Ahmet Cemal ile Söyleşi

Bu söyleşi Varlık Dergisi’nin Şubat 2015 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.varlik.com.tr/varlikDergisi.aspx

IMG_3846

 

 

 

 

 

 

 

Siz bu yıl Nazım Hikmet Akademisi’nden öğrencilerinizle birlikte ACKA-Ahmet Cemal Kültür Atölyesi’ni kurdunuz.  Oldukça emek verilmiş bir oluşum olduğunu düşünüyorum. Kapıdan girer girmez çok samimi bir ortama adım atıyoruz. Atölyedeki ders başlıkları da oldukça ilgi çekici. Felsefenin Büyütecinden Kültür Tarihimiz, Görsel Kültürün Kökleri, Mitoloji, Shakespeare ve Politika, Psikanalitik Edebiyat Okumaları gibi… Bu başlıklara nasıl karar verdiniz?

Belli deneyimlerin sonucu oldu diyebilirim. Üniversitelerde çok ders verdiğim için, oranın eksiklerinden de yola çıktım. Örneğin sanatın ne olduğunu yeterince tartışmadan ressam, heykeltraş yetiştirmeye kalkıyoruz. Sonuçta insanlara şöyle bir mesaj veriliyor; resim yapmasını bilirsen, ressam olursun. Hayır! Almanların dediği gibi boyacı olabilirsin ama ressam olmayabilirsin. Bu temel eksikliğinden yola çıktık biz. 2 yıllık bir atölye programımız var. Genel olarak tiyatro ve edebiyat ağırlıklı. İlk yıl daha kuramsal derslerden oluşuyor. İlk yılın başında da bir buçuk aylık bir hazırlık dönemi var. Bu dönemde felsefe ve kültür tarihi ağırlıklı dersler veriliyor. Eksik olan temel eğitimi vermeyi amaçlıyoruz. Örnek verecek olursam, mesela bir öğrenci yazmaya meraklı, şimdi burada yaşayan bir insan Türkiye’nin en azından yakın tarihini bilmeden bu işe kalkışırsa yazdıkları eksik ya da yanlış oluyor. Diyelim ki “yabancılaşma” üzerine yazıyor. Evet Batıda da yabancılaşma var ama nedenlerimiz çok farklı. Batı, insana yabancılaşmayı, sanayinin gelişmesi sonucu “ben, hâlâ eski ben miyim?” sorusunu sorarak başlattı. Bizde ise insanlar daha Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yabancılaşmasını yaşıyorlar. Şimdi biz önce Batıdaki yabancılaşmayı öğrenmeye ve öğretmeye kalkarsak yanlış olur. Bunun gibi çok örnek verebilirim. Yani ACKA, temel bilinmesi gerekenlerden yola çıkıyor.  İkinci yılında ise kuramsal temelleri yine ihmal etmeden, biraz daha workshopvari alan çalışmalarına geçiyor. Öğrencilerimiz daha birkaç ay geçmesine rağmen, temelin ne kadar önemli olduğunu fark etmeye başladılar. “Artık okuduklarımıza, yazdıklarımıza daha başka bakıyoruz” diyorlar.

Son zamanlarda her yerde yeni açılan edebiyat atölyelerine rastlıyoruz. Kimi nitelikli kimi niteliksiz atölyeler bunlar. Belli ki bir arz-talep ilişkisi söz konusu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Dediğiniz gibi çok sayıda atölye açılıyor. Tiyatro alanında da oyunculuk atölyeleri açılıyor, yaratıcı yazarlık atölyeleri vs… Ama hepsinin aynı uzmanlık düzeyinde eğitim yaptığını sanmıyorum daha doğrusu biliyorum. Orada ticarileşen bir durum söz konusu. Mesela ben bazı isimlere de karşıyım. Yaratıcı yazarlık gibi. Bir keresinde dedim ki “ben yaratıcı olmayan yazarlık atölyesi” arıyorum. Yani yaratıcı yazarlık ne demek? Yazarlık, yaratıcılıktır zaten.  Ya da mesela oyunculuk atölyeleri açılıyor, kuramsal dersleri eksik. Bir kuramsal temel olmadan sadece oyunculuk öğretiliyor. Ne yazık ki üniversitelerden başladı bu yanlışlık meselesi. Vaktiyle konservatuarlardaki tiyatro bölümünün adı tiyatro bölümüydü. Sonradan bütün tiyatro bölümlerinin adı oyunculuk ana bilim dalı olarak değişti. Böylece gelen adaylar eğitime başlar başlamaz, tiyatro eşittir oyunculuk zannediyorlar. Ama bu böyle değil, Batıda da böyle yapılmıyor zaten. Önce tiyatro insanı olunur sonra oyuncu.  Dolayısıyla bu söylediğiniz sayı fazlalığı karşısında dikkatli ve seçici olmak lazım.

Bir cümlenizi hatırlıyorum. “Herşeyin aslından çok korktuğum için, çevirisini yapmaya başlamıştım” diye. Çevirmenlik kimliğinizi ifade ettiğiniz bir cümle bu. Bunun yanısıra bir de hocalık kimliğiniz var. Ve her alanda olduğu gibi buradaki motivasyonunuz da çok etkileyici. Nereden besleniyor bu motivasyon?

İnsanların bir yaradılışları vardır ya, benim eleştirel bir yaradılışım var. Kendime karşı en başta. Çok küçük yaşta okumaya başladım ve hep eleştirel yönde gelişti okumalarım.  Hocalık kimliğimde iki faktör var. Birincisi bu eleştirel yanım, ikincisi ben bildiğimi kendime saklamayı hiç sevmem, bilgiyi paylaşmak isterim. Ama nasıl paylaşmak? Ezberletmek değil. Bilgiyi vermek ama bir noktadan sonra durmak ve bilgiyi alanın, o bilgiyle ne yapacağına karar vermesini sağlamak. Yani eleştirel bakış. Ve bu yöntem beni hiç yanıltmadı. Mesela bir öğrencim bir gün şöyle demişti; “sizi, sonunda anladım. Siz önce saçıyorsunuz ortaya, herkes bir paniğe uğruyor sonra da toplattırıyorsunuz ve biz de toplayabiliyoruz” dedi. Bu çok önemli.

Üniversitede hocalık yaptığınız dönemde derslerinize devam zorunluluğu yoktu ama sizin derslerinizde hıncahınç dolardı sınıflar. Bunun bahsettiğiniz eleştirel düşünmeyi öğrencilerinize vermenizle alakalı olduğunu düşünüyorum.

Ben hiçbir zaman devam mecburiyeti, imza şartı filan koymadım. Örneğin Anadolu Üniverstesi,  Güzel Sanatlar  Fakültesi’nde, rektörlüğün isteği üzerine bütün sınıflara ortak kültür tarihi dersi veriyordum. Bütün sınıfların ortak olabilmesi için çok erken bir saatin seçilmesi gerekiyordu. Benim derslerim Perşembe günleri saat 08.30’da başlıyordu. O saatte Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerini getirmek gerçekten biraz güç. Bir gün dekan dedi ki, “en büyük sınıflarımızdan birinde sabahın köründe sesler geliyor, kapıyı açtığımda sınıfın doluluğunu görünce gözlerime inanamadım”. Bu da çok güzel birşeyi kanıtlıyor aslında. Demek ki bizim öğrencimiz kendisine birşey gerektiği gibi verilirse, bunu almak için geliyor. Bizim öğrencimize doğru ve yerinde yaklaştığınız zaman, hiç ummadığınız sonuçlar alıyorsunuz.

ACKA’da da 2 hafta dönem arası tatili vermeyi planladığınızda öğrencilerinizin karşı çıktığını biliyorum.

Evet 2 haftanın fazla olduğunu ve 10 günün yeterli olacağını söylediler.

Biraz çeviriye dönmek istiyorum. Lacan’ın çok hoşuma giden bir sözü vardır; “Dil, paranteze alınamaz” der. Çünkü dili paranteze aldığımızda, onun dışına çıkıp, onun üzerine düşünmeyi yine o dille yapıyoruz. Düşünce süreçlerimiz tamamen dilimize bağlı ve bunun dışına çıkmamız çok zor.  Çeviri ise bir düşünme biçimini, başka bir düşünme biçimine çevirmek sanki. Bu bağlamda gerçekten bir çeviri yapmak ne kadar mümkün?

Mümkün değil. Bunu çeviri üzerine bugüne kadar yazmış olan başlıca yabancı çevirmenler, bilim adamları da söylüyor. Mesela bunların arasında çok popüler bir isim olan Umberto Eco da var. “Çeviri, imkansızdır” diyor. Ve gerçekten düşündüğünüz zaman, ben çevirmen olarak ne iddiadayım diye bunun doğruluğunu görmemek mümkün değil. Diyelim ki, herhangi bir dilde bir eser yaratılmış ve siz onu kendi dilinize çeviriyorsunuz. Burada, -ben bu konuyu bir makalemde de yazmıştım ama daha kimseden itiraz gelmedi- çevirmenin iddiası,  “ben bunu başarırım” olamaz. Çevirmen şöyle derse ancak doğruyu söylemiş olabilir; “ben bu eserin, bir benzerini kendi dilimde yaratacağım”. Çünkü belli bir dilde yarattığınız bir edebiyat eserinin aynısını başka bir dilde yaratamazsınız. Bu yüzden çeviriye ait, kimin söylediğini hatırlamıyorum ama çok doğru bir tanım var; “çeviri, doğru ve yerinde feda edebilme sanatıdır”. Bir de Alman bir dilbilimcinin sözünü hatırladım; ” her dil, bir dünya görüşüdür” diyor. Yani bir kültürde yaratılmış bir eseri, başka bir kültüre taşımak yüzde yüz olmayacak birşey.  Ama yüzdeyi yükseltebiliriz. Yüzde doksana kadar belki gelebiliriz ama o en büyük başarıdır zaten. Yüzde yüz çeviri yoktur.

“Her dil, bir dünya görüşüdür” dediniz, mesela totaliter rejimler hemen dille oynamaya başlarlar. Bizim son dönemimizdeki dille oynamaları nasıl yorumluyorsunuz?

Dille ve inançlarla oynarlar. Bizde de bu yapılıyor. Ama bu başarısız kalmaya mahkum bir girişim.  Çok zararlı olduğu kesin. Bir yerde patlayacaktır. Benim çok tekrarladığım bir söz vardır öğrencilerime; bizim genel eğitim sistemimizde öğrenciye nasıl düşünmesi gerektiği öğretilmiyor, neleri düşünmesi gerektiği ezberletiliyor. O zaman da öğrenci, istediği kadar düşünce öğrensin ama düşünmeyi öğrenmiyor ki. Bundan 2500 yıl önce, Antik Çağ Yunan felsefesi düşünmeyi öğretmekle başlamış işe. Ve daha en başta, şaşılacak kadar en başta bilgiyi tartışmış. Bilebilir miyim, bilgi nedir, bilgi edinmenin yolları nedir. Buradan başlamış işe. Biz ne yazık ki buradan girmiyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda Avusturya Federal Cumhuriyeti Devlet Büyük Çeviri Ödülü’nü aldığınız gün Cumhuriyet gazetesindeki köşenizde yazdığınız bir yazı vardı, ucu yalnızlığa dokunan. Çeviri biraz da yalnızlığı getiren bir alan öyle değil mi?

Ben Tarabya Çeviri Büyük Ödül’ünü kazandığım zaman, Almanya’dan gelen bir gazeteci, evimde bir röportaj yapmıştı. Kitap raflarıma bakarak bir soru sormuştu; “çevirmenlik, biraz da insanı zorunlu olarak yalnızlığa götüren bir meslek değil mi?” Ben de şöyle cevap verdim; “gördüğünüz gibi duvarları dünya edebiyatının yazarları, bilim adamları dolduruyor. Onlarla aynı evi paylaşıyorum. Yani bunun adı yalnızlıksa, yeniden gelsem dünyaya, tekrar seçerdim” dedim. Yalnızlık, görece birşey. Türkçe, çok güçlü bir dil ama Almanca’ya göre “yalnızlık” kelimesinde bir yoksulluğu var. Almanca’da yalnızlıkla ilgili allein ve einsam olmak üzere iki sözcük var. Allein, bedensel bir yalnızlıktır, mekân içerisindeki yalnızlıktır. Einsam, manevi yalnızlıktır. Çevirmenlik gibi bir meslekte insan einsam olmaz ama allein olması şarttır.

 

 

 

Can Sıkıntısının Canlı Tarihi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/can-sikintisinin-canli-tarihi

İnsanın hayatı boyunca yaşadığı hastalıkları, fiziksel, psikolojik ve felsefi hastalıklar olmak üzere üçe ayırmak mümkün mü? Fizyolojik ve psikolojik hastalıklara dair epey uzun bir liste verebileceğimizi sanıyorum. Peki ya felsefi hastalıklar listesine neler dahil olabilir? Ve bunların tedavisi/ çözümü var mıdır? Örneğin can sıkıntısının? Can sıkıntısından ölünür mü? Ya da canı çok sıkılan bir insanın ömrü ne kadardır? Peki ya can sıkıntısının tarihi var mıdır?

Basite indirgediğimiz, üzerine çok da kafa yormadığımız bir duygu, can sıkıntısı. İçindeyken, ona dışarıdan bakmakta zorlandığımız ve çoğu zaman melankoli, depresyon, uyku hali, bıkkınlık, yalnızlıkla bağdaştırdığımız bir durum. İnsanlık tarihine dikkatle baktığımızda her şeyin biraz da can sıkıntısıyla başlamış olabileceğini görebiliriz oysa. İlk akla gelen Adem’le Havva’nın yasaklanmasına rağmen elmayı yemeleri ve cennetten kovulmaları… Bu olay, birçok sebebin yanı sıra, bir can sıkıntısının sonucunda da gerçekleşmiş olabilir pekala. Hatta savaşlar, göçler, fetihler, icatlar, keşifler… Bunların hepsinin aynı zamanda birer can sıkıntısı ürünü olabileceğini söylersem haddimi aşmış olmam umarım. Daha bireysele indirgeyecek olursak sanatsal yaratılar, çocuk doğurmak, köpek beslemek, hobi edinmek, evlenmek de can sıkıntısıyla baş etmek adına üretilmiş girişimler başlığı altında değerlendirilebilir mi? Hatta benim şu an bu yazıyı yazmam, senin de bunu okuman sevgili okuyucu bambaşka nedenlerin yanı sıra, biraz da can sıkıntısından olabilir mi?

Peter Tooley de işte böyle sorulara yanıt arayarak, Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi adlı kitap yazmış. Kitabın orijinal adı, kitabın içeriğine daha uygun aslında: Can Sıkıntısının Canlı Tarihi. Kitapta eğlenceli bir tarihten değil, gayet soluk alıp veren, canlı ve ciddi bir tarihten bahsediliyor çünkü. Yani kitabın çeviri adına aldanıp, komik ve eğlenceli bir içerik beklentisine giriyorsanız, şimdiden uyarayım ki hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

Tooley, hayatının çoğunu Avustralya’nın geniş düzlüklerinde geçirmiş bir akademisyen. Daha sonra Calgary’e taşınıyor. Aynı zamanda Calgary Üniversitesi’nde Yunan ve Roma Çalışmaları Bölümü’nde profesörlük yapıyor. Kitapta can sıkıntısını, iki şekliyle ele alıyor Tooley. Birincisi kaçınılması çok zor olan, önceden kestirilebilir durumların sonucunda ortaya çıkan basit can sıkıntısı. Uzun nutuklar, uzun kilise ayinleri, sürekli aynı işi yapmak gibi… Tooley’e göre: “Bu tip bir can sıkıntısı, süresinin uzunluğuyla, öngörülebilir olmasıyla, kaçıp kurtulunamaz oluşuyla ve kişiyi esir alışıyla tanımlanabilir. Ve insan böyle hissettiğinde, zaman sanki yavaşlar, öylesine yavaşlar ki kendini olan bitenin dışındaymış gibi hisseder.”

 

İkincisi tür can sıkıntısı ise varoluşsal can sıkıntısı. Yine yazara göre; “can sıkıntısının bu şeklinin kişinin varlığına bile sirayet ettiği ve hatta felsefi bir hastalık olarak düşünülebileceği söylenir. Tanımlaması kolay bir şey değil. Bu tür can sıkıntısının karmaşıklığı iyi bilinen birçok durumu kapsayabilir. Bu durumlar çağrışım olarak melankoli, umutsuzluk, hayattan usanmışlık, keder gibi isimler alır. Bu ikinci tür can sıkıntısı ciddi bir mürekkep tüketimine yol açmışsa da, can sıkıntısının ilk şekli ‘önemsiz’ olduğu için görmezden gelinmiştir.”

 

Kitabın içerisinde, can sıkıntısının kol gezdiği birçok edebi karaktere ve görsel imgeye atıfta bulunulması kitabı çekici kılan öğelerin başında geliyor. Örneğin Anton Çehov’unVanya Dayı isimli kitabında, “Sıkıntıdan ölüyorum, ne yapacağımı bilmiyorum” diyen Yelena, İvan Gonçarov’un Oblomov adlı eserinde ölümcül derecede sıkılan ana karakter İlya Oblomov, Flaubert’in romanı Madam Bovary’deki Emma, Orhan Pamuk’un otobiyografik eseri İstanbul ve Jean Paul Sartre’nin Bulantı’sındaki Roquentin hemen kendini belli eden karakterler arasında.

Ayrıca kitapta Glasgow’da yaşayan, 27 yaşındaki drama öğretmeni Joy Stone’un öğrencilerine neler öğrettiğine dair kısa bir listeye de yer veriliyor:

“İş sorun değil. Ben bir okulda çalışıyorum. Çocuklara ders veriyorum. Onlara şunu öğretiyorum:

1- Rutin

2- Ağızlarını ne zaman kapalı tutacakları

3- Can sıkıntısıyla nasıl baş edecekleri…”

Stone’a göre can sıkıntısı, hayattaki en basit ve kaçınılmaz şeylerden biridir ve bununla başedilmesi gerekir. Çocuklar da daha küçükken bu yeteneklerini geliştirmek zorundadırlar. Joy, çocuklara can sıkıntısıyla nasıl başedileceğinin öğretilmesi gerektiğini savunur. Çünkü ona göre can sıkıntısıyla başa çıkabilmek, hayata tutunabilmeyi öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

Tooley’e göre, masa veya koltuk kolçağı gibi düz yüzeylere dayanmış dirsekler, ağırlaşmış başları destekleyen kollar ve eller can sıkıntısının en sık rastlanan görsel simgeleridir. Bu savını desteklemek için kitabında ressam Lo Spagna’nın “Istırap Bahçesi”, Frederic Leighton’un “Yalnızlık”, Albrecht Dürer’in “Melankoli-I” gibi bazı eserlerine de yer veriliyor.

Sıkıntıya ne kadar yatkın olduğunuzu ölçmeniz adına, Oregan Üniversitesi’nden emekli bir psikolog olan Norman D. Sundberg tarafından tasarlanmış bir “Can Sıkıntısına Yatkınlık Ölçeği” de (BPS-Boredom Proneness Scale) bulunuyor kitapta. Bu ölçek sonucunda kendinizde can sıkıntısına az veya çok mutlaka bir yatkınlık görmeniz, kitaba sizi daha da bağlayan bir neden oluyor.

Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi, çok yoğun bir makale kaynakçasına sahip olmasına rağmen, sıkıcı olmayan ve akademik bir dille yazılmamış bir kitap. Ancak 2008 yılında Bağlam Yayınları’ndan çıkan Lars Fr.H. Svendsen tarafından yazılıp, Murat Erşen tarafından Türkçeye çevrilen Sıkıntı’nın Felsefesi adlı kitabın neredeyse bir özeti niteliğinde. Bu durum ne yazık ki, kitabı benzersiz bir eser olarak nitelememizi önlüyor.

* Görsel: Yavuz Girgin

Anksiyete Bozukluğu İçin Bir Kitap Reçetesi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/anksiyete-bozuklugu-icin-bir-kitap-recetesi

Bu mevsim değişiminde, hayatınızdaki belirsizliklerle ya da yoğunlukla ne yapacağınızı bilemiyorsanız ve kaygı seviyenizin her zamankinden biraz daha yüksek olduğunu hissediyorsanız, bu yaşadıklarınıza “Ben kişileştirilmiş kaygıydım,” diyen biriyle birlikte tekrar bakmaya ve bakarken de biraz gülümsemeye ne dersiniz? Ayrıca zanax, atarax, cipralex, alprazolam gibi kelimeler size oldukça tanıdık geliyorsa ve ne zaman yoğun bir kaygı yaşasanız eliniz ilaç dolabına gidiyorsa, belki bunu engelleyemem ama bir psikoterapist olarak size bir kitap reçetesi yazıp, ilk sıraya da Maymun Aklı’nı koyabilirim.

Kaygı, modern insanın özellikle büyük şehir insanının hayatının çoğu döneminde sık sık karşılaştığı ve baş etmek zorunda kaldığı bir sıkıntı. “Baş etmek zorunda,” diyorum çünkü eğer ipin ucu kaçarsa ve gerekli önlemler alınmazsa “anksiyete bozuklukları” başlığı altında toplanan, panik atak, çeşitli fobiler, obsesif kompulsif bozukluk vb. gibi çok şiddetli başka sıkıntılara sebebiyet verebilir ve içinden çıkılması oldukça zor bir kısır döngüye sürükleyebilir.

Kaygı bozukluğundan muzdarip bir zihin, patinaj çeker. Bu patinaj hali ise enerjimizi kemirir, içsel bir gürültü kirliliği yaratır ve hayatı sanki berbat bir İstanbul trafiği stresiyle yaşamamıza neden olur. Tıpkı Daniel Smith’in hayatında olduğu gibi: “Benim anksiyete sorunum var. Bu anksiyete, konsantre olmamı imkansızlaştırıyor. Konsantre olmak imkansız olduğu için işimde affedilmez bir hata yapacağım. İşimde affedilmez bir hata yapacağım için işten çıkarılacağım. İşten çıkarılacağım için kiramı ödeyemeyeceğim. Kiramı ödeyemeyeceğim için Fenway Park’ın arkasındaki kuytu bir yolda para karşılığında seks yapmak zorunda kalacağım. Para karşılığında seks yapmak zorunda kalacağım için HIV kapacağım. HIV kapacağım için AIDS olacağım. AIDS olacağım için yalnız ve rezil olmuş bir şekilde öleceğim.”

Daniel Smith, Maymun Aklı isimli kitabında anksiyete bozukluğunun tam ortasında soluklanan gerçek bir yaşam öyküsüyle buluşturuyor okuyucuyu. Ve bunu yaparken de küçük bir uyarıda bulunuyor: “Bu bir iyileşme anı yazısı değildir.”

Daniel Smith, delirmekten, AIDS olmaktan, yazamamaktan, işsiz ve yalnız kalmaktan kaygılanıyor. Bu olasılıklar herkesi kaygılandırır elbette; ancak yazarın kaygı dozu yaşam kalitesini olumsuz anlamda etkileyebilecek ölçüde, yani herkesinkinden biraz daha fazla. Anksiyete bozukluklarının dozlarını ise Smith şöyle bir örnekle açıklıyor; “Afrika’da hayvan koruma alanında kamp yapıyorsan ve canlı canlı yenmek istemediğin için uyumakta zorluk çekiyorsan, normal kaygılısın. Fort Lauderdale’deki bir barda bira içiyorsan ve belki bir gün bir kamp seyahatine çıkıp, oradayken çadırına bir hayvan girip seni canlı canlı yiyeceği için sinirlerin gerginse, bir reçeteye ihtiyacın var.”

Smith’in yaşamı, sürekli başına bir felaket geleceği beklentisiyle geçiyor. Bu durum, 15 yaşında yaşadığı ilk cinsel deneyimin aslında bir tecavüz olduğunu anlamasıyla başlıyor. Sayısız psikoterapiste, psikiyatriste gidiyor. Fakat hiçbiri yeterli gelmiyor. Evlerinin alt katında hasta gören psikoterapist annesinin bu tablodaki yerini şu sözlerle aktarıyor: “Annem için, en küçük çocuğunun görünürde bir gecede bir hastaya dönüşmesini izlemek son derece şaşırtıcı olmalıydı. Alt katta, dönüştürülmüş dinlenme odasında, annem bütün gün tedavi ettiği ancak prensip gereği sevemeyeceği acı çekenlerle oturuyordu. Üst katta ise bütün akşam sevdiği ancak prensip gereği  tedavi edemediği bir acı çekenle oturuyordu.”

Daniel Smith, anksiyete hakkında bir kitap yazmakta olduğunu ilk annesine söylüyor ancak bu konuyla ilgili yazmanın çok da orijinal bir fikir olmadığını biliyor. Annesi, Freud’un 90 yıl önce, Kiergaard’ın Freud’dan da 80 yıl önce, Spinoza’nın ise 18. yüzyılda anksiyete hakkında düşünüp yazdığını hatırlatıyor ona. Fakat kaygıyla baş etme yollarından birinin kaygıyla ilgili yazmak olduğunu da görüyor.

Kitabın ismi ise Budizmle ilintili. Daniel Smith, Budizmin kaygılılar için yaratıldığını öne sürüyor. Bütün amacının sakinliği teşvik edip, düşünce ve duygu fazlasını terbiye etmek olduğunu ifade ediyor. Ve ekliyor: “Budistlerin, bu duygu fazlalıkları için muhteşem bir terimleri var. Onlara maymun aklı durumu olarak değiniyorlar. Maymun aklının sancıları içerisinde olan bir insan, bileşenlerinin kafatasının bir tarafından diğerine sıçramayı bırakmadıkları, sürekli dönüp, zıplayıp, duvarlara dışkı attıkları ve sarmaşığa tutunmuş sallanan Howler maymunları gibi gevşek nöronlara tutunup sallandıkları bir bilinçlilikten ötürü acı çeker. ”

Ama anksiyetik bir kişiden beklenebileceği üzere kitap adı olarak Maymun Aklı çok da yeterli gelmemiş olacak ki, bir de açıklayıcı bir alt başlık koyuyor Smith: “Anksiyete bozukluğu yaşayan bir adamın akıl almaz derecede komik hikayesi”

Maymun Aklı, kolay okunan, okuyucuyu hemen içine alan, sade ve eğlenceli bir dille yazılmış, bir çok satan olmasına rağmen, özellikle Kierkegaard’ın bazı ağır metinlerinden de besleniyor.  “Kiergaard haklıydı: İnsan olmak, kaygılı olmaktır. Fakat bu sadece başlangıç noktası. Bir sonraki ve en önemli adım, kaygını tamamen boğmadan, onu nasıl disiplin altına alacağını öğrenmektir. Hatta, boğmayı istemeksizin… ”

Tam da böyle yapıyor Smith, anksiyetesinden tam anlamıyla kurtulamasa da bir ölçüde onu kabullenip, kontrol altına alabiliyor ve kaygının kaygıyı doğurduğu kısırdöngüyü kırmayı başarabiliyor. En önemlisi de gülmenin kaygılılar için değil, cahiller için olduğunu öne süren biriyken, gülmekle işinin bittiğini düşünürken, kendisiyle dalga geçen birine dönüşüyor ve yeniden gülüyor.

Maymun Aklı, kış mevsimi geliyorken, ruhsal ve zihinsel bağışıklığımızı güçlendirmek adına, vitamin niyetine okunacak kitaplar listesine girebilir. Üstelik, insanı geliştiremeyip daha da körelten hatta hasta eden kişisel gelişim kitaplarının oldukça dışındaki çizgisiyle, kaygılanan ya da kaygı bozukluğu yaşayan herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği ve bulurken de oldukça keyifleneceği bir kitap.

* Görsel: David Gothard

Freud’u Okumak

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/freudu-okumak

“Freud’un kitapları çok ağır, hiçbir şey anlamıyorum”, “Psikanaliz hep böyle sıkıcı mı?”, “Psikanalizi anlatan kitapların dili hep böyle karmaşık olmak zorunda mı”, “Psikanalizi çok merak ediyorum ama okudukça kafam karışıyor” gibi cümleleri birçoğumuz duymuş veya içimizden geçirmişizdir.

 Psikanaliz, ruh sağlığı ile ilgilenen kişilerin yanı sıra sanatla, mimari ve siyasetle ilgilenen kişilerin de sıklıkla başvurduğu bir alandır. Fakat çoğu kişi, bir yandan psikanalize ve psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a büyük bir merak ve ilgi duyarken, diğer yandan onun dilini kavramakta -eğer psikoloji terminolojisine de çok hakim değilse- çeşitli zorluklar yaşayabiliyor. Bu yüzden bizler de, Freud’un makalelerini hakkıyla okumada ve kavramada bize eşlik edecek bazı metinlere ihtiyaç duyuyoruz ve elbette psikanalize dair çeşitli önyargılardan, yalan yanlış bilgilerden kurtulmamızı sağlayacak kalemi güçlü yazarlara da.

 Raşit Tükel, işte bu yazarlardan biri. Kendisi psikiyatrist ve 2001 yılında kurulan İstanbul Psikanaliz Derneği’nin kurucu üyesi. “Psikanaliz Yazıları” isimli dergide 2000-2013 yılları arasında yayın kurulu üyesi olarak görev yapıp, halen aynı dergide danışma kurulu üyesi olarak çalışıyor. 

Bağlam Yayınları’ndan çıkan kitabı Freud Okumaları‘nda okuyucuyu lafı fazla uzatmadan, yalın bir dille Freud’un temel metinleriyle tanıştırıyor. Bu metinler, düşlerin yorumu, dürtü kuramı, narsisizm, bilinçdışı, fobiler, nesne ilişkileri, Oedipus karmaşası, fobiler, anksiyete, savunma mekanizmaları, aktarım-karşıaktarım gibi alt başlıklardan oluşuyor. Kitap genel olarak iki bölüme ayrılıyor; ilki Freud’un temel metinleri üzerinden okumalar, diğeri ise Freud sonrası okumalar. Freud sonrası okumalar bölümünde yazar bizi, psikanalize önemli katkılar sağlamış olan kişilerden Hartmann, D. W. Winnicott ve Melanie Klein’la ve onların çalışmalarıyla tanıştırıyor. Ama bu isimler bana yeterli gelmiyor ve içimden keşke kitapta Freud sonrası dönemde psikanalize ciddi katkılar sağladığını bildiğim Otto Rank, Erich Fromm, Karen Horney, Heinz Kohut ve Margaret Mahler gibi isimlere rastlasaydım diye geçiriyorum. Belki Raşit Tükel ağzımıza bir parmak bal çalıyor ve diğer isimlerle tanışmayı okuyucunun kendi ilgisine ve çabasına bırakıyor.

 Freud Okumaları‘nda yer alan metinler, son 15 yıl içerisinde Psikanaliz Yazıları başta olmak üzere çeşitli dergilerde yer alan yazılar temel alınarak oluşturulmuş. Prof. Dr. Raşit Tükel, kitabın önsözünde, bir Freud makalesinin tek başına, öncesi ve sonrası dikkate alınmadan okunmasının, Freudyen anlamda bütünlüklü bir görüş oluşturmayı zorlaştırdığını ifade ediyor. Ve kitaptaki bölümlerin bu noktalar dikkate alınarak, tarihsel süreklilik gözetilerek ele alınıp, oluşturulduğunu belirtiyor.

 Freud’un görüşlerinin çağdaş düşünceyi etkisi altına almaya başladığı günlerden bu yana neredeyse yüz yıl geçmesine rağmen, Freud ve sonrasını yansıtan eserlerin birçoğunun Türkçeye çevrilmemiş ve çevrilenlerin de belirli bir sistematiği izleyerek seçilmemiş olması, ne yazık ki psikanalizin tam olarak anlaşılmasına, içselleştirilmesine ve Türkiye’de gereğince tanınmasına imkan vermiyor. Freud Okumaları, sistematik bir işleyişle bu boşluğu kısmen de olsa giderebilecek, psikanalizi bütünlüklü olarak kavramaya yol açacak, bizleri önyargılardan arındıracak kitaplardan biri olmaya aday gözüküyor. Psikanalize yeni başlayanlar için, başlayıp da vazgeçenler için ya da bilgilerini yeniden tazelemek isteyenler için kıymetli bir olanak sağlıyor.

 

* Görsel: Emmanuel Polanco

Ergenlik: Bir Yeniden Oluşum Tarifi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/ergenlik-bir-yeniden-olusum-tarifi

“Gel Anlayıcı gel, gel. Şiştim içime içime konuşmaktan, gel de biraz beni de anla.”

Bir grup ergen, bir yatılı okul.

Bazen dolan bazen boşalan yatakhane, koridorlar, sınıflar, bahçe, öğretmenler odası, kantin…

Yarı kasvetli, yarı hüzünlü duvarlar, merdivenler…

Cinselliğin, aşkın, otoritenin, samimiyetin sorgulandığı fısıldaşmalar, hesaplaşmalar, tartışmalar…

“Ben zaten köye benzetiyorum bu okulu bazen. Şu boş arazilerin sonu şehre dayanmasa, şehrin ışıkları uzaktan göğü aydınlatmasa aynen köye benziyor.”

Kitabı okumaya başladığımız anda dost olduğumuz, iç dünyamıza konuk ettiğimiz, ara duygulardan, ana duygulara seyahat etmemizi sağlayan bir dizi karakter; Kız Cengiz, Kirpi İsmail, Kara Murat, Melek Orhan, Beygir Niyazi ve ismini buraya yazmadığım yedi kişi daha…

Ergenlik döneminin getirdiği bedensel ve duygusal değişimler ve bu değişimlerin ergenin ilişkiler dünyasındaki yansımaları… Bu yansımaların, bizi ergenin kimlik arayışına yani “Ben kimim” sorusuna götürmesi. Bu sorunun yanıtının ise pek sancılı “birey” olma tarifinde gizlenmesi. Bu tarifi yaparken ergenin “öteki”lere ihtiyaç duyması, ötekilerle olan ilişkisiyle kendisine ayna tutması.

Ahmet Güntan, Raskol’un Baltası’ndan çıkan ve tamamı diyaloglardan oluşan Tam O Sırada. adlı kitabında bir gece vakti bizi, bir grup ergenin yanına davet ediyor ve onlarla düşünsel bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Ergenlikten, ilk yetişkinliğe geçişin şiddetli karın ağrılarını duyumsatıyor. Bunu yaparken de queer bir perspektiften bakmamızı ve queer kuramdan olabildiğince beslenmemizi sağlıyor.

İnsan doğasının o başkalaşımın sürecinde, dünyanın bir grup ergen tarafından yuvarlanışını, boyanışını, keşfini, yıkılıp yeniden yaratımını gözler önüne seriyor.

Bir grup ergenin birbirini nasıl aynaladığını, bu aynalama üzerinden nasıl bir kendilik tanımı ya da tanımsızlığı geliştirdiğini gözlemlememize olanak tanıyor.

Fransız psikanalist Françoise Dolto’ya göre ergenlik, ikinci doğumdur. Bu kendini “yeniden” oluşturma, kendini “yeniden” tarif etme dönemine ait en önemli çabalardan biri, geçen ve kaybolan zamanın, otobiyografik bir etkinlik içerisinde yeniden anlamlandırılmasıdır.

Bahsedilen anlamlandırmalar, Kız Cengiz’in çocukluk öyküsünün kendine has melankolisinde gizlenirken, onun güzellik kavramını, aşkı, cinsiyeti, adaleti monologvari bir üslupla sorgulaması ya da Kirpi İsmail’in arkadaşlarından çaldığı eşyaları, Melek Orhan’ın kendisinden çaldığı duyguları bir ağacın kovuğunda saklaması ve bizim de bir okuyucu olarak o kovuğa dokunabilmemiz, oraya kendi ruhsallığımızdan bir şeyler koyabilmemiz, hafiflediğimizi sandıkça belki de ağırlaşmamızla vücut buluyor.

Peki neyle ağırlaşıyoruz? Hatırlayabildiğimiz kendi ergenliğimizle mi? Sakladığımız ve yüzleşmekten korktuğumuz ergenlikle mi? Toplumun bize sunduğu ergenlikle mi? Yoksa toplumun kendi ergenliğiyle mi? Ya da bu dönemde sorguladıklarımızın eksik kalmışlığıyla mı?

Birtakım sorular, sorgulamalarla bizler de kitabın bir kahramanı gibi hissetmeye başlıyoruz. Kitap, ilk satırlardan itibaren bizi o yarı karanlık yatılı okulun içerisine alıyor ve ardımızdan kapıyı kilitliyor. O kapının anahtarını ise kendi geçmişimizde, cinsel kimliğimizde, hayatı algılayışımızda görünür kılıyor.

Kitabın bitiminde kahramanlara öyle alışıyorsunuz ki, bu kahramanların ergenlik döneminin kısa bir kesitine tanıklık ettiğiniz gibi, yetişkinlikten yaşlılığa hayatlarının tüm geçiş evrelerindeki diyaloglarına, cinsiyet ve karakter oluşumlarına da eşlik etmek, onlarla birlikte düşünmeye, sorgulamaya devam etmek istiyorsunuz.

Tam O Sırada., Ahmet Güntan’a göre hikayenin ortasından, bana göre hayatın tam ortasından diyaloglarıyla, bir yanıyla geçmiş ve gelecekten bağımsız, öte yanıyla geçmiş ve geleceğe bağımlı -an’da olan biteni- okuyuculara sinematografik bir roman tadıyla sunuyor. Ayrıca okuması keyifli queer bir senaryo hazzı yaşatıyor. Ve bu yüzden de kendisini beyazperdede izleme arzusu uyandırıyor. Bu arzum, olmayacak iş değildir umarım.

Filmin soundtrack’i ise şimdiden hazır; Emrah Altınok tarafından bestelenmiş, Kız Cengiz’in Şarkısı. Üstelik okuyucuları şaşırtarak ve bir ilk olarak kitabın içinde yer alıyor.

* Görsel: Malwina Chabocka

 

Fikriye Teyze’yle Yaz Monoloğu-II

Yatağın İki Ayrı Ucu

Bu yazım  PsikeArt Dergisi’nin “Ayrılık” temalı 34. sayısında yayımlanmıştır.

En son 1 yıl önce yine burada buluşmuştuk seninle Fikriye teyze. Yazın ortasından “şıpsevdi” insan manzaralarını izliyorduk birlikte, rakılarımızı yudumlayarak. Tam 1 sene geçmiş üzerinden seninle tanışalı. Şimdi yine bir Temmuz, yine bir yaz. Ve yine beraberiz.
İnsanlar ne çok seviyor bu yaz mevsimini Fikriye Teyze. Bütün bir kış, şişkin bir umutla bu ayları bekliyorlar. En bıkkın zamanlarında bir sahil kasabasında hayal ediyorlar kendilerini. Sere serpe kumsalda uzandıklarını, denizin içinde salındıklarını, güneşle hemhâl olduklarını… Sonra geçiveriyor iç sıkıntıları. Onlara nasıl bir haz veriyor bu kavruk hava, bu sahte umut hiç anlayamıyorum. Yazın cıvıl cıvıllığı koca bir yalan halbuki. Yaz mevsimi, biraz da ayrılık mevsimi demek değil mi Fikriye teyze? Yaz demek kocaman bir boşluk değil mi, ayrılıklarla doldurulabilen? Terlemeye başladıkça zaten ayrılmıyor muyuz birbirimizden? Yapış yapış oldukça mesafe koymak istemiyor muyuz araya? Herşeyden önce yatağın en uzak iki ayrı ucuna konumlanıyoruz. Birbirimize değmek istemiyoruz çünkü sıcak basıyor. Sonra sokakta yürürken terli terli el ele tutuşmuyoruz artık, tutuştukça terden huylanıyoruz çünkü. Biz birbirimizin sıvılarını sadece yatakta seviyoruz, sokakta değil Fikriye teyze. İşte, yaz öyle bir hoyratlıkla ele geçiriyor bedenimizi. Oysa kış öyle mi? Birbirimize sokuldukça anlamlanan bir mevsim o. Battaniye altında en sahici masalları anlatabiliyoruz birbirimize, en düşsel gerçekliklere kapılıveriyoruz. Nefeslerimiz birbirine karışıyor, onlar karıştıkça biz ısınıyoruz, ısındıkça çoğalıyoruz.
En gerçek aşkı yeniden bulduğumuzu sandığımız dönemlerde (çünkü her aşık olduğumuzda kayıp nesnemizi tekrar bulduğumuza inanıyoruz), birbirimize ölesiye büyük laflar ediyoruz ki sorma Fikriye teyze. O lafların kocamanlığında eriyor benliğimiz. Yok oluyoruz. En sevdiğimiz yok oluş bu, adına “aşk” diyoruz. Sonra gün geliyor, elbette büyü bozuluyor, sırlar çözülüyor. Çözülmüş sırların üzüntülerini yaşıyoruz. Dünyaya gönderiliyoruz yeniden, gözlerimizdeki perdeleri kaldırıp. Önce mutsuzluklarımız başlıyor, beraberinde isyanlarımız, öfkemiz. Sonra biz birbirimizden ayrıldığımızı düşünürken, aslında adına “aşk” dediğimiz şey ayrılıyor ilk önce bizden. Ama biz, birbirimizi bırakıp da gidemiyoruz. Aşk bizi terk ederken, biz enkazlar içinde durarak, hâlâ aşkımıza sahip çıktığımızı sanıyoruz. Sanmalarla geçiyor ömrümüz Fikriye teyze. O ilk başta söylediğimiz büyük aşk laflarının bekçiliğini yapmaktan, gitmeye cesaret edemiyoruz. Boşluğa sarılıyoruz. Geçmişin o cüretkâr anlarına sahip çıkmaya çalışıyoruz hâlâ. Öyle anlamlar yüklüyoruz ki başlangıçlara. Nasıl başlarsa hep öyle gitsin istiyoruz. Gitmiyor Fikriye teyze. Şimdi’den öyle umutsuzuz ki… Mutsuzluklarımıza beraber kalarak, beraberliğimize daha fazla katlanarak biraz daha kanıt arıyoruz. Daha çok kanırtmak istiyoruz kendimizi ve birbirimizi. Yok etmek ve öyle ayrılmak istiyoruz. Yani bizim ayrılıklarımız sevdamıza dahil olmuyor Fikriye teyze. Ağzımızda paslı bir tat kalıyor tüm bunların ardından. Böyle zavallı, böyle çaresiz insan canlılarıyız biz işte.
Her ayrılığın ardından nasıl da küsüyoruz aşka, mevsimlere, şehirlere, kendimize… Artık bu sondu diyoruz, bir daha asla aşka düşemeyeceğiz sanıyoruz. Her ayrılıkla dünyanın en keskin acısını yaşadığımızı duyumsuyoruz yeniden. İştahtan kesiliyoruz, mide ağrılarımız başlıyor, kalp çarpıntılarımız alevleniyor, depresyonumuzla uyuyup, uyanıyoruz. Psikoterapistlere para kazandırmaya başlıyoruz yeniden. Azıcık toparlanmaya başladığımızda ise, hayata tutunabilmek adına başlıyor gerekli gereksiz arkadaş buluşmaları, sosyal aktiviteler, küçük şehir dışı kaçamakları… Her ayrılığın ardından evimizi temizliyoruz bir güzel, odaları havalandırıyoruz. Orada burada kalan fazlalık eşyaları dolduruyoruz poşetlere. Köşe bucağı silip, süpürüyoruz. Halbuki bunlar evin değil, zihnimizin ihtiyaçları ama biz eve yüklüyoruz bunları. Ev temizlendikçe, zihnimiz de temizleniyor sanıyoruz. Sonra bir güzel adaçayı tütsüsü yakıp, dolaştırıyoruz evin içerisinde, kötü enerjiler gitsin diye.. İşe yarıyor mu Fikriye Teyze? Yine de kocaman bir ayrılık kokusu asılı kalmıyor mu havada? O kokuyu yok edecek hangi tütsü var doğada?
İlk zamanlar yatağımızda yalnız uyumak ne çok zorlaşıyor. Hemen de alışıveriyoruz bir insanın tenine, kokusuna, sıcaklığına. Kendimiz bile inanamıyoruz bu çabucaklığa. Sonra her gidenin adını verdiğimiz o korkunç yas tutuşlarımız başlıyor. Yastık altlarında, yas biriktirmeye başlıyoruz. Yoksa yas-tık kelimesi, yas’tan mı türetiliyor Fikriye teyze? Yastıklarımız sırılsıklam oluyor. Sabah uyandığımızda biraz daha uyumak istiyoruz o ıslaklıkla. Uyudukça biraz daha yabancılaşıyoruz kendimize. Her gidenle, eksiliyoruz sanıyoruz. Her ayrılığın ardından bu sefer bu acıya dayanamayacağımızı ve ölmekte olduğumuzu düşünürken; bir kez daha ölemediğimizi görüyoruz. Ve her seferinde biraz daha dayanabildiğimizi, acılara karşı ruhumuzun daha da katılaştığını duyumsuyoruz. Evet bazen olmuyor ve o kadar güzel olmuyor ki Fikriye teyze, pek asilce tam gediğine oturuyor “olmama” hâli. Bunu fark ediyoruz. Sonra biraz daha kabulleniyoruz. Kabullendikçe büyüyoruz, kocaman insanlar oluyoruz. Kocamanlığımızın içinden geçiyor mevsimler artık… Sonra bir kez daha affediyoruz kendimizi, acımızı. Bir kez daha affediyoruz yalnızlığımızı bir başkasıyla aldatışımızı.
İstesek de istemesek de devam ediyoruz hayata. Bazen yorularak, bazen durarak… Yenidenlikler biriktirerek devam ediyoruz. Öfkeyi bırakarak, kendimizi affederek… Devam etmekten bazen keyiflenerek, bazen küfrederek ama her daim yolda olma hâlini fark ederek. Yolcuyuz biz Fikriye teyze. Yol bu. Bu yolda varılacak bir nokta, bir nihayet yok. Süreç var, sonuç yok.
Akıyoruz Fikriye teyze. Bazen bulanıyor sular, bazen buharlaşıyor, bazen buzlaşıyor. Ama bitmiyor. Bitmez de… Niye bitsin ki? Yolumuz su olmayı öğretiyor bize ve böyle başlıyor işte en serin, en dingin öykülerimiz.
Ve sen Fikriye teyze, yeniden hoş geldin, sefalar getirdin.
Yalnızlığımı kokladın. Başımı okşadın. Ayrılığımı kutsadın.

Evvel Zaman İçinde Bir Zamanlar Anadolu’da

Bu yazım SabitFikir dergisinde yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/evvel-zaman-icinde-bir-zamanlar-anadolu-da

“Her seferinde, elimizdeki parçaları yeniden ve kendi icat ettiğimiz bir ‘puzzle’ gibi dizip, yeniden oluşturduğumuz ‘gerçeğe’ şaşırarak bakıyorduk işte…” (Ercan Kesal, Evvel Zaman)

 Bir film yapma fikri ne zaman zihne düşer? Bir filmin isim yolculuğunda nelerle karşılaşılır? Bir film ekibi nasıl kurulur, mekân- oyuncu seçimleri nasıl yapılır? Bir filmin senaryosu oluşturulurken yapılan toplantılarda, buluşmalarda neler konuşulur? Peki bu “bir film”den kasıt, hayranlıkla izlediğimiz Bir Zamanlar Anadolu’da ise bu sorular daha da merak uyandırıcı olabilir mi?

 Ercan Kesal, kendi hayatından öyküler sunduğu ve tadı damağımızda kalan Peri Gazozu‘ndan sonra şimdi de bir film güncesiyle okuyucularının karşısına çıkıp, yukarıdaki soruların cevaplarını aramamızı sağlıyor.

İthaki yayınlarından çıkan Evvel Zaman, Ercan Kesal’ın da senaristleri arasında bulunduğu, Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği, Bir zamanlar Anadolu’da filminin bir fikir olarak konuşulduğu andan, film setinin son gününe kadar tüm ayrıntıları gün gün okuyucuyla buluşturuyor. Bu filmin Ercan Kesal’ın gerçek hayatından bir kesit sunması ve tüm bunların kitaba en yalın hâliyle yansıması, kitabı ayrıcalıklı kılan öğelerin başında geliyor elbette. Bir zamanlar doktor kimliğiyle gittiği yerlere, 25 yıl sonra bir senarist ve oyuncu kimliğiyle, dahası bir baba ve bir eş olarak yeniden gidiyor Kesal:

“25 sene önce yine senaryodaki gibi bir kasım ayında, Kırşehir Mermerler seyahat otobüsünden yolun kenarında inip, iki yılımı geçirdiğim bu tuhaf ve büyüleyici Anadolu kasabasının tek caddesinde korkuyla yürümüştüm. İşte 25 sene sonra, bu sefer bir Anadolu hikayesini Keskin’de film yapmaya gidiyoruz.”

 Kitap, bir filmin oluşum süreçlerini tüm çıplaklığıyla bizlere sunarken, aynı zamanda bir günce olması sebebiyle Ercan Kesal’ın içerideki hayatına, ev hâline, özlemlerine, sevinçlerine, hüzünlerine, hayattaki diğer rollerine de tanıklık etmemizi, onu daha yakından tanımamızı da sağlıyor:

“Evin önünde uzanan caddenin kaldırımında yürüdüm. Çocukluğum, ilk gençliğim… Otuz – otuz beş yıl öncesini düşünüyorum. Hava çok güzel. Annem, babam hâlâ hayatta ve şu evin üst katında benim oğlum var, annesiyle uyuyor.”

 Kitap, beş bölümden oluşuyor; Bir Zamanlar Anadolu’da filminin oluşum süreci; Sinema ve Bellek Kavramları, Filmin Hikâyesi, Oyuncu Seçimi, Mekanlar ve son olarak da Film Seti. Son bölüm olan Film Seti bölümüne diğer bölümlerde olmayan fotoğraflar ve Ercan Kesal’ın “Bugüne dair notlar” adını verdiği, sinemayla, filmle, kendisiyle ve hayatla ilgili vurucu, düşündürücü bir o kadar da mütevazi cümleleri eşlik ediyor:

“Mantık önemli. Karşısındakini dinleyen oyuncu mantıklı oyuncudur. “

“Çoğu zaman kervan yolda diziliyor. Her şeyin yüzde yüz ve mükemmel, tamam olabileceğine inanma.”

“Saçma sapan bir iş mi yapıyoruz, yoksa bir başyapıt mı çıkarıyoruz? Allahım, umarım ikincisidir.”

 Ercan Kesal’ın, kitaptaki bölümlerin arasına serpiştirdiği Andrey Tarkovski, Ingmar Bergman gibi yönetmenlerden alıntıladığı keyifli cümleler, gözden kaçırılamayacak çok kıymetli bir saygı duruşunu sembolize ediyor.

 Kitapta, muhtarın kızının çay sunduğu veya yuvarlanan elma gibi çok sevilen bazı sahnelerin oluşum sürecine tanıklık etmek ve bu sahnelerin çok ciddi emeklerle çekildiğini öğrenmek de bende bambaşka güzel duygular uyandırıyor sinema sanatına dair.

Cannes film festivalinde Jüri Büyük Ödülüne lâyık görülen Bir Zamanlar Anadolu’da filmini, bu değerli kitabı okuduktan sonra tekrar izlemenin verdiği hazzı ise buraya yazmaktansa, aynı şeyi sizin de deneyimlemenizi ısrarla salık veriyorum. Sanırım bu deneyimi -belki de biraz doyumsuzlukla- filmin gösteriminden kısa bir süre sonra yaşamayı arzu edişim,  bu kitabın biraz geç kaldığını düşündürüyor bana.

Evvel Zaman, bir filmin yaratım sürecine bizi dahil etmesinin yanı sıra birçok senariste, senarist olmak isteyenlere, kısacası sinemayla ilgilenen herkes için bir ilham kaynağı olarak raflardaki yerini alıyor.

Bir yandan Nuri Bilge Ceylan’ın kulaklarını bu yazıyla çınlatıp, diğer yandan içimde yeni bir Nuri Bilge Ceylan filmini izleme arzusu canlanırken, Ceylan’ın Cannes Film Festivali’nde Kış Uykusu filmiyle Altın Palmiye Ödülü’nü kazandığı haberi ise bu yazıyı benim için daha anlamlı hale getiriyor.