Tutmaz. Taşır. Saçar. Sabit bırakmaz. Rüzgar varsa bıraktığın yerde durmaz birçok şey. “Yerinde yeller esiyor” lafını da o yüzden severim. Değişimin, hareketin çok önemli bir temsilcisidir rüzgar. Biliyorum rüzgarın yönü değişecek. Doğa bize bunu gösteriyor. Doğa, değişimin en somut örneği. Biliyorum, değişecek. Rüzgar bambaşka güzellikler taşıyacak, öfkemizi dağıtacak, umudumuzu çoğaltacak.

Mevsim dönecek!

Sosyal Medya ve Zen

Bu yazım 7 Ağustos 2016 tarihli BirGün Pazar’da yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/sosyal-medya-ve-zen-123261.html

Sosyal Medya ve Zen

“Anı yaşa”, “anı hisset”, “anı yakala” ifadelerini haftada birkaç defa duymayan ya da orada burada okumayan herhalde yok gibidir. An’a dair olan bu söylemler elbette yeni değil. Milattan 23 yıl kadar önce Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius da, bir şiirinde “carpe diem” ifadesini kullanmıştır. Carpe diem, “günü yaşa”, “günü yakala” olarak Türkçeye çevrilmiştir. Hatta bu kelimenin yer aldığı satır tam olarak şöyledir; “Günü yakala; yarına çok az güven. ”

Fakat son yıllarda özellikle sosyal medyanın hayatlarımızın tam ortasına bağdaş kurmasıyla, “anı yaşa” ifadesinin evrildiği biçim biraz sorgulanmayı hak ediyor sanki.

Öncelikle an denilen şeyin peşinden atlı kovalıyormuş da, biz de ona bir an önce yetişmeliymişiz gibi bir algı yaratılıyor. Hâlbuki an dediğimiz şeyin içinde geçmiş de, gelecek de, şimdiki zaman da soluklanır. “An”ı bu kadar idealize etmekle ve onu ayrı bir yere koymakla ne yazık ki onunla aramızda bir mesafe yaratıyoruz. Son zamanlarda dile bu kadar pelesenk olmuş bir kavramın bu denli konuşulması bir şeylerin ters gittiğini düşündürüyor bana. Çünkü bir şeyi çok fazla dillendirmemiz, onunla bir alıp veremediğimiz olduğunu gösteriyor aslında. Bir şey hakkında çok fazla konuşmak, o şeyi dışımızda tuttuğumuzu, onunla kendimiz arasında bir mesafe yarattığımızı ve konuşulan her neyse onu bir türlü içselleştiremediğimizi düşündürüyor. En azından benim gözlemlerim ve deneyimlerim şimdilik bu doğrultuda. Bir şeyi çok tekrarlayan bir insanın, kendisini tekrarladığı o şeye ikna etmeye çalıştığını düşünüyorum, bu yüzden de savunduğu şey her ne ise bana pek sahici ve güvenilir gelmiyor. Aforizmalarla, sloganlarla düşünmeye alıştığımız bir çağda ve toplumda yaşamamız, çoğu kavramın temeline inmemizi ve onunla hemhal olmamızı da engelliyor sanırım. An da bu kavramlardan biri. Pek kıymetli düşünürleri, yazarları, fikirleri hazırlanan capslerden ya da birilerinin paylaştığı facebook/twitter iletilerinden tanıyoruz. Ve ilginç bir özgüvenle onlar hakkında iki cümle duyup tartışmaya girebilecek yeterlilikte görebiliyoruz kendimizi. Derin, kapsamlı ve ince düşünebilmenin uzağına düşüyoruz gitgide. Kendimizi hep aynı kelimeler ve kavramlarla ifade etmeye, düşüncelerimizi hashtaglere ve 140 karaktere sığdırmaya, duygularımızı emojilerle yansıtmaya çoktan alıştık sanki. Böylesi çok daha kolay ve pratik çünkü. Bu durum ise bir zihin çürümesi oluşturuyor. Sonra çürüyen o zihinler koku yapıyor haliyle ve ardından bu toplum niye böyle pis kokuyor diye söylenip duruyoruz.

Bu yanlış anlaşılan ya da işine geldiği gibi anlaşılıp yorumlanan “anda kalma” meselesi ilişkilerde de kendisini pek sık gösteren bir fenomene dönüşmüş durumda. Bağ kuramayıp bağlantı kurmakla yetinen, çift olmakla çiftleşmek arasında ciddi uçurumlar yaratan birliktelikler, ilişkiye isim vermekte zorlanıp daha doğrusu isim veremeyip iki kişinin beraber oluşunun “takılmak” kelimesinde ifade bulması çağımızın “anlık” yaşayış gerçekliklerinden biri ne yazık ki. Bir de bu isim vermeme meselesinde esas niyetin, kişilerin kendilerini bir kalıba sıkıştırmaması, kalıpların dışına çıkmayı istemesi var ki kalıbın ta kendisi olmuş durumda. İsim verilmesine ya da verilmemesine öykünüyor değilim ancak bu durumla ve bu durumun sonuçlarıyla kurulan ilişkiyi göz ardı etmemek gerektiği kanaatindeyim.

Sosyal medyadaki birtakım uygulamalar da bu gerçekliği iyice pekiştirebiliyor.

Yemeksepeti’nden hazır yemek sipariş etmek gibi hazır bir aşk, hazır bir ilişki, hazır bir cinsellik sipariş etme arzusuyla kullanılan bazı uygulamalar var. Sipariş edilen yemeğin hemen kapımıza gelip hızla tüketilmesi gibi yaşanılan bu ilişki biçiminin de hemen elde edilip tüketilmesi gerekiyor ki yeni ihtimallere -belki de yeni siparişlere- hemen yer açılabilsin. Yani fast food çağında fast ilişkiler. (Slow food devrimi gibi bir slow ilişki devrimi olsa nasıl olur acaba?)

Bu uygulamalardan kast ettiğim OKCupid, Tinder, Happn vs. gibi birtakım aplikasyonlar.

Burada en temel amaç, bir spor salonuna, bara, partiye gitmeden, oturduğunuz yerden insanların fotoğraflarına, daha doğrusu yarattıkları imaja bakarak hoşunuza gideni seçmek ve eğer bu durum karşılıklıysa da tanışmak. Devamı, karşılıklı taleplere göre değişiyor. Kolay ulaşılabilir olması en büyük avantajı. Bu seçimlerde anı en iyi kim yaşatıyorsa ya da bunu kim vaat ediyorsa genelde onun peşinden gidilebiliyor. Az önce kimin ya da neyin en iyi olduğunun önemi yok, biraz sonra ne olacağının da, hatta ötekinin ne hissettiğinin de…

An denilen şey, içinde sadece hazzı barındırıyormuş gibi, bazı kişiler bu kavrama sırtlarını dayayarak hayatlarında sadece iyi hissetmeye, heyecana, coşkuya yer açmak istiyorlar. Bunların dışında herhangi bir duygu durumu oluşuyorsa ya da kişinin beklentilerinden uzak bir talep geliyorsa “anı yaşayabilmek” adına hemen oradan, o kişiden uzaklaşılıyor.

An’da kalmanın(!) özeti niteliğinde bir de SnapChat denilen bir uygulama var. Bu uygulama ise özellikle 18-24 yaş arası gençler tarafından kullanılıyor. Burada yapılan şey, fotoğraflar çekip takipçilerinize ya da direkt mesajlaştığınız kişilere yollamak fakat her ne çekerseniz çekin, 1 ila 10 saniye arası ömrü var. Sonra yok oluyor. Çektiğiniz fotoğrafın üzerine desenler yapabiliyor, yazılar yazabiliyor ve filtreler ekleyebiliyorsunuz. Ayrıca bütün bir günün fotoğraflarıyla “hikâyeler” oluşturabiliyorsunuz. Ama sonra çöpe gidiyor tüm bunlar. Anı yaşayanlar için mükemmel bir uygulama olabilir. Biriktirme, tutma, saklama yok, ilerisini düşünme yok, o anda olan biten şeyler var sadece o kadar.

Bu uygulamaların olumsuzluklarına değinmeyeceğim zira tehlikeleri ve başa açtığı belalar üzerine epey yazılıp çiziliyor. Sonuçta kulanıp kullanmamak herkesin kendi tercihi fakat kullanılıyorsa birtakım riskleri de göze almak gerekiyor sanki.

Bu kullanımların en temelinde kişilerin kendilerini yalnız hissetmelerinin rol oynadığını düşünüyorum. Sosyal medya, yalnız kalamayışların bir imdat butonu hâline gelmiş durumda. Tanımadığımız kişilerle facebook üzerinden arkadaş olmamız, “arkadaş” sayısının yüzleri, binleri bulması ancak akşam iki çift laf edecek, dertleşecek kimseleri bulamamaktan mustarip insanların hikâyeleri psikoterapi seanslarını dolduruyor. Sosyal medya hesaplarında paylaşılan fotoğraflar, gönderiler hep en olumlu nitelikte. Sosyal medyaya yansıtılan yüzümüz hep en güzel, en güler, en eğlenceli yüzümüz. Aman kimse bilmesin gerisini, olumsuzluklarımızı, hayal kırıklıklarımızı, travmalarımızı. Bir imaj yaratalım ve bu imaj üzerinden var edelim kendimizi. Başkalarıyla muhatap oluşlarımız hep bu sahte imaj üzerinden olsun.

Her anımızı yazalım iletilerimize, gösterelim fotoğraflarımızla… Güneşin batışını izlemektense fotoğrafını çekelim mesela ya da gittiğimiz konserde en sevdiğimiz şarkı çalınca o şarkıda dans etmek yerine videoya alalım onu, kahveyi soğutmak pahasına da olsa çeşitli açılardan çektiğimiz bir instagram sanatı icra edelim, yanına illa ki şık duran bir kitap iliştirip. Sonra gittiğimiz her yeri mutlaka bildirelim. Çünkü yapıp ettiklerimizi başkasına göstermek artık bir ihtiyaç haline geldi, “an”da ancak böyle kalabiliyoruz yani anın dışına çıkarak. Ama “an” kelimesini dilimizden düşürmeyerek.

Ve böylece “an”ı da bir tüketim nesnesi haline getiriyoruz.

Şimdi başlığımda da bahsettiğim “Zen” kavramına çok kısaca bir göz atmak istiyorum. Zen, en temelinde bir yaşama sanatı aslında. Hayatın gündelik etkinliklerinde farkında olma ya da zihnin açık olması pratiğine dayalı bir kavram. Budist rahip Thich Nhat Han’a göre insan, dünyayla yaşamakta olduğu anda bağlantı kurar. Böylesine bütünlüklü olarak yaşanan anla birleşmek tam da “aydınlanma” denen şeyin kendisidir. Bu basitçe orada olmaktır.

Carla Needleman da, Zen’le ilişkili olarak hayatı ve zanaatıyla ilgili şunları söyler; “Olduğum yerde olmam gerekiyor. Olmadığımda, orada bir yerde kaybolduğumda, hayatıma, bütün düşüncelerime ve düşlerimde yer alan duygulara yabancılaşırım. Basitçe söyleyecek olursam, eğer hayatımın bir anlamı olacaksa kendi derimin içinde canlı olmam gerekir. ”

Yani an, devingen, canlı bir şey ve o yüzden biricik. Gökten zembille inen yüce bir şey değil. Yakalanacak bir şey de değil. İçinde olduğumuz şeyin ta kendisi. Farkındalığımız, -mış gibi yaşaMAyışlarımız, olumlu/olumsuz her türlü duyguya, düşünceye açık olup bunları içtenlikle hissedişimiz. An, kendimize dair olan algımızın, hakikatimizin bir yansıması bir bakıma.

Anı tüketmektense, üretebilmek için belki de bir an evvel sosyal medyayla olan ilişkimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Odağımızı dış dünyadan ve “göstermekten” biraz çekip, iç dünyamıza yoğunlaşarak, iç dünyamızla temas kurarak, kendimizi fark ederek. “An” kelimesini dilimize sakız edip, onu şişirmektense, gerçek anlamda onu usulca ve sessizce deneyimleyerek…

Edebiyatın İyileştirici Gücü

Bu yazım Sabitfikir Dergisinin 65.sayısında yayımlanmıştır. 

Her şeyin hızlandığı, süreçlerin ıskalanıp sonuç odaklılığın arttığı son yıllarda, iyileşmeye ve iyi hissetmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Fakat bunun için her zamankinden daha az vaktimiz var. Tam da bu yüzden, kendimizi tek bir kitapta hemen bulmak, hayatımızı tek bir kitapla hemen değiştirmek istiyoruz. Kişisel gelişim kitapları da dev bir fast food menüsü gibi, açlığımızı giderme vaadiyle çıkıyor karşımıza zaten. Kapitalist sistem, kendimizi kötü hissetmemize, özgüvenimizi kaybetmemize, kendimize yabancılaşmamıza neden oluyor; ardından da bir reçete icat edip bunu kişisel gelişim kitapları üzerinden piyasaya yayıyor. Hızla servis edilen bu kitaplar geçici bir tokluk hissi veriyor, ancak sağlıksız; açlık hissini hızla tekrar gündeme getiriyor. Hatta sunulan argümanlar kişisel gelişimden çok, kişisel gerilime yol açıyor. Kişinin kendisiyle barışmasını sağlamak gibi söylemler içerse de, kişinin iç çatışmalarını daha da tırmandırabiliyor. Peki, kitaplardan bu denli medet umarken edebiyatın iyileştirici gücünün ne kadar farkındayız? Ya da böyle bir güçten söz etmek mümkün mü?
“Bibliyoterapi”, Latinceden geliyor; biblion (kitap) ve therapeo (iyileşme) kelimelerinin birleşmesinden… Doğru zamanda, doğru bireyle, doğru kitabı buluşturarak kişinin duygusal sorunlarını anlamasına, uyum sorunlarını ele almasına ve içinde bulunduğu gelişim dönemine özgü gereksinimlerini tanımasına yardımcı olur. Bibliyoterapinin öncülerinden biri olan Caroline Shrodes, edebiyat ve okurun kişiliği arasındaki dinamik etkileşim sürecini, kişiliğin gelişimi, değerlendirilmesi ve düzenlenmesi için kullanılabilecek bir psikolojik alan olarak tanımlar.
Kitaplar, yüzyıllar boyunca birçok insanın hayatında terapist rolünü üstlendi. Öyle ki, Yunan tarihçi Diodorus’un anılarına göre, Antik Yunan şehri Teb’deki bir kütüphanenin giriş kapısının üzerinde “İnsanın Ruhunun İyileştiği Yer” yazıyordu. Dünyanın bilinen ilk hastaneleri kabul edilen Asklepion’larda da kütüphaneler bulunuyordu. Dünyanın ilk psikiyatri hastanesi olarak tarihe geçen Bergama Asklepion’u bir kütüphaneye sahipti. Ancak kitap okumanın bir terapi olarak benimsenmesi ABD’li psikiyatrist Benjamin Rush’ın bibliyoterapiyi tavsiye etmesiyle başladı. 1853’te ABD’li doktor John Minson Galt II, “akıl ve ruh hastaları” için okumanın sağladığı faydaların sebeplerini beş başlıkta listeledi. Fakat bibliyoterapi çalışmalarının ilk kez 1930’larda kütüphanecilerin, insanların üzerinde iyileştirici etkileri olan kitapları bulma ve listeleme çabalarıyla başladığı bilinir. Bu çalışmalar kapsamında, eğer bir edebi metin insanların düşüncelerini, duygularını, davranışlarını değiştirmede etkiliyse, bu metin, potansiyel bir iyileştirici (terapötik) güce sahip kabul edilerek listeye alınıyordu. İkinci adım ise, terapistlerin bu kitaplarla, sorunlar yaşayan bireyleri buluşturmasıydı. Birçok tanımda, Bibliyoterapi edebiyatla okurun kişiliği arasındaki dinamik bir ilişki süreci olarak tanımlanır. Bu ilişki, bir terapistin denetiminde kurulduğunda, okur, duygusal sorunlarıyla yüzleşebilir ve olumlu yönde değişebilir.

Bir edebi metin ile okuyucunun kişiliği arasında dinamik bir ilişki kurulmasıyla başlayan bu süreç üç evrede gerçekleşir: Özdeşim ve yansıtma, arınma (katarsis), içgörü ve bütünleşme.
Birinci evrede öncelikle, kitapla okuyucu buluşturulur. Okuyucudan kitap kahramanının sorununu tanıması, kendi yaşamakta olduğu sorunla benzer yönlerini bulup kahramanla özdeşleşmesi sağlanır. Bu evre başarıldığı zaman, yani okuyucu kendi sorunuyla ilgili o kahramana bir yansıtma yapabildiğinde, kişi yavaş yavaş duygularını ortaya koyarak duygulardan arınma evresine hazırlanır. Öte yandan, Toronto Üniversite’sinde yapılan bir araştırma özdeşimin bir başka yararını daha ortaya koyuyor. Psikiyatrist Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren’in Scientific American’da yayımlanan makalesine göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor hem de sosyal bağları güçlendiriyor. Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin bilgiler veriyor. İki bilim insanı, bu araştırma vesilesiyle insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler. Listede Goethe’nin Genç Werther’in Acıları kitabı, Tolstoy’un Anna Karenina’sı, Flaubert’in Madam Bovary’si, Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’i ve Mohsin Hamid’in Gönülsüz Köktendinci isimli romanı da yer alıyor.
İkinci evrede de, okuyucu hazır olduğunda, duygular ortaya çıkarılmaya çalışılır. Bu yolla bireyin duygularını fark edip onlardan arınarak, yani duygularını boşaltarak (katarsis), rahatlamasına çalışılır. Aristo Poetika’da, duygusal tedavinin etkili olmasında katarsisin rolünü tartışır. Evrensel gerçeklere hazırlıklı olmada ve içgörü sağlamada şiirin önemine de değinir. Bu noktada belki kendi deneyimlerimize de bakabiliriz. Kim âşıkken ya da aşk acısı çekerken şiirlere sığınmamıştır ki? Çünkü hissedilen yoğun duyguların simgeselleştirilip önümüze konulması, başka bir deyişle bilinçdışından bilince çıkması, yani içeride olan bitenle “dışarıdan” da temas kurulması katarsis yaratabilir.
Bibliyoterapinin en son ve üçüncü adımı ise, bireyin bir içgörü kazanması ve kendi içinde bir bütünlük yakalayabilmesidir. Bir edebi metin, okuyucuyu etkilediğinde, artık kendi yaratıcı gücünü kullanmaya başlar. İngiltere’de yayımlanan The Telegraph gazetesi de, birkaç yıl evvel bu bağlamda çok kıymetli bir projenin hayata geçirildiğini duyurmuştu. The Reading Agency ve Society of Chief Librarians’ın işbirliğiyle 2013’te başlatılan bu proje, doktorlar ve sağlık uzmanlarının onayladığı 30 kitaplık bir listeyi psikolojik sorunlar yaşayanlara ulaştırmayı amaçlıyordu. 2015’e gelindiğinde toplam 445 bin kişiye ulaşan proje kapsamında, katılımcıların yüzde 85’i kitapların semptomları daha iyi yönetmelerini sağladığını, katılımcıların yüzde 55’i de kitaplar sayesinde semptomlarının azaldığını belirtmişti. Uygulanan bu yöntem, kişilerin çareyi uzakta değil, en yakın kütüphanede aramalarına imkan tanıdı, diyebiliriz. Reçetede yer alan kitaplardan bazıları şunlar: The Worry Cure: Stop Worrying and Start Living (Robert L. Leahy), Overcoming Depression (Chris Williams),Overcoming Anxiety, Stress and Panic: A Five Areas Approach (Chris Williams), How to Stop Worrying (Frank Tallis).
Bibliyoterapiden yola çıkarak oluşturulduğunu düşündüğüm şiir terapi ise, 19. yüzyılın başlarından bu yana psikolojik yardımda bulunmak için kullanılıyor. Bibliyoterapistler, 1800’lerin başında hastalarına şiir okumayı öneren ilk kişinin psikiyatrist Benjamin Rush olduğu konusunda hemfikirler. 1922’de, “İyi seçilmiş bir antoloji, sık rastlanan ruhsal sıkıntılar için mükemmel bir dispanserdir; tedavi edici olmasının yanında önleyici de olabilir,” diyen şair Robert Graves de, şiirin iyileştirici işlevini vurgular. Smiley Blanton ise, The Healing Power of Poetry’de (Şiirin İyileştirici Gücü) özel sorunlar ve duygudurumlar için kullanılabilecek şiirleri sınıflandırmayı amaçlar.

Bilinçdışı: Edebiyat ile psikanalizin buluştuğu yer
Psikanalize baktığımız zaman, yakın durduğu sanat türleri içerisinde edebiyatın oldukça ayrıcalıklı bir yerde olduğunu görebiliyoruz. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, “Ustalarınız kimler?” diye sorulduğunda, kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. Yetmişinci doğumgünü kutlamalarında takdim edilen “Bilinçdışının Kâşifi” unvanını ise reddeder ve “Ozanlar ile filozoflar bilinçdışını benden çok daha önce açığa çıkarmışlardı. Ben sadece bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel bir yöntem ortaya koydum,” der. Öte yandan, Freud’un hayatı boyunca yalnızca bir ödül aldığını, bunun da 1930’da verilen Goethe Ödülü olduğunu biliyoruz. Tüm bunlar Freud’un -ve haliyle psikanalizin- edebiyatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
Freud bilinçdışını keşif yolculuğunda yalnızca ruhsal hastalıkları tedavi edecek değil, aynı zamanda insan ruhsallığının nasıl işlediğini açıklayacak bir yöntem de bulmuştu. Ona göre bilinçdışı, sanatçıların yaratma ediminde ihtiyaç duyduğu ilhamın da çok önemli bir kaynağıydı. Yani bilinçdışı, edebiyat ve psikanalizi buluşturan kavramların başında geliyordu.
Freud, bilinçdışı kavramını antik tragedyalarla, Shakespeare’in ve Dostoyevski’nin kahramanlarıyla da desteklemişti. Örneğin, Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus, psikanalizin önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yaptı. Ayrıca Freud, Dostoyevski’ninKaramazov Kardeşler’indeki baba cinayetini ya da Shakespeare’in Hamlet’inin babasından intikam almayı sürekli ertelemesini bu kavramı doğrulamak ya da desteklemek için kulanmıştı. A. G. Brand ise, Therapy in Writing kitabında, Freud’un psikoterapi ve yazı konusundaki etkilerini şu sözlerle ifade etti: “Her şeyi hesaba katarak, Freud’un şiir ve psikanalizin, rüyaların ve fantezilerin bilinçdışı materyallerini paylaştıklarına dair hipotezi, sistematik self analizi ve terapötik ortam olarak yazıyı kullanması, psikolojik iyileşme için yazı yazmanın keşfedilmemiş potansiyeline kalıcı olarak dikkat çekmiştir.”

“Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıracak bir baltadır”

Psikanaliz ile edebiyat arasındaki yakın ilişki, gizli duyguları keşfetmek için bilinçdışı materyallerin ve duygulara biçim kazandırmak için kelimelerin karşılıklı kullanımına dayanır. Edebiyat da, psikoterapi de, iç çatışmaların çözümlenmesiyle ilgilenir. Her iki durumda da sembolleştirme ve yer değiştirme mekanizmaları kullanılır; ve her iki durumda da metaforların zengin katkısını görebiliriz…
İngiliz psikanalist Adam Phillips, Flört Üzerine kitabının önsözünde, psikanaliz için “bir nevi uygulamalı şiir” tabirini kullanır. Bir söyleşide bu tabiri biraz açması istendiğinde ise şöyle der: “Psikanalizde bir sorunu çözme, birini tedavi etme ya da en azından dikkati yaşadığı sıkıntıya çekme girişimi söz konusu olduğundan, uygulamalı bir boyutu bulunduğunu söyleyebiliriz. Ama psikanalizin yaptığı bir diğer şey de, kişinin konuşmasına imkan sağlamaktır. Psikanaliz, kişinin kendisini olabildiğince anlatması için gereken koşulları yaratma çabasıdır. Bu bakımdan diyebiliriz ki, Freud içlerindeki şiiri tam olarak dile getiremeseler bile, insanların kendilerini olabildiğince açıkça ifade edebildikleri bir ortam veya tedavi icat etmiştir. Seans yaklaşık 50 dakika sürer, her hafta aynı saattedir; tıpkı bir sonenin her zaman 14 mısradan oluşması gibi. Biçim, ifadeyi mümkün kılar.”
Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak ve bunu sembollerle, metaforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek kuşkusuz edebiyatın işi. Bu bağlamda, yazmak zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek olarak da nitelendirilebilir. Ve buna eşlik eden okur da kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini kurduğu özdeşimler yoluyla, yazardan devraldığı düzenleme ve anlamlandırma eylemine devam edebilir. Kafka, yazdığı bir mektupta, “Edebiyat, içimizdeki donmuş denizin buzlarını kıracak bir baltadır,” der. Bu balta elbette okuyucu ile yazarın paylaştığı bir baltadır. Buradan hareketle, okur üzerinde bu denli iyileştirici etkisi bulunan edebiyatın yazar üzerindeki etkisini nasıl değerlendirmeliyiz?

“Yazmasam delirecektim”

Psikanalizin kulaklarını çınlatmışken… Ego için en büyük tehlike id’den gelen dürtüsel arzu ve isteklerdir. Arzu ve isteklerin sorgusuz sualsiz, sansürsüz bir şekilde gerçekleştirilmesi, gerçeklik, yani dış dünya açısından büyük sıkıntı ve tehlike doğurur. İd’in ego tarafından baskılanması ve hedefine ulaşamayan dürtüler, insanın ruhsallığında gerilim ve çatışma doğurur. Bu baskının ve gerilimin mutlaka tahliye edilmesi gerekir. Yoksa patlama şeklinde deşarj olur. Basınç ve gerilimi düşürmeyi sağlayan ego, kendi varlığını muhafaza etmek için bazı savunma mekanizmaları kullanmak durumundadır. Bilinçdışında bulunan ve büyük oranda id’e karşı savaşan bu savunma düzenekleri, ruhsal gelişim evrelerine göre ilkelden olguna doğru bir seyir izler.
Bu kadar açıklama, var olan onlarca savunma mekanizmasından biri olan yüceltme (süblimasyon) için. Çünkü bu savunma mekanizmasının diğerlerine nazaran oldukça olumlu ve işlevsel bir tarafı var. Yüceltme, toplumca onaylanmayan ilkel nitelikteki dürtü, eğilim ve isteklerin asıl amaç ve nesnelerini bırakarak, toplum içinde onay gören yaratıcı, yapıcı eylemlerde kullanılabilir hale gelmesidir. Yani dürtünün (cinsellik, saldırganlık) enerjisi kalıyor ama niteliği, nesnesi, amacı değişiyor. Bu bağlamda, bir yazarın kitap yazması ya da kişinin baş edemediği ve başkaları tarafından onaylanmayan kişilik özelliklerini veya yaşam tarzını bir roman ya da öykü kahramanına yansıtması, başlı başına bir “yüceltme” sayılabilir.
Bu bilgiden hareketle, acaba Dostoyevski, kişiliğindeki saldırgan tarafları ya da kumar alışkanlığı, yarattığı karakterler sayesinde sağaltılmış olabilir mi? Yusuf Atılgan’ın babasıyla yaşadığı problemler,Aylak Adam’daki C. ve Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterleriyle nereye evrilmiştir acaba? Veya Halid Ziya Uşaklıgil, Mai ve Siyah romanında, ünlü bir edebiyatçı olup herkesçe tanınmak isteyen Ahmet Cemil karakteriyle hangi narsisistik özelliklerini ıslah etmeye çalışmıştır?
Bu sorular burada dursun ama bu yazının amacı hiçbir yazarı analize tabi tutmak ya da yazdıklarını psikanalitik bir bakışla yorumlamak değil. Ancak iyileşmenin okur tarafına ek olarak yazar tarafını da görebilmek “edebiyatın iyileştirici gücü” adına faydalı olacaktır.

Vaat edilen gül bahçesi

Edebiyat, bir anlamda insanı anlama, anlamlandırma sanatı olarak da ele alınabilir. Sonuçta edebi eserler, en temelinde insanı anlatır. Doğumdan, ölümden ve bu iki olay arasındaki süreçten bahseder. Bu süreçte aşklar, ayrılıklar, yalnızlıklar, coşkular, haksızlıklar, zalimlikler ve daha bir dizi kavram, bir dizi duygu yer alabilir. Edebiyat bunları dert edinir; tıpkı insanın da dert edindiği gibi… Edebiyat, insanın dert ettiği ne varsa onu kendi bünyesinde elden geçirir, onlara yeni biçimler verebilir. İnsanın söz konusu olduğu yerde de psikolojiden uzak kalması mümkün değildir. Sonuçta her yazar, şöyle ya da böyle, insan psikolojisinden beslenerek kurar metnini. Edebiyat psikolojiden, psikoloji de edebiyattan beslenir. Hal böyleyken derdi de, dermanı da içindedir bir bakıma. Edebi karakterler, öyküler üzerinden, ruhsallığımıza neyi katıp, neyi katmayacağımızı belirlememize yardım eder. Benliğimizi yeniden inşa ederken, bir psikoterapist hassaslığıyla herhangi bir şeyi dayatmadan, serbest çağrışımlarımıza kulak vermemizi sağlar.
Elbette bu yazı edebiyatın “bir gül bahçesi” vaat ettiğini savunmuyor; tıpkı psikoterapinin de vaat etmediği gibi… Edebi metinlerin kişisel gelişim kitaplarından en önemli farkı belki de bu, okuyucu üzerinde herhangi bir iddiasının, zihinsel ya da duygusal herhangi bir hedefinin bulunmaması. Edebiyatın iyileştirici gücünden kastım ise, kişinin kendisini sürekli iyi, mutlu, coşkulu hissetmesi değil. Böyle olsaydı, bu edebiyatın insan doğasından uzak, yapay ve samimiyetsiz bir noktada durduğunu gösterirdi. Aksine edebiyat, kişiye her türlü duyguyu hissedebileceği bir alan yaratırken, aynı zamanda kendisini gözlemleyebilmesini sağlar; üstelik güvenli bir mesafeden bakıldığı için, bu duygular kişinin tüm benliğini ele geçirmez. Kişinin kendisini ve ötekini anlamlandırma sürecinde bir yoldaş vazifesi görür.
Adam Phillips bir kitabında, “Karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder,” der. Küçük bir eklemeyle, okuduğumuz her edebi eserin de izin verdiğimiz ölçüde bizi iyileştirdiğini, icat ettiğini söyleyebiliriz. Bu yüzden bir kitapla ilişki başlar ama bitmez; kendi ritminde gidebildiği yere kadar gider…

KAYNAKÇA:

Vicdanı Gören Oldu mu?

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/siyaset/177084-vicdani-goren-oldu-mu

“Vicdan” kelimesi son günlerde ağırlığınca soru üretiyor zihnimde. Nasıl üretmesin? Zihnim/zihinlerimiz öyle feci cümlelere, fotoğraflara, görüntülere maruz kalıyor ki… Soruların üretildiği hızda ise cevaplar tükeniyor. Vicdanın muhasebesi olur mu, diye soruyorum peki ya vicdanın muharebesi. Vicdanı bedenimizin neresinde hissederiz? Vicdanın muhasebecisi var mıdır mesela? Bu kayıtları kim tutar?

Belki artık çoktan tarihe karışmış, son derece demode bir kavramdan bahsediyorum kim bilir.

Son zamanlarda edebiyattan başka sığınacak bir şey bulamayan biçare ben, vicdanı yoklarken yine birtakım yazarlara başvurdum.

Stewan Zweig, “Merhamet” adlı romanında şöyle diyordu; “Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz.” Bu cümleden hareketle vicdanın hafızası var mıdır? Vicdanın hafızası varsa kotası ne zaman dolar?

Sabahattin Ali’nin dediği gibi vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta mı sürer? Vicdan azabı maksimum kaç ton kaldırır?

Tüm toplumsal anlamlardan, kutsal ve erişilmez yüklemelerden bağımsız  “vicdan” ne demektir? Yoksa vicdan bunlardan ayrı düşünülemez mi?

Sanat, insanların vicdanlarıyla bir çeşit başetme yöntemi olabilir mi? Yazmak, çizmek bir vicdan meselesi midir? Peki ya okumak, izlemek, sanata seyirci kalmak?

(Bu soruların varlığı, cevapların da birazdan geleceğine dair bir beklentiye sürüklüyorsa seni sayın okuyucu, yaratacağım hayal kırıklığı için şimdiden kusura bakma!)

James Joyce, “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı başeserini noktalarken, insanoğlunun bu dünyadaki macerasını, bu maceranın öznesi olan vicdanı şöyle anlamlandırır: “Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”

Joyce, bir varoluş biçimi olarak seçtiği sanatsal eyleminin asıl amacının, soyunun yaratılmamış vicdanını ruhunun örsünde dövmek olduğunu vurgulamaktadır. Sanatçının görevi, insan vicdanını yaratmak, onu ruhun örsünde işlemek, biçim vermek ve sürekli duyarlı tutmaktır.

Çünkü vicdan, insanın varoluşunu olduğu kadar onun sanatsal eylemini de anlamlı kılan en temel iç gerçekliğidir.

Montaigne, “insan olmayı bilmek”ten söz ederken, vicdanı temiz bir hayat sürmüş olmayı kast ediyor; “insan olmayı bilen, kitaplar yazmış ya da savaşlar kazanmış ve ülkeler fethetmiş bir kişinin yaptıklarından daha önemli bir şeyi başarmış demektir. Bunun dışındaki her şey –hükmetmek, kesemizi doldurmak, mal mülk edinmek- içi boş bir dekordan ibarettir. İnsanın hayatta en önemli eseri, doğru ve düzgün yaşamayı becermiş olmasıdır.”

Vicdan, klasik anlamıyla sadece bir “otokontrol” anahtarı  ya da psikanalizin terimiyle bir “süperego” katmanı gibi görünebilir; ama onu asıl önemli kılan, hayata karşı eylem konusunda bir filtre görevi üstlenmesidir. Bu öyle bir filtredir ki, bazen savunulan ideolojinin atlanan noktaları dahi somut dünya karşısında yeniden kurulur, kurgulanır. Belki de hayatın o akıl almaz değişkenliği ve her şeyin korkunç bir uyum içinde çelişkilerle birlikte hep yeniden var olabilmesindeki anlam buradadır.

Bu filtre meselesini, öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin eşiTürkan Elçi vesilesiyle düşünür oldum. Elçi, twitter mesajında “Bir ihtimal, eşimin katilini gözaltına alırsanız sakın işkence yapmayın. İşkenceye karşı ömrünü adamış birinin katili bile adil yargılanmalı” cümlesini kurmuştu.

Sonra başka bir tweete daha rastladım; Veli Saçılık, “Darbeciler arasında benim kolumu cezaevinde kopartanlar var. Ama hiçbirine linç uygulanmasını, işkence edilmesini kabul etmiyorum.”

Bunlara rastladıktan sonra, “vicdan denilen bir şey var galiba” dedim. Demek ki sayıları az da olsa birilerinde hala yaşayan bir şey bu. Ve bu kavramı hatırlamak belki de hayata döndürmek gerektiğini düşündüm.

Vicdan, içimizle dışarısı arasında bir süzgeç görevi görüyorsa, dışarının bize göre “kötü”, “yanlış”, “cani” tarafını sorgusuz sualsiz içimize almamızı engelliyorsa, daha doğrusu bize bir rahatsızlık veriyorsa ruhumuzu birtakım hazımsızlıklardan da koruyabilir. Bu süzgeçten yoksun olmak ise kendi içsel evrenimizle temasın engellenmesini ve kendimize yabancılaşmamızı sağlayacaktır.

Tüm bunların dışında, tarihe kalmaya pek meraklı birtakım ölümlüler olarak, gelecek kuşakların yapıp ettiklerimize bakarak bizi vicdani olarak yargılayabileceklerine acaba ne kadar kafa yoruyoruz? Bilinçdışımızda bizden sonrasının olmayacağına dair bir yanılgıdan dolayı mı bu boşvermişlik, yoksa gerçekten olup bitene hakim olamayacak kadar gözler kör mü? Daha da fenası, bize dokunmayan yılanın ömrüne ömür katıp, yatağını pamuklarla döşemekle mi meşgulüz?

Vicdan diye bir şey vardı, var olmalıydı, nereye kaybolmuş olabilir?

Çıkıp ortaya, kalbi kuruyanlar için bir sızlatsa ya kendisini.

Liselilerin Protestolarına “ıhlamur” Bakışı

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/toplum/175961-liselilerin-protestolarina-ihlamur-bakisi

Kadıköy’de yaşayanlar bilirler, bir türlü ıslah edilemeyen Kurbağalıdere’nin kokusu ciğerlerimizi dağlamaya devam ediyor. Özellikle yaz gelince bir başka kokuyor haliyle.  Camı açsanız bir türlü, açmasanız başka türlü. Geçtiğimiz haftalarda Biamag’a bu konuyla ilgili Deniz Erkmen yazmıştı. Çok katıldığım şöyle bir cümlesi vardı; “Kurbağalıdere ülke için dev bir metafor bugünlerde sanki.” Kurbağalıdere, ülkenin boktanlığına dair önemli bir sembol işlevi görüyor gerçekten. Koktukça kokuyor ve biz bu kokudan kurtulamıyoruz. Ne halimizi izah edebiliyoruz ne dereyi ıslah. Dere sanki hayatımızın tam ortasına bağdaş kurmuş durumda, hiçbir yere gitmeye de niyeti yok. Ve neredeyse alışıyoruz bu kokuya, duyarsızlaşıyoruz, onu kabullenmeye çalışıyoruz. Böyle böyle yaşayıp gidiyoruz işte.

Derken…

Ihlamur mevsimi geliverdi. Ve son günlerde İstanbul’un birçok yeri ve özellikle de Kadıköy-Moda sokakları buram buram ıhlamur kokmaya başladı. Akşamları yapılan yürüyüşler pek keyiflendi. Kurbağalıdere’nin hâlâ orada olmasına ve kuvvetle muhtemel hâlâ kokmasına  rağmen  ıhlamurların kokusu öyle bir bastırdı ki, bok kokusunu duymaz olduk.

Haziran ayı, ıhlamurların çiçek açma zamanı…

Ülkede de 2013 yılından beri Haziran’da muhteşem kokular yükseliyor. Ihlamurlar çiçek açıyor, lağım kokularına rağmen. Gezi’yle başlayan ıhlamurlanma süreci, bu yıl liselilerin zarif protestolarıyla devam ediyor. Ihlamurlar elden ele dolaşıyor sanki, mis gibi kokuyor ortalık ve hepimizin umutlanma ihtiyacını besliyor.

Son zamanlarda günlerime yeni bir merak ve heyecan geldi.  Acaba bu hafta hangi liselerden protestolar gelecek diye.  Protestoların bildirilerine dair metin analizi yapmak değil bu yazıda amacım. Zira içeriğiyle değil, biçimin kendisiyle ilgileniyorum. Gezi’yle birlikte gelen “artık baba istemiyoruz”, “kimsenin baskısına ihtiyacımız yok” tavrını şu an liselilerden görmek gerçekten ülkenin geleceği adına umut verici. Çünkü artık kimsenin tahammülü kalmadı; üstten tavırlara, kendisine karışılmasına, türlü haksızlıklara, tek tipliliğin, tek adamlılığın dayatılmasına, sömürülmeye, aptal yerine konulmaya…

Zizek’in Gıdıklanan Özne kitabında sözü edilen simgesel anlamda “babanın öldürülmesi” hayvandan insana geçiş için olması gereken bir adımdır. Çünkü baba otoritesinin simgesel anlamı, yasakları ve tabuları barındıran ve inşa eden kültürün temel kaynağıdır.

Lacan için de Babanın Adı’nı tanımak kişinin kendi öznesini oluşturma adımıdır. Artık bundan sonra kişi/özne “kültürel düzen”in simgeleriyle düşünecektir. Lacan’a göre bunun en önemli kısmı cinselliğin içgüdü olmasına rağmen bir tabuya dönüşmesidir. Bu durumu toplumsal kastrasyon (hadımlaştırma) olarak isimlendirir.

Baba otoritesinin gölgesinde insan toplumsal hadımlaştırma korkusu yaşamakta ve özgürce davranamamaktadır. Buna göre insanın kendini var etmesi için baba  otoritesini (sembolik anlamda) yok etmesi gerekir.

Gezi’yle başlayan ve şu aralar liselilerin protestolarıyla sürdürülen bu itirazlanma süreci, sembolik “babanın öldürülmesi”ni, geç de olsa özneliğimizi ve öznelliğimizi inşa etme sürecine girdiğimizi düşündürüyor bana.

Gerçek özgürlüğe bu şekilde kavuşacakmışız gibi geliyor.

Burada en fazla hoşuma giden şey bu protestoları yapan gençlerin “ergen”, “apolitik gençlik”, “z kuşağı”, “bencil nesil” gibi adlandırmaları nasıl da haksız çıkarttıkları…

Şu an bu gençlerin hepsi  tüm kötü kokuları bastıracak şekilde ıhlamur kokusu yayıyorlar etrafa.  Ve onlar sayesinde bizlerin de içi çiçekleniyor.

Bu arada ıhlamurların tarihçesine dair bir dipnot belirtmekte fayda var. Eskiden Orta Avrupa’da ıhlamur ağaçları köylerin meydanında bulunur ve insanların buluşma noktası olarak kullanılırmış. Ve köy mahkemeleri genelde burada kurulurmuş. Bu yüzden ıhlamur, “mahkeme ağacı” ya da “mahkeme ıhlamuru” olarak da bilinirmiş.

Ihlamurlar, bizim memlekette de mahkeme kuruyor Haziran’da.  Ve bu mahkemede türlü haksızlıklar, adaletsizlikler, zulümler yargılanıyor.

Darısı gelecek Haziran’ların başına…

Velhasıl sevgili okuyucu yazın toplanan bu ıhlamurlar, kışın içimizi ısıtacak şifalı çaylara dönüşecek umudunu taşıyorum.

Ne (u)mutlu bize!

Not: Bu yazının babalar günü haftasına denk gelmesi bilinçli bir tercih değildir.  Olsa olsa bilinçdışımın bir oyunu olabilir. Canım bilinçdışı!

Delilik Algısına Dair Bir Güncelleme

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/toplum/175481-delilik-algisina-dair-bir-guncelleme

Deliliğin ne olduğuna dair bir beyin fırtınası yapsak, en çok karşılaşacağımız ifadelerin kendi kendine konuşmak, halüsinasyonlar görmek, öfke krizleri geçirmek, insanlara ve kendine zarar vermek gibi daha dışarıya yönelik, gürültülü, işgal edici ve yayılmacı özellikler taşıyan eylemler olacağını  tahmin edebiliriz. Ve böyle bir delilik algısının ardından ortaya çıkacak çözüm yolları da  o kişilerin hastanelere kapatılması, korkunç yoğunlukta ilaçlara ve hatta şiddete maruz bırakılması, kendi gerçekliğinden ve değer sisteminden gitgide uzaklaştırılması ve o kişilere bir  “normallik” aşılanmaya çalışılması olabilir.

“Freud, Schreber vakasını tartışırken, deliliği tanımladığını düşündüğümüz özelliklerin –hezeyanlar, halüsinasyonlar vs.- aslında birincil değil, ikincil semptomlar olduğunu söyler. Bunlar deliliği oluşturan öğeler değil, deliliğe verilen yanıtlardır; Bleuler, Jung, Lacan ve Winnicott’un da savunacağı gibi, kendi kendini iyileştirme girişimleridir.”

Deliliğin bu denli kısır bir çıkmaza sokulmasının ve tek bir boyuta indirgenmesinin sorumluluğunu kimlere vereceğimiz elbette tartışılır. Burada kapitalist düzeni, DSM’nin(Diagnostic and Statistical Manuel of Mental Disorders, Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) sınıflandırma sistemini, “normallik” düşkünlüğünü ve hatta faşizanlığını, ilaç piyasalarını ve bu bağlamda konuşulmayan bazı gizli anlaşmaları sorgulayabiliriz. Ancak bu sorgulama, bizi  deliliğin -daha terminolojik bir ifadeyle psikozun- farklı katmanlarına ulaşmaya çalışmaktan ve deliliği çok boyutlu bir olgu olarak düşünmekten  alıkoymamalı.

Çok boyut derken neyi kastettiğimi belki bir örnekle somutlaştırmak iyi olabilir. Sessiz sakin bir şekilde işinde gücünde olan, aile hayatını sürdüren, toplumsal sorumluluklarını yerine getiren bir kişiyi düşünelim mesela.  Bu kişinin davranışlarında herhangi bir anormallik olmamasına karşın bu kişi gün geliyor,  tüm aile üyelerini ve kendisini bir silahla öldürüyor.  Böyle bir vaka, deliliğin normal hayatla bağdaşan örnekleri üzerinde düşünmeye itiyor bizleri. Her delilik gürültülü bir şekilde olmayabilir ve gözden kolayca kaçırılabilir. Bu kapsamda “suskun delilik”lere kulak vermenin ve delilik algımızı güncellemenin zamanı gelmedi mi?

Bize bu zamanın çoktan geldiğini oldukça ikna edici bir şekilde ve bir dolu örnek üzerinden  ortaya koyan bir kitap var artık; İngiliz psikanalist Darian Leader tarafından kaleme alınan ve Encore yayınlarından çıkan “Delilik Nedir?” kitabı.

Kitabın temel meselelerinden biri ve ilk bölümünü oluşturan, yukarıda da açıklamaya çalıştığım “suskun delilik” ya da beyaz psikoz kavramı üzerine;

“Bir dizi nedenden dolayı, bu tür psikozun yaygınlığının farkına varmak ve yapısı üzerinde çalışmak bugün bilhassa önem taşıyor. Delilik ile fahiş ve tehlikeli davranış arasında kurulan eşitliği zayıflatarak deliliğe vurulan damgayı silme çabalarına yardımcı olabileceği gibi, insanların delirmeden de deli olabileceğini ve gayet normal hayatlar yaşayabileceğini kavradığımız anda, deliliği sahiden infilak etmiş olanlara yardımcı olmak konusunda önemli sonuçlar doğacaktır.”

Peki psikotik özneye, başka bir deyişle delilikle boğuşan bir kişiye nasıl bir yardımdan bahsediliyor olabilir?

Öncelikle kişide görülen dışsal belirtilerin dışında kişinin kendi içsel deneyimine odaklanılması, kişide görülen belirtilerin onun hayatında nasıl bir yer tuttuğuna, bunlara nasıl anlam verdiğine ya da veremediğine, yani kısaca tüm bu belirtilerle kişinin nasıl ilişki kurduğuna odaklanılmasıyla gerçek bir yardımdan söz ediliyor olabilir. Ve bununla beraber psikotik özneyi tedavi edilecek bir nesne değil, dinlenmesi gereken bir insan olarak ele almak, hastanın özgüllüğüne ve hayat hikayesine müdahale etmemek, kişiyi birtakım sınıflandırmalardan, şemalardan ve genellemelerden çekip almak yani o kişinin ruhsallığında neler olup bittiğini “gerçekten” anlamaya çalışmakla mümkün olabilir.

“Psikanalitik yaklaşımın her bir hastanın biricikliği konusunda gösterdiği özen, bireysel hayatların ayrıntısına ve değerine gittikçe daha az yer veren bir toplum içinde yaşadığımız bugünlerde daha da büyük önem taşıyor. Dört bir yanı saran o farklılık ve çeşitliliğe saygı nakaratına rağmen, günümüzde insanlar, çocuk yuvalarından meslek hayatının koridorlarına varıncaya dek, daha önce görülmedik ölçüde bir örnek düşünmeye zorlanıyor. Ruh sağlığı dünyasında bunun yansımasını görüyoruz: tedavi her iki tarafa da sorumluluk yükleyen, işbirliğine dayalı, müşterek bir çalışmadan ziyade, edilgen bir hasta üzerinde uygulanan neredeyse mekanikleşmiş bir teknik olarak anlaşılıyor. Bugün ruh sağlığı hizmetlerinin bir tür tamirhane gibi, insanların en kısa sürede onarılıp işlerine ve -belki ailelerine- geri gönderildiği bir yer olarak görülmesi yönünde artan bir baskı var. ”

Bir sınıflandırma sistemine göre tanı koyup, ilaç yazmaktan kuşkusuz daha “zor”, daha yavaş, daha derin ve insani bir şeyden söz ediliyor kitapta;

“Olağan delilik teorisinin ciddiye alınması, içinde yaşadığımız toplum için köklü sonuçlar doğurur. Deli olmak –günlük hayatla tam bir uyum içinde olabilir-  ile delirmek –belli durumlarda tetiklenir- arasında temel bir fark olduğunu kabul ettiğimizde, bireylerin hayatlarını dengelemek için icat ettikleri farklı pratiklere uygun düşer, bazen düşmez. Ama bunların çözüm bulma girişimleri olduğunu fark ettikten sonra, bunları normatif bir inanç ve değer kümesine sokma tasarılarını sorgulayacak hale gelmeyi umabiliriz.”

Delilik Nedir?, çevirmenliğini Barış Engin Aksoy’un yaptığı Lacancı Bakışlar dizisinden çıkan ilk kitap. Kitabın önemli bir özelliği hiç acele etmeden deliliğe yakıştırdığımız tüm kalıpları usul usul yıkıp, yerine bambaşka bir algılayış oturtmamızı sağlaması. Anlatımının akademik ve teknik bir jargondan uzak olması, bol bol vaka örnekleri sunması, psikanaliz tarihinde çığır açan çok önemli vakalardan bahsetmesi de kitabın kuşkusuz en güçlü yanlarından.

Lacancı Bakışlar dizisi, sanattan politika ve felsefeye kadar birçok alanı etkileyen Jacques Lacan’ın psikanaliz kuramını ve kuramın uygulamada yarattığı yenilikleri açık, sistematik ve kapsamlı bir şekilde sunmayı amaçlıyor. Dizinin editörlüğü, aynı zamanda Suret Dergisinin de editörü  olan psikiyatrist Özgür Öğütcen tarafından yapılıyor.

Özgür Öğütcen, büyük bir şevkle ve ısrarla Lacancı Psikanaliz üzerine çalışmalar yapan ve bunu son yıllarda çeşitli seminerler, okumalar, eğitimlerle insanlarla paylaşarak bu alanda çalışmak ve düşünmek  isteyenlere çok ciddi kapılar açan bir kişi. Psikanaliz alanındaki birtakım dogmalara çok net eleştiriler getirerek, farklı düşünüşlere ve uygulamalara temas etmemizi sağlıyor. Türkiye’de kurulan üçüncü psikanaliz derneği olan Lacancı Forum Türkiye Psikanaliz Derneği’nin  de kurucu üyelerinden.

Bu dernek ve çalışmaları sayesinde, Lacan sadece kitaplara sıkışmış, entellektüel bir uğraş, akademik bir metinler bütünü olarak görülmekten çok daha ötelere taşınıyor. Bu noktada derneğe çok önemli katkılar sağlayan Zehra Eryörük’ü de bu yazı vesilesiyle anmak  isterim.

Bruce Fink tarafından kaleme alınan “Lacancı Psikanalize Giriş” kitabı da pek yakında Lacancı Bakışlar dizisinden çıkacak ikinci kitap olacak.

Balkonların Psikodinamiği Üzerine…

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/175243-balkonlarin-psikodinamigi-uzerine

Sabah erkenden yıkanan, sonra orada bir güzel kahvaltı yapılan, kahve içilen, kitap okunan, gelip geçene bakılan, sohbet edilen balkonların çok şanslı olduklarını düşünüyorum. Bir balkona hayat vermenin ve orayı yaşam alanının bir parçası olarak kabul etmenin de insanın kendisiyle ve dış dünyayla kurduğu ilişkinin keyifli oluşundan ileri geldiğine inanıyorum. Yani bana göre balkonların, mutlulukla kesinlikle bir ilgisi var.

Ancak son zamanlarda yapılan yeni binaların balkonsuzluğu iyice gözüme batar hale geldi. Balkonlara olan özel düşkünlüğümün ve balkon “stalker”lığımın kesintiye uğramasının yanı sıra, sanki verilmeye çalışılan mimari görünümlü sosyo-politik, psikolojik bir mesaj varmış gibi geliyor. Ben de bu vesileyle balkonların psikodinamiği üzerine düşünmek istiyorum.

Biraz “balkon” kelimesini havalandırmakta fayda var. Balkon dediğimiz şey, ne içeriye ne de dışarıya ait bir mekândır. Bu anlamda bir “ara alan” olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bir açıdan da hem içeriye hem de dışarıya aittir. Burnunu her tarafa sokabilir. Bu anlamda oldukça omnipotans (tümgüçlü) bir yapıda olduğunu söylemek mümkün olabilir.  Kısacası iç-dış ayrımının çok da kesin olmadığı bir noktadadır. Evin nefes alan kısmıdır. Dışarıyla ilişki kurmamızı sağlayan, içeriden dışarıya, yani “öteki”ne açılan önemli bir bağlantıdır. Dışarıda olup biteni gören, dışarının hallerini gözetleyen ancak müdahale imkânının oldukça kısıtlı olmasından mütevellit gördüklerini biraz kendisine saklayan, hatta sır tutabilen bir yerdir. Evin içini dışarının gürültüsünden, olası darbelerinden koruyan bir yerdir. Mesela dışarıdan gelen herhangi bir etki evin içine ulaşmadan önce, balkona uğrar, balkondan geçer ve belki evin içine bile ulaşmadan balkonda kalır.

Tüm bu işlevlerine rağmen, evlerin son zamanlarda gitgide balkonsuzlaştırılması, yani evlerin kastre edilen mekânlarının balkonlar olması oldukça düşündürücü, duygusal olarak da ürpertici. Kastre edilmiş balkon biçimi ise, “fransız balkonu” diye tabir edilen, sanırım dış dünyaya “fransız” kalmamızı arzu eden 40 santimetrelik bir çıkıntı. Balkon”muş” gibi yani. “–Mış gibi” yaşamlarımıza oldukça uygun bir biçim olsa gerek. “Balkon yok” denmiyor da, “fransız balkonu var” deniyor. Bir kandırmaca mı bu? Yoksa bir teselli mi?

Bir evden balkon kalkınca sadece içerisi ve dışarısı kalıyor. Bir ara alan, ortalama bir konum, dışarıyla içerisi arasındaki bağlantı kayboluyor. Sanki balkonsuzlukla beraber toplumsal olarak da ara renklerimizi, tonlarımızı, ara geçişlerimizi kaybetmek üzereyiz. Çok keskin geçişler içinde salınıyoruz. Belli bir tarafta olmak, diğer tarafları reddetmekle mümkünmüş gibi geliyor. Duygu-düşünce işleyişimiz, kutuplaşmalar üzerinden ilerliyor. Ruhsallığımızda var olan yıkıcı taraflarımız, iyi taraflarımıza saldırmak istiyor. İyiyle kötüyü, güzelle çirkini, boşlukla doluluğu, benle ötekini bir arada kabullenmekte oldukça zorlanıyoruz. Kavramlar arası geçirgenliğimiz ve geçişliliğimiz oldukça sınırlı. Ayırma, bölme, parçalama mekanizmalarımız; bağ kurma, birleştirme, bir arada tutma eylemlerinden çok daha baskın bir hale gelmiş durumda.

Örneğin yas tutamıyoruz artık. Yasın da bir geçiş alanı olduğunu inkâr ederek, ya hiç bir şey olmamış gibi davranıyor ya da çok ağır bir depresyona giriyoruz.

İkili ilişkilerde karşımızdakiyle ya sembiyotik bir bağ kurup onsuz yaşayamayacağımızı düşünüyor ya da sadece “öylesine bir bağlantı” kuruyoruz. Hem kendi bireyselliğimizi hem de karşımızdakinin öznelliğini kolladığımız bir ilişkiyi sürdürmek oldukça zor bir hale geliyor. Ya seviyor ya terk ediyoruz. Ya içerideyiz ya dışarıda. Ya kenardayız ya en merkezde. Ya başındayız ya da en sonunda. Ayarsızlığımızın ucu bucağı yok.

Hem toplumsal hem de bireysel olarak süreçlerin alabildiğince ıskalandığı bir dönemdeyiz. Bir buzun kaynar suya atıldığı ilk anı düşünün. Isıyı yavaş yavaş içine alıp usul usul erimektense, çat! diye çatlayıverir buz. Süreçleri ıskalamak, geçiş alanlarını ortadan kaldırmak demek, buz misali kendimizi de çatlatmak, bölmek demektir bir bakıma. Bölersek ne olur? Bütünlüğümüzü yitiririz ve bunun sonucunda da gerçekliğimizi, köklendiğimiz zeminimizi…

Balkonsuzluk, bizi hem kendi ruhsallığımızda hem de toplumsal bağlamda geçiş alanlarımızdan ve ara yüzlerimizden yoksun, ötekiyle bağ kuramayan, nefessiz bırakan  bir hale sokuyor ne yazık ki.

Hayatımızdan balkonlar gidiyor. Her şey bizi daha da nefessiz bırakmaya, daha da keskin geçişler yapmaya yönelik işliyor sanki.

Bu sebeple “Balkonları Koruma ve Yaşatma Derneği” kursak diyorum. Pek hayırlı bir iş olabilir bu.  Öyleyse buradan çağrımı yapmış olayım. Gelin şu işe bir el atalım sevgili okuyucu. Çok fazla gönüllüye ihtiyacımız var orası kesin. Dernek merkezimizi halâ varlığını sürdürmekte olan çiçekli, böcekli, keyifli bir balkona kurarız belki. Sonra teker teker başka şubelerimizi, başka balkonlarda açarız. İstekli ve istikrarlı çalışırsak balkonlar yeniden hayat bulur belki, hem evlerimizde hem ruhsallığımızda. Ara ara çıkar havalanırız, nefesleniriz orada. Hem dışımızda hem de içimizde olup bitene, geçip gidene bakarız. Müdahale etme ihtiyacı hissetmeden olanla kalırız, olanı taşırız belki bir süre.

Hem balkonları yeterince koruyabilirsek ve onlara hak ettikleri değeri verirsek, belki birtakım adamların “balkon” kavramını farklı algılayıp orada yaptıkları birtakım konuşmaları, faşizan bir performans gösterisine dönüştürmelerini de bir nebze engellemiş oluruz, kim bilir.

Kör Baykuş’un Zamansızlığı

Bu yazı PEO-Atölye* tarafından kaleme alınmış ve Varlık Dergisi’nin Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.

                                                                          Ölümünün 65. Yılında Sâdık Hidâyet’e Özlemle…

 Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” cümlesiyle başlıyor Kör Baykuş.  Anlatıcı-kahraman, yazma nedenini şöyle açıklıyor: ”kendimi gölgeme tanıtma isteği.” Ve ekliyor; “çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. (…)benim için hiç önemi yok inanmış inanmamış başkaları. Lakin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

Sâdık Hidâyet’in tek romanı olan “Kör Baykuş” (Buf-i Kur), roman türüyle dalga geçercesine küçük hacimli bir kitap olmasına rağmen , yapısı ve içeriği açısından oldukça yoğun bir kitap. Bu yoğunluk, yazarın hayat öyküsünden beslenen bir kıvamda okuyucuyla buluşuyor. Sâdık Hidâyet, bütün eserleri arasında başyapıtı sayılan “Kör Baykuş”’u 1936 yılında yazmasına rağmen, kitap İran’da 1941 yılına kadar basılamadı. Türkçe’ye de Behçet Necatigil tarafından çevrildi ve ilk kez 1977 yılında Varlık Yayınları tarafından basıldı.

Tamamen bir bilinç akışıyla kaleme alındığı anlaşılan kitapta zaman ve mekân mefhumlarının ortadan kalktığını görüyoruz. Yalnız yaşayan, ailesinden ve çevresinden kopmuş ve sürekli afyon içen bir gencin bilinç dışında dolaşan yazar, burada tekinsiz ve bir o kadar da tanıdık bir yolculuğa davet ediyor okuyucusunu. Kitabın tüm kahramanları aslında aynı kişinin farklı varyasyonları. Bir nevi alt benlikler olarak da ele alabiliriz bunları. Ve aynı zamanda hepsi aynı insan hayatının farklı dönemleri. Ve tüm kahramanların gölgesi baykuş. Geceleri ortaya çıkan, görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan, insanlardan uzak yerlerde ve yalnız yaşayan…

Sürekli birbirlerine dönüşen kahramanların dünyasında geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman; gerçekle hayal tamamen birbirine karışıyor. Olaylar arasındaki nedensellik mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi değil, masal mantığında yer alıyor. Ancak bu masalsı anlatının tamamen gerçek bir hayatı saptadığını da ister istemez sezinliyoruz.

Kör Baykuş, içine girildiğinde insana uzun, yer yer ışık alan loş bir koridordaymış hissi veriyor. Koridorun başı ve sonu yok. Zaman ise uzay boşluğunda ne kadar var ise o kadar var.

Anlatıcı roman boyunca bir şimdiden, bir geçmişten söz ediyor.  Romanın başlarında “üç aydan beri, hayır iki ay dört gün var ki” ya da ilerleyen bölümlerde “iki ay önceydi, hayır doğrusu: iki ay ve dört gün önce” gibi zamana dair belirlemelerde bulunuyor. Fakat bu tarihlerin okurun olayları bir sıraya sokmasında, zihninde bir öncelik sonralık yaratmasında işlevsel olmadığı görülüyor;

Geçmiş, gelecek, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar.”

Kitap boyunca sanki arka arkaya dizili düşsel fotoğraflar gösteriliyor bize.  Arka arkaya dizilerek bir hikayenin anlatıldığı ancak nereden başlandığı ve nerede sonlandığı meçhul bir dizi fotoğraf… Sonra bu fotoğrafları alıp üst üste koyduğunuzda, tüm karelerin adeta şeffaflaştığını ve aslında tek bir fotoğraf olduğunu fark ediyorsunuz. Birbirinin aynısı pek çok fotoğrafın zamansız, mekânsız bir düzlemde yeniden ve yeniden göze görünmesini deneyimliyoruz.

Romanımızdaki karakteri daha iyi duyumsayabilmek için insanın ilk ilişki deneyimine yani anne-çocuk ilişkisine değinmek gerekiyor.

Anne çocuk arasındaki o ilk ilişki, zamandan ve mekândan bağımsızdır. Ve bu ilk ilişkinin içinde, ilk aşk, ilk bağlanma, ilk ayrılık, ilk kayıp, ilk acı da saklıdır.

Anne ve çocuk, doğumdan önce tek vücutturlar, tek maddeden oluşurlar. Doğum, bu tek vücut halinin bozulmasıyla ilk ayrılık ve beraberinde ilk yas olarak nitelendirilebilir. Bebek gözünü ilk annesine açar ve yeniden onunla birleşmek, bir olmak ister. İşler yolunda giderse artık bir üçüncüye yer açmak zorundadır. Anneyle olan ikili ilişki sona ermek üzeredir. Çünkü annenin zihninde başka biri daha vardır. Ve bu da çocuğun babasıdır. Kör Baykuş romanında baba sembolü “ ihtiyar gülüşü” ile tanımlanır, anne-çocuk arasındaki dualite (ikilik) artık engellenir ve yas, -Lacanian bir söylemle ifade edecek olursak-  “babanın adıyla” yasaya evrilir;

Ruhlarımız önceki bir hayatta, cisimsiz maddesiz bir alemde karşılaşmış da tek asıldan, tek maddeden oluşmuş, böylece bizim yeniden birleşmemiz adeta kaçınılmaz olmuştu. Ben bu hayatta da onun yanında olmalıydım. Hiçbir zaman el sürmek değildi isteğim. İçimde ilk görüşten kalma, aşina bir duygu: Ben onu tanıyorum. Bu aşağılık dünyada ya onun aşkını isterim ya da hiç kimsenin! … Fakat ihtiyarın o kuru ve rezil gülüşü aramızdaki bağı koparmıştı işte.

Kitap bizi oidipal çatışmanın tam ortasına bırakıp, yoluna devam ediyor. Kahramanın arzusunun doyurulmazlığı, ulaşılamazlığı, bitimsizliği göz kırpıyor okuyucuya.

Kitapta  amca, hurdacı,  arabacı, mezarcı gibi tüm erkek figürler baba imgesine  işaret ederken, aynı şekilde tüm kadın figürler de anneye çıkıyor. Ve aslında tüm bu figürler kahramanın iç nesne temsillerini oluşturup, bir bütünlük halinde ilerliyor.

İç dünyadansa  bana bir süt annem, bir de kahpe kadın kaldı.”

Bu iki kadın figürünün de ana kahraman tarafından hiç görülmemiş olsa da düşlemsel olarak etkileşim içinde olunan, içe alınan, hatta özümsenen (inkorpore edilen) anne figürüne işaret ettiği söylenebilir.

Doğumla beraber,  anne acı ile mutluluğu birlikte yaşar. Kadın, ölüme en çok yaklaştığı yerde bir yaşam sunar kendi bedeninden. Çocuk ise anne rahmini terk eder ve dünyaya alışma aşamasında annesinin memesine tutunur. İlk nefes alışıyla ağlamaya başlar. Dünyaya gelişin ilk anlarından itibaren insan canlısını ambivalanslar yakalar ensesinden. Kitapta en çok hissedilenlerden biri de bu ambivalans(karşıt-ikircikli) duygulardır;

Yalnız cismim değil, ruhum da aralarında bir uyuşma olmaksızın, kalbimle sürekli zıt gidiyorlardı. Garip bir dağılma ve bölünmeden geçiyordum sürekli.”

“Kahpe” diye sıfatlandırdığı karısına bir yandan çok güçlü bir istek bir yandan da nefret duyar;

“(…)hırslı bir kadın, ki bir erkek şehvet için, bir erkek gönül eğlendirmek için, bir erkek de işkence etmek için gerekli ona. Hatta sanmam ki bu  üçlemeyle yetinsin!”

Aynı şekilde süt annesinden “… beni kucaklardı, pis kokardı nefesi ve sert siyah saçları yüzüme batardı” diye bahseder.

Kendisinden bahsederken de “… bendeki bu utanma ve haya duygusunun kökeni de sadece şehvettir” der.  Karısı ile yıllarca yaşamayı beklediği cinsel birleşme anında ise karısını öldürür.

Ambivalans, kitabın isminde de apaçık belli eder kendisini. Görme duyusu çok gelişmiş bir kuş olan baykuşu “kör” olarak niteler.

Sigmund Freud’a göre, cinsel içgüdüler, erotik olan ve haz veren tüm yaşantıları belirleyici bir niteliktedir ve buna rağmen sadece cinsel arzu ve hazzı içermez, tüm bedensel hazları kapsar bir biçimde kullanılır. Buna yaşam içgüdüsü yani “eros” adını verir. Ölüm içgüdüsü ise, insanı yaşamın öncesine yani  ”var olmama” durumuna sürükleyen, tüm insanları bilinç dışı bir şekilde yönlendirdiği söylenilebilecek bir içgüdüdür. Onun adına da “thanatos” denir. Freud, ölüm içgüdüsünün önemli bir türevinin saldırgan dürtüler olduğunu savunmuştur. Yaşam içgüdüsü organizmayı korumak amacıyla ölüm içgüdülerinin karşısında yer alır ve onların enerjilerini dış dünyaya, diğer insanlara çevirir. Yani Eros yaşamı korumaya, Thanatos ise ölüme ulaşmaya yönelir. Ve ona göre yaşamın kendisi bu iki eğilim arasındaki bir çatışma ve uzlaşmadan ibarettir. (Sigmund Freud, Metapsikoloji, çev. Emre Kapkın-Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul, Payel Yayınevi, 2002, s. 366-367).

Kitaptaki kahramanın annesinin kendisine hediye ettiği en kıymetli hediyenin de kobra yılanının zehrinin katıldığı bir şarap olması; yani annesinin aslında ona hem yaşamı hem de ölümü hediye etmiş olması ile ambivalanslar üst noktalara ulaşır.  Burada yazar  başarılı bir şekilde Eros ve Thanatos’un dansını sunar okuyucuya. Ve bu dansın ritmlerini neredeyse her satırda duyarız.

Kitapta hayal, gerçek, zaman, zamansızlık, düş, düşlem karışınca metaforlar da küçük bir odanın içinde birbirini kovalar.

Romanda mekân, romanın anlatıcısının “karanlık oda”sıdır. Kahramanın gölgesi, başroldedir. O, odadaki yağ lambasının ışığıyla hep duvardan yansıyacak, anlatıcıyı ve onun zihnindekileri gözetleyecektir. Her şey yazarın bu küçük odasında gizlidir. İyi ve kötüye dair.  Zehirli şarap da oradadır, afyon da… Resmedilen nesneler de oradadır, paralar da… Küçük oda bir ana rahmi, bir mezar gibidir. Karanlık ve zamansız. Kahraman bir yandan  ölümü arzulayıp, bir yandan da korkmaktadır. Aslında ölmek istemek ana rahmine dönmek istemekten ne kadar farklıdır?

Her insan diğerinden bir parçadır ve aslında yaşam hiç bir zaman sona ermez tıpkı romanın karakterleri gibi. Suret değiştirir ama özü hep oradadır.

Kitabın sonuna ulaştığımızda “gerçek, hangi gerçek?” , “zaman, hangi zaman?”gibi sorular asılı kalıyor zihnimizde.

Bu sorular eşliğinde tüm kitap boyunca ölümü yaşama, yaşamı ölüme iliklemeye çalışıyoruz yazarımız gibi;

Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekânı fark etmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün.

Sâdık Hidâyet, iki kez ölümün kucağına atlamayı deneyen  ve ikincisinde başarılı olan bir yazar.

Diri Gömülen isimli kitabında intiharla ilgili şu düşüncelerine rastlarız;

Hiç kimse intihara karar vermez. intihar bazılarına mahsustur. onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum.”

Yaşamı boyunca farklı türlerde eserler yazan, çeviriler yapan, İran kültürünü yükseltmeye çalışarak Doğu’nun Batı kültürü karşısındaki ezilişini yoğun bir biçimde dert edinen Sâdık Hidâyet ,ülkesinde vatan haini ilan edilmişti. O günden bugüne ne yazık ki değişen bir şey olmadı. Sadık Hidayet, bugün de İslam Devrimi’ne karşı çıkan tehlikeli ve  “öteki” bir yazar olmayı sürdürüyor.  Kasım 2006‘dan bu yana yazarın tüm eserleri,  İran’da yasaklı durumdadır.

Sâdık Hidâyet’in en yakın arkadaşı Bozorg Alevi, Kör Baykuş’un Almanca baskısı için yazdığı “son söz”ünü şöyle bitirir:

Ölümünden az önce bir hikaye taslağı ele almıştı, konu şuydu: Annesi “Salgı salamaz ol!” diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. Hidayet’in hayat hikayesi miydi bu?”

Sâdık Hidâyet, ölümünün 65.yılında zamansız ve mekânsız bir yazar oluşunu ispat edercesine, içimizde gizlenen kör baykuşlara buruk bir tebessümle bakmaya devam ediyor.

 

 

 

 

*Bu yazı,  Psikanalitik Edebiyat Okumaları Atölyesi yürütücüsü Tuğçe Isıyel ve katılımcılardan Hilal Akın, Senay Aydoğan, Aylin Çalap, Ceren Demirci tarafından ortaklaşa kaleme alınmıştır.

Didik Didik Kıskançlık

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/didik-didik-kiskanclik

Kıskançlığın ve hasedin, sanat ve özellikle de edebiyatın dünyasında, ya komedinin ya da trajedinin ana konusu olarak sıklıkla işlendiğini görüyoruz. Bu sıklığa rağmen kavramsal olarak pek de konuşulmayan, tartışılmayan ancak eserler veya kahramanlar üzerinden anlamlandırmaya çalıştığımız bir kavram olma özelliğini de koruyor. Bu özelliği koruma sebebi bana Sigmund Freud’un şu sözünü hatırlatıyor: “Eğer birisinde kıskançlık yokmuş gibi görünüyorsa, o kişide kıskançlığın yoğun bir bastırmaya uğradığını ve sonuçta bilinçdışı zihinsel dünyasında daha büyük rol oynadığını söyleyebiliriz.” Biz de belki zaman zaman kıskançlık duygusunu inkar edip bu konu üzerine bilince iliştirilen laflar söylemektense; kıskançlığı rolle, kurguyla, yazıyla, yani bilinçdışı yollarla ifade ediyoruz. Ve kuşkusuz bu oldukça işimize de geliyor. Çünkü kıskançlığı en nihayetinde kötü, tehlikeli, çirkin, yıkıcı bir duygu olarak nitelendirmeye büyük bir eğilimimiz var. Bu eğilimin çok güçlü bir tarihten beslendiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Zira yazılı tarihin başından beri kardeş rekabeti, trajik ve şiddetli bir mücadele olarak tarif edilmiştir. İncil’deki ilk kardeşler Kabil ile Habil, Eski Ahit’te Yakup ve Ays, Yusuf ve erkek kardeşleri buna örnektir. Psikanalitik yazın da kardeşlik deneyiminin travmatik bileşenlerine, kardeş doğumuna ve sonrasında büyük çocuğun ebeveynlerine verdiği tepkilere fazlasıyla yer vermiş, Oidipus Kompleksi denilen çok katmanlı bir teoriyi hayatımıza sokmuştur. Kıskançlık, bu teorinin katmanlarından biri olarak da ele alınabilir.

Kıskançlığın hayatımızda oynadığı çok çeşitli roller var. Herkesin kendisine özgü bir şekilde deneyimlediği bambaşka kıskançlık biçimleri yer alıyor. Peter Hooney, bu biçimleri ve ruhsal dünyamızın didiklenmemiş duygularını didiklemeye devam ediyor. Geçen yıl Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi kitabıyla, üzerinde çok da düşünmediğimiz bir konuyu zihinlerimize sunmuştu. Şimdi ise yine Doğan Kitap Renkli Tarih dizisinden çıkan ve çevirmenliğini Begüm Kovulmaz’ın yaptığı Edebiyatta, Sanatta ve Popüler Kültürde Kıskançlık kitabıyla bizim bu duyguyla düşünsel anlamda derinlemesine muhatap olmamızı sağlıyor.


 

Yazar “bir duyguyu hissedebilme yetimiz, onu tarif edebilme becerimizden önce gelir. Duygusal deneyimlerimiz, belli açılardan her zaman tarif edilemez, tanımlanamaz olacaktır,” diyor ve ekliyor: “Ancak kıskançlık, hakkında konuşulması özellikle zor bir duygudur. Bunun nedeni, tanımlaması zor bir duygu olmasındandır.” Kıskançlığın alt duygularını ayrımlaştırabilmek adına ise kitapta öncelikle kıskançlık ve haset (imrenme) arasındaki farklara değiniliyor: “İmrenme sahip olmak istediğiniz ama olmadığınız, kıskançlık sahip olduğunuz ve yitirmek istemediğiniz şeylerle ilgilidir. İmrenme genellikle iki öğeliyken (siz ve istediğiniz şey), kıskançlık üç öğelidir (siz, arzuladığınız şey ya da kişi ve onu sizden alma tehdidi oluşturan rakip).” Böylece yazar, “kıskançlığın bir tür kayıp duygusunu, haset etmenin ise bir şeyi elde etme duygusunu içerdiğine” değinerek önemli bir ayrım yapıyor. Bu ayrımı da çeşitli sanat eserleriyle örneklendirmeyi de ihmal etmiyor.

Kitapta kıskançlığın biyolojik ve evrimsel temellerinin insanların sosyalleşme biçimleri üzerindeki etkisi; zararlı etkiler bırakabilen kıskançlık duygusunun kimi zaman faydalı da olabileceği; özel hayatımızda ilişkilerimizi korumamızı ve güçlendirmemizi sağlamadaki rolü; toplumsal hayatımızdaki güçlü etkisi; bireysel hakların korunmasını, işbirliğini ve adaleti nasıl desteklediği; sanat ve edebiyattaki kültürel tarihçesi; bu duyguyu psikoloji, antropolji, sosyoloji gibi çeşitli bilimlerin nasıl yorumladığı; kıskançlık ve depresyon ilişkisi; sadakat, çok eşlilik kavramları yazar tarafından akademik olmayan, oldukça akıcı bir dille irdeleniyor. Aynı zamanda kıskançlığın tuvale ve kağıda geçirilmiş hallerinden de yararlanıp, yaratıcılığı nasıl tetiklediğinden de bahsediyor. “Kıskançlığın ne olduğundan ziyade onu neden hissettiğimiz” de yazarın kitap kapsamındaki temel meselelerinden biri.

Kıskançlığı açıklamakta çeşitli edebi eserlerden yararlanan yazar, Shakespeare’nin Othello’suna hak ettiği yeri vermeyi ihmal etmiyor. Örneğin, “En Kıskanç On Kişi Listesi yapılsa, Shakespeare’nin Othello’su bu listede üst sıralarda yer alırdı,” gibi oldukça iddialı bir cümle kuruyor. Yazar, aşk üçgenlerindeki cinsel kıskançlıktan, onu nelerin tetiklediğinden ve bu kıskançlığın özelliklerinden bahsederken Dante’nin İlahi Komedya’sının 5. Kanto’sunda karşımıza çıkan Francesca ve Paolo’nun hikayesini, Proust’un Swann’ların Tarafı‘ndasında yer alan Charles Swann ile Odette’yi, Vladimir Nabokov’un Lolita’sını bu kavramsal bilgilerin ışığında bir kez daha gözden geçirmemizi sağlıyor.

Yazar, dünya edebiyatından bahsettiği bazı eserlerle, Türkçe edebiyattaki Nahid Sırrı Örik’inKıskanmak’ı, Nabizade Nazım’ın Zehra’sı, Hakan Akdoğan’ın İlişmek’i gibi örnekleri de ekliyor ve biz Türkiyeli okuyuculara da ufak hatırlatmalarda bulunuyor. Yalnızca birkaçını saydığım ancak kitapta çok daha fazlasını bulabileceğiniz edebi eserlerin yanı sıra Munch’un kıskançlık ve melankoli resimleri serisi, Strindberg’ün Kıskançlık Gecesi, Gauguin’inKıskandın mı? tablosu, Gustave Moreau’nun Kıskançlık’ı ve Klimt’in yine aynı adlı eseri bu kitap kapsamında okuyucuyla buluşan sanat eserlerinden bazıları.

Yazar, kitabın son bölümünde bizleri iç dünyamıza dair çeşitli sorulara maruz bırakarak, birlikte yanıt aramaya çalışıyor: “Kıskançlığa sırtımızı dönmek mümkün müdür; yalnızca onu görmezden gelmek değil, çektirdiği bütün acıyı kalıcı olarak geride bırakmak olası mıdır? Yoksa en kötü sonuçlarıyla doğrudan mücadele etmeye çalışmak ve acı veren bedelleriyle birlikte sağladığı faydaları da kabullenmek daha mı iyidir? Kıskançlık, kendimizde tedavi etmemiz gereken şeylerden biri mi yoksa değil mi?”

Ardından içimize su serpen ve bizi farklı bir bakış açısına çeken yanıtları da beraberinde geliyor: “Bir duyguyu kontrol edemeyebilirsiniz ama onu eyleme döküş biçiminizi kontrol edebilirsiniz. Kıskançlık bir uyarı mekanizmasıdır. Uyarıyı alınca ne yapacağınız bambaşka bir konudur. Kıskançlık asla çekip gitmeyecek. Ona sırtınızı dönmek de mümkün değil. Zaten bunu neden yapalım ki? Kıskançlık çirkin bir duygu. Ama hepimizin hayatında çok güzel bir yeri olabilir. ”

Kitap başlı başına oldukça ufuk açıcı olmasına ve psikanalitik teorideki kıskançlığa da kısmen değinmesine rağmen, Bağlam Yayınları’ndan çıkan Psikanaliz Yazıları’nın Kıskançlık temalı 31. sayısıyla beraber okunduğunda çok daha doyurucu ve işlevsel bir okuma biçimine dönüşebiliyor.