Mutluluk Fetişizmi

Bu yazım 3 Aralık 2016 tarihli Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/181325-mutluluk-fetisizmi

smiley-1041796_1920

Bu aralar mutsuz, depresif, kötü hisseden kişiler değil de her şeye ve herkese rağmen sürekli mutlu hissedenler ya da sürekli mutlu hissetmek isteyenler psikologları bir ziyaret etse yeridir. Öncelikle en baştan söyleyeyim kimsenin mutluluğunda gözüm yok. Fakat bir ruh sağlığı çalışanı olarak mutluluğun fetiş bir kavram haline getirilmesi, özellikle son yıllarda artan bu mutluluk düşkünlüğü oldukça ilgimi çekiyor.

Ne kişisel ne de mesleki hayatımda hiçbir zaman mutluluğa aşırı meraklı biri olmadım. Melankolinin dibinde de yaşamıyorum elbette ama yaşamın amacının mutlu hissetmek filan olduğunu düşünmüyorum. Terapi süreçlerinin de böyle bir amaca hizmet ettiklerini sanmıyorum. Yani eğer sadece mutlu hissetmek için bir psikoterapiste gidiyorsanız bence vazgeçin.

Yaşam koçlarına, kişisel gelişim kitaplarına tepkili olmam da daha çok bu sebeple ilintili. Yaşama dair birtakım “iyi” duyguların amaç edinilmesi ve bu “iyi” duyguların fetişleştirilmesi. Üstelik bunların “profesyonel” olduğu iddia edilen bir çabayla yapılması ve bir pazarlamacı tavrıyla piyasaya sürülmesi. Bu şekilde davranan terapistler de var elbette. Yüzlerindeki yapmacık gülümseyişten ve bazı “kutsal” kelimeleri dillerine pelesenk etmelerinden tanıyabilirsiniz onları. Bu yaklaşım insanilikten ve sahicilikten son derece uzak görünüyor bana.

(Yaşam koçları ve kişisel gelişim kitapları konusuna girmeyeceğim zaten haklarında fazlaca yazıp çiziyorum, orada burada konuşuyorum, neredeyse kendimden sıkılacağım. Ancak hatırlatma olması adına geçtiğimiz yıllarda bianet’e yazmış olduğum Yaşam Koçları İyi Saatte Olsun Terapistleri ve Türlü Tuhaflıklar Üzerine başlıklı yazıyı yeniden hatırlatmak isterim.)

İnsanın, birileri tarafından dışarıdan ona çakılan duygularla değil, içeriden gelen duygularla kalabilmesini daha sahici ve samimi buluyorum. İçeriden gelen duygular pek iç açıcı olmasa dahi kişinin kendi ritmine göre herhangi bir şeyden kaçmadan, olanla yüzleşerek duygularını dönüştürebileceğine inanıyorum.

Yani bu bağlamda önemli olan her türlü duyguya açık olma ve her türlü duyguyu hissedebilme becerisini geliştirmek. Sadece mutluluğa endekslenmemek.

Eğer duygu hissedişlerimizde bir çoraklık veya bir takılmışlık varsa da bunu bir şekilde fark etmek ve çözüm bulmak gerekiyor, ruhsallığımızı yavanlıktan kurtarabilmek adına.

Sadece mutluluk için yaşamak, yalnızca birkaç kısa an için yaşamak ve geri kalanı da çöpe atmak anlamına gelebilir. Bu durum ise mutsuzluğun, mutluluğun sona erdiği an başlamasını kaçınılmaz kılabilir.

Mutluluk fetişisti birtakım kişilerin, her şeyi keyif ve haz açısından değerlendirdiklerini hatta bu haz ve keyif haline bağımlı olduklarını gözlemliyorum. Bu elbette hastalıklı bir bencilliği de beraberinde getiriyor. Bunu yaşadıkları çok ciddi sıkıntılardan, zorluklardan, acılardan kaçış yolu olarak kullandıklarını da farkındayım. Zor bir çocukluk, travmalar, hastalıklar bu kaçışın olası sebeplerinden birkaçı olabilir.

Bu kaçış bazı eylemlerle de kendisini gösterebiliyor. Örneğin bazılarının bir guru edasıyla mutluluğu bir kampanya gibi anlatması, bir ürünü pazarlar gibi mutluluk hakkında yazıp çizmeleri ya da sosyal medyada ne kadar mutlu olduklarına dair fotoğraf paylaşmaları ilk aklıma gelenler. Bunlara maruz kalan veya kişisel olarak bu kişilerden feyz almayı tercih eden kişiler umarım birtakım gerçekdışı beklentiler, hayal kırıklıkları, ruhsal çökkünlükler yaşamıyorlardır. Yaşıyorlarsa da tez zamanda atlatmalarını ve hayatı olduğu gibi kabullenmelerini diliyorum.

Bir şey dile ne kadar çok getiriliyorsa onunla ilgili ciddi bir yoksunluğun yaşandığını düşünüyorum. Olmayan şey sürekli tekrar edilerek bu yoksunlukla başa çıkılıyor olabilir.

Bir başka takıntı da hayatın anlamını bulmaya dair olsa gerek.

Hayatın anlamını bulmak diye bir şey nasıl var olabilir? Ayrıca niye olsun? Bu hayat anlamsız demek değil. Ancak “hayat” dediğimiz şey, tek bir anlama indirgenmeyecek bir genişlikte sanki. Hayatı anlamlı kılmak ise bambaşka bir konu. Ve bunun ilk adımının da olumlu-olumsuz tüm duygularla barışık olabilmekten geçtiğine inanıyorum.

Yaşamda acılar, mutsuzluklar, kötülükler, zorluklar var. Geçmişte de vardı, şimdi de var, gelecekte de var olmaya devam edecekler. Bunların üzerini örtmeye çalışmak nafile bir uğraş çünkü bir yerden illa ki hortlayıp kendilerini bize hatırlatacaklardır.

Herhangi bir kılıfa, maskeye, kaçışa gerek duymadan yaşamı tüm bunlara rağmen yaşayabilmek, tüm bunlarla yaşamı zenginleştirebilmek esas mesele.

Herhangi bir duyguyu yermeden veya yüceltmeden hepsine kucak açabilmek.

Çünkü yaşam sadece mutlu hissetmenin çok daha ötesini hakediyor olmalı.

Cin Aynası’nın Gör Dediği

Bu yazım 23 Ekim 2016 tarihli BirGün Pazar’da yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/cin-aynasi-nin-gor-dedigi-132551.html

cin-aynasi-nin-gor-dedigi-199803-5

Bazı kitapları beklemenin ve onlara kavuşmanın tadı bambaşka.

O kitapları sindire sindire okumak, içselleştirmek, yazarın sesiyle kendi sesinizi bütünleştirmek ya da ayrıştırmak ne kıymetli.

Ercan Kesal’ın çıkan her kitabı yeni bir heyecan kaynağı oluyor benim için. Memleketten abim gelmiş de acaba bu sefer bize ne getirmiş hissiyle başlıyorum okumaya.

Cin Aynası, yazarın dördüncü kitabı. Bellekleri silkeleyen bir kitap. Bu sayede de yaşanmışlıkları tazeleyen, onlara yeniden bakmamızı sağlayan bir aracı. Bu yenidenlik içerisinde de yaşantıları dönüştürmemizi sağlayan bir şifacı.

Yazarın, psikanalize ve sinemaya yaptığı göndermeler ise kitabı benim için çekici hale getiren diğer noktalar.

En baştan belirtmek isterim ki bu bir kitap tanıtımı ya da eleştiri yazısı değil. Zaten hali hazırda kitap hakkında çok besleyici, düşündürücü yazılar yazıldı, yazarıyla pek keyifli röportajlar yapıldı. Şu an okuyor olduğunuz bu satırlar ise, Cin Aynası’nın bana düşündürdüklerini kaleme alma denemesi sayılabilir. Önce yazarı anlamaya çalışmak, anladıkça zihnimin gıdıklanması, gıdıklandıkça kendi düşüncelerimin peşine takılmam bu yazının kaleme alınmasındaki temel motivasyon kaynaklarım arasında.

Cin Aynası’nda Ercan Kesal’ın kişisel tarihiyle toplumsal tarih arasında gidiş gelişleri, okuyucu olarak bizleri de peşinde sürüklüyor. Ve kitabın nesnesi değil, öznesi konumuna geliyoruz, kendimizle ve toplumumuzla yüzleşecek alanlar yaratıyoruz. Toplumsal acılarımıza dokunuyoruz tekrar, el birliğiyle tutulmayı bekleyen yaslarımızla karşılaşıyoruz.

Türkiye, ne yazık ki yasların tutulamadığı hatta yas tutmanın engellendiği bir ülke. Çok uzun bir süredir neleri unutmamız, neleri unutmamamız gerektiğine, hangi yasların “dışarıya” çıkartılıp tutulmaya değer olduğuna, hangilerinin “içeride” kalması gerektiğine devletin belleği karar veriyor.

Freud’a göre, ruhsal acıların kökeninde hatırlanabilenler değil “unutulanlar” vardır. Bizim toplumumuz için buna “unutturulanlar” da diyebiliriz.

Travmatik yaşantılarda söz yoktur. Bir koku, bir görüntü, bir ses, bir dokunuş, bir çağrışım belleğimizi alt üst edebilir. Alakasız olaylara verdiğimiz duygusal ya da fiziksel alakasız tepkiler, travmanın dallanıp budaklanabilme gücünü göstermektedir bizlere. Travma bilinçdışımızda köklenip, bedenimizde meyvesini verir. Travmayı yaşayan veya buna tanıklık eden kişiler çok uzun bir süre zihinlerinde aynı olayı evirip çevirip yeniden kurgulamaya, yeniden düzenlemeye çalışabilir. Bu o yaşantıyı simgesele dönüştürme işlemidir. Çünkü ruhsal hakikat, ancak simgesel düzen içinde inşa edilebilir. Ruhsal “uzlaşmaya” giden yol sembolizasyon sürecinden geçer.

Öyküleştirilemeyen, yani sembolize edilemeyen travmatik her anı, kişiyi yeniden travmatize edecektir. Bu noktada sosyal destek sistemlerinin devreye girmesi çok önemlidir. Her acı biriciktir, ancak birlikte konuşabilme, birlikte anlamlandırabilme, birlikte düşünebilme kişiyi yeniden umutlandıracak önemli adımlardır.

Bu birlikte konuşabilme durumu, birileri tarafından “öteki” addedilen bir grup kişinin, kendi içlerinde toplanıp olan biteni konuşup paylaşmaları değil elbette. Bu durum kapalı bir sistemi de beraberinde getirir ve toplum içinde kutuplaşmaların, birbiriyle empati kuramamaların, tektipliliğin artması riskini taşır. Bir odada uzun süre havasız kalmak, nasıl ki o odada yaşamayı güçleştirirse, o kapalı sistem içerisinde var olan kişiler de er ya da geç ruhsal olarak çölleşecektir.

Yas tutma süreci, yas tutan kişinin ya da toplumun, yitirilen şeyin zihinsel temsilini hatırlamak yani sembolize etmek, o anıyı gözden geçirmek ve bu ilişkiyi anlamlandırmak üzere başvurduğu bilişsel etkinliklerin tümüdür. Travmatik kayıplar ardından tutulan yas, mağdurun travmatik olayın ona acı verici hisleriyle bozulan öyküsünü, söz öncesine kilitlenmiş, bedende mühürlenmiş travmatik yaşantıyı söze dökerek, sembolize ederek yeniden yazmasıdır. Hatırlama, birey veya topluluğun kendi kendine, kendi içinde yaptığı bir çalışma değildir. Hatırlama ancak ötekinin varlığında ötekiyle, yani tanıklarla birlikte yapıldığında anlam kazanabilir.

Ercan Kesal, Cin Aynası’nda toplumsal olarak yaşadığımız travmatik anılarımızı söze dökerek, belleklerimizi şifalandırıyor. Tanıklık ediyor, tanıklık ettiriyor. Eski(meyen) defterleri açıyor. “Unutmak ihanettir çünkü” diyor. Hatırlatıyor. Gösteriyor. Ve bunu hoyratça değil, çok naif bir yerden yapıyor. Yarayı açmaya vesile oluyor ancak yarayı öyle bırakmıyor, pansuman yapabilme gücünün varlığını da sezdiriyor okuyucusuna.

Cin Aynası’nı okumaya başladığım sıralarda okullar yeni açılmıştı. Öğrencilere 15 Temmuz Darbe Dirişimi’yle ilgili broşürler dağıtılmıştı. Broşürdeki “15 Temmuz Sözlüğü”nde ise “cumhuriyet, demokrasi, meclis, darbe, cunta, FETÖ/PDY” kavramlarının anlamları açıklanıyordu.

Evet 15 Temmuz korkunç bir geceydi ve elbette unutulmamalıydı.

Peki ya yaşadığımız diğer korkunç geceler, günler? Onları ne kadar hatırlıyoruz ya da ne kadarını unutmaya çalışıyoruz? Ne için, kim için unutmaya zorlanıyoruz? Unuttuklarımız daha sonra bize nasıl dönüyor? Unuttukça insanlığımızın eksildiğini ne kadar farkındayız?

15 Temmuz sözlüğü gibi bir sözlük daha yapılsa ve içinde faili meçhul, Cumartesi Anneleri, barış, özgürlük, katliam, Ermeni Soykırımı, linç, 12 Eylül, faşizm, vicdan gibi kelimelerin anlamları da açıklansa…

Unuttuğumuz yerden yara alıyoruz. Hem de nasıl köklü yaralar…

Hatırladıkça yaralarımızı saracağımızı ne zaman öğreneceğiz?

Hatırlamaya vesile olan Ercan ağabey’e sevgiyle. . .

Tepki Verme Sanatı

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/toplum/181128-tepki-verme-sanati

son_m

Çok uzun bir süredir türlü türlü sebeplerle toplu bir moral bozukluğu içerisinde olduğumuzu söylersem abartmış olmam herhalde.Bunun bireysel ve toplumsal çok çeşitli sebepleri var kuşkusuz. Sabah gözümüzü karanlığa açıyoruz örneğin.

Yeni saat düzeniyle beraber sabahın yedisinde hava hala karanlık oluyor. Bünyemizin yıllardır süre giden alışkanlığını bu yıl devlet büyüklerimizin takdiri neticesinde değiştirmek zorunda kaldık. Adaptasyon kabiliyetimizi sürekli geliştirmeye yarayan bir sistem içerisinde deviniyoruz.

Diğer yanda adına kentsel dönüşüm denilen kentsel çöküş hikayesini yaşıyoruz. Bitmeyen inşaatlar, ses ve görüntü kirlilikleri, balkonsuz, kişiliksiz binalar.

Özellikle Beyoğlu’nun, Kadıköy’ün hiç olmadığı kadar değişen yüzleri…

Hiçbir şey bıraktığımız yerde değil artık. Bitmeyen yas süreçlerimize artık olmayan mekanların yasını da ekliyoruz.

Yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin sürreal sebeplerle tutuklu oluşları ise başka trajik bir konu.

Bitmeyen cinayetler, tecavüzler, terör saldırıları…

Yanlış anlaşılan ya da bir türlü anlaşılmayan demokrasi, özgürlük gibi kavramlar.

Sonra fillerin tepişmesi, çimenlerin ezilmesi.

Daha bin tane şey var düşününce ama hepsini yazmaya kalksam yetişemem sanırım.

Bir de çok sık aralıklarla aklımızın sınırlarını zorlayan şeyler için change.org denilen bir yerde imza topluyoruz.

En son çocuklar tecavüzcüsüyle evlendirilmesin diye imza topladık mesela. Böyle bir şey için imza topladığımızı yazarken bile utanıyorum. Ve inanamıyorum. Bu ülkede hala inanamadığım bir şeylerin olmasına sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum.

Çocuğun çocuk, kadının kadın, ağacın ağaç, hayvanın hayvan olduğunu anlatmaya çalışıyoruz birilerine. Bizler ısrarla anlatmaya çalıştıkça, ısrarla anlamayan insanlarla bir arada yaşıyoruz.

İyi hissetmek pek kolay değil sanki. Bireysel mutluluklarla da bir yere kadar idare edebiliyoruz, çünkü en nihayetinde bu coğrafyada soluk alıp vermeye devam ediyoruz.

Ibn Haldun’un çok sevdiğim lafıdır, “coğrafya kaderdir” der. Kadere meydan okumayı, bu coğrafyanın bir parçası haline getirecek olan da bizleriz sanırım. Bu meydan okuma elbette tepkilerimizle olacak.

Fakat nasıl tepkiler?

En son çocuk istismarı konusunda özellikle sosyal medyada paylaşılanlar, dile getirilmeye çalışılan tepkiler son derece düşündürücü(ydü).

Tecavüze uğrayan hayvanlar için, “onları da mı evlendireceksiniz” denmesi, “birden fazla kişiye tecavüz eden kişiler için yazı tura mı çekilecek” gibi sarkastik ifadelerin kullanılması, “bu yasayı savunanların eşleri, anneleri, çocukları da tecavüze uğrasın” gibi korkunç ifadeler, var olan kötülüğü daha da pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Herhangi bir şeye hizmet ettiğini de düşünmüyorum.

Tepki vereyim derken edilen küfürlerde kadın bedeninin aşağılanması, eril bir küfür dilinin daha doğrusu şiddet dilinin kullanılması tam da karşısında durulan şeyin bir parçası olunduğunu düşündürüyor.

Elbette eleştirmeye, öfkelenmeye, tepkimizi dile getirmeye hakkımız var.

Ancak iyi hissetmeyişimizin ve öfkeli oluşumuzun dilini rahatsız olduklarımızın diline benzetmeden, alaycı, ötekileştirici bir biçimden uzak, küfürler saçmadan nasıl kullanabiliriz? İnsan haklarını, çocuk haklarını, kadın haklarını, hayvan haklarını daha makul yollarla savunamaz mıyız? Böyle bir beceri geliştirebilmek için birbirimize destek olsak nasıl olur?

İstismar konusunda aileleri, çocukları bilinçlendirmek, çocuklarla, kadınlarla çalışan sivil toplum kuruluşlarına maddi manevi destekte bulunmak, gönüllü faaliyetlere girişmek, konuyla ilgili daha çok yazmak, daha çok okumak, daha çok konuşmak benim ilk aklıma gelenler. Sizin aklınıza gelenleri de lütfen paylaşın. Bu paylaşımlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Ülkede ve dünyada bunca hoyratlık hüküm sürerken “incelikleri” incitmeden, “söz”ün kalbini kırmadan tepki göstermenin bir yolunu elbette bulabiliriz.

Tutunacağımız dalları kesmenin kimseye bir yararı yok.

Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir bakış

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/edebiyat-ve-psikanaliz-iliskisine-%E2%80%9Caykiri%E2%80%9D-bir-bakis

Psikanaliz, divanın dışında kalan zamanını edebiyatın içinde, sayfaların arasında, yazarların kalemlerinin ucunda geçirmeyi hep çok sevdi. Hatta edebiyat, o kadar çok psikanalizin içinde oldu ki, psikanalizin çalışma nesnesi olan bilinçdışı kavramının antik tragedyalarla, Shakespeare’in Dostoyevski’nin kahramanlarıyla desteklendiğini biliyoruz. Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus’un psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yaptığını da. Flaubert’in romanlarındaki histerik karakterlerin, Freud’un 1895’de yayımladığı Histeri Üzerine Çalışmalar başlıklı eseriyle epey örtüştüğünü, –belki de– ona eşlik ettiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

Psikanalizi divana hapsetmeyip diğer sanat dallarıyla –felsefeyle, politikayla, mimariyle hatta modayla– olan ilişkisi üzerine yazılıp çizilenler dünyada hatırı sayılır bir miktarda. Türkiye’de ise gerek psikanalize yeterli ilginin gösterilmeyişi, gerekse çeşitli dillerdeki metinlerin dilimize çevrilmesi konusundaki yetersizlikler ve psikanalizle bir şekilde haşır neşir olan kişilerin yeni metin üretimindeki sıkıntılarından dolayı metin çeşitliliği Türkçede oldukça az bir miktardaydı. Psikanaliz saman kağıtlara basılan asık suratlı kitaplara emanetti. Ancak bu durum, son yıllarda oldukça heyecan ve merak uyandıran bir dönüşüm içerisinde. Psikanalizle ilgili birçok telif ve çeviri eser yayımlanıyor. İşte bunlardan biri de, 1944 doğumlu müzikolog ve psikanalist olan Michel Schneider tarafından kaleme alınan Okumak ve Anlamak. Kitabın Edebiyatta Psikanaliz alt başlığındaki başrolü üstlenen isimler ise Vladimir Nabokov, Henry James, Fernando Pessoa, Marcel Proust, Arthur Schnitzler.

Kitapta, birbirinden bağımsız on inceleme sunmuş Schneider. Bu incelemeler, edebi bir metnin psikanalitik duyarlılıkla nasıl okunabileceğini gösterirken, bazı bölümlerde, kendinizi bir vaka çözümlemesine tanıklık ederken de bulabiliyorsunuz. Ayrıca bu incelemeler bünyesinde psikanaliz tarihine, psikanalizin temel kavramlarına, yaklaşımlarına değinilip, psikanalizin felsefeyle olan yakın bağına temas edilip, psikanalistlerin duruşları, sınırlılıkları, sınırsızlıkları(!) da gayet cesur bir biçimde irdeleniyor.
Yazar önsözünde kitabının ortaya çıkışına dair bazı esaslardan bahsediyor: “Bu kitapta derlenen metinlerde kelimelerin anlamına dair arayışımı entelektüel yaşamımın tabi olduğu üç esasa göre belirledim: Yetki, psikanaliz, edebiyat. Her biri bana sorduğumdan hem daha azını hem de fazlasını anlattı. ‘Bana var olduğumu söyleyin’, yetkinin beyan edilmesidir. ‘Bana düşündüğümü söyleyin’, analitik aktarım sırasında ötekinden beklenendir. Edebiyattansa istediğim tek şey vardı: ‘Bana rüya görmediğimi söyleyin’; siz, roman yazarları, farkında olmadan içinde yaşadığım hikayeleri anlatan romanlar. Okundular ve anlaşıldılar. ”

 

Kitabın kuşkusuz en etkileyici bölümlerinden biri olan “Ne Düşünüyorsun?” sorusu, doğrudan Freud’a yöneltiliyor. Ve düşünme eylemi üzerinden okuyucunun önüne birtakım sorular sürülerek, düşüncenin kökeninin bir eksiklikle belirlendiği çeşitli psikanalistlerin görüşlerinden yararlanılarak ifade edilmiş: “Bion için düşünce, beklentinin hayal kırıklığıyla buluşmasıdır. Düşünce, olmayan nesnenin yerini alır ve bunu yaparken de nesnenin yokluğunu inkar etmez. Çocuk memeyi bekler, ancak onu tatmin edecek meme yoktur. Olmayan meme, no breast, yani memenin yokluğu bir düşünce oluşturur ve düşünme eylemiyle düşünme düzeneğinin kaynağındadır.” Bion’a göre düşünmek, içinde boşluk olan gerçeklikle kurulan bağın bir temsilini ortaya koymaktır. Schneider’a göre de ”Ne düşünüyorsun?” sorusu, anneye sormaktan bıkılmayan bir sorudur. Ona göre anne, düşünceyi ve düşünülecek ilk şeyi veren kişidir. Açlığı ve yemeği beraber sunması gibi. “Anne, ödipal yapılanmanın geçirdiği değişimlere ve başarısızlıklarına göre, zihinsel veya etki edilecek bir malzemeye dönüştüreceği bir düşünme aygıtı inşa eder.” Birincil düşünce bedenle, dokunmakla, hissetmekle ilgili olup anneden gelirken; dile, yasaya ve idrak etmeye dair ikincil düşünce süreçlerinin de babadan aktarıldığı açıklanıyor.
Burada özellikle yer vermek istediğim bir diğer bölüm ise “Gayretli Psikanalist.” Schneider bu bölümde ortalığı biraz dağıtıp kafaları itinayla karıştırıyor. Psikanalizi, edebiyattan; edebi yazıyı psikanalitik yazıdan ayrıştırıyor. Analist yazarların değil, “gayretli psikanalist” adını verdiği yazan analistlerin olduğundan bahsediyor. Psikanalize dair araçları ve yöntemleri edebiyatta işlevselleştirmeye çalışan “yazanlar,” edebiyatı psikanalizin bir uzantısı haline getirmeye uğraşmaktadırlar. Michel Schneider’a göre ortaya çıkan şey ise ne psikanalize ne de edebiyata ait canavarların doğması oluyor. Ona göre yazarlar neden yazdığını değil, nasıl yazacaklarını sorgularlar. Neden yazdığını sorgulayanlar ise yazanlardır. Hatta daha da ileri giderek gayretli psikanalistin sevilmek, takip edilmek, itaat edilmek için yazdığını düşünür. Yazarların ise sırf okunmak için yazdıklarını. Kişinin yazar olmak için değil, yazar olduğu için yazdığını savunur. Ve kimilerine oldukça sert gelebilecek, aynı zamanda da sayfalarca tartışmaya açık kalabilecek cesur bir sınır çizer; “Hayır, edebi tarz psikanalistin işi değildir.”
Ve tam bu noktada “bir roman yazma riskini” göze aldığını düşünen psikanalist Serge André’nin o radikal ayrımı yaptığını düşünür. Serge André, “psikanaliz konuşturmaya çalışır, yazıysa susturmaya,” diye yazmıştır. Neyi konuşturup, susturacağı ise kitabın önemli meselerinden biri olarak düşünülebilir.
Lacan, “Edebiyat kalıntıların uyumudur,” der. Schneider da bu fikre kesinlikle katılır ancak neyin kalıntıları olduğunu da sormadan edemez  ve şöyle yanıt verir: “Bir seansta veya bilimsel toplantılarda kullanılan dilin kalıntıları değildir bu. Bizzat edebi dilin uyumudur ve bu anlamda bir uyumun kalıntısıdır. Duyulan şey yazılmaz. Yazıya, kelimelerin hiçbir şey ifade etmediği, anlaşılmadıkları o anda başlanır.” O an ise şüphesiz ki kendinden menkuldür, nedensizdir.
Okumak ve Anlamak, okuması ve anlaması pek kolay olmayan bir kitap. Sürüklenerek değil de durarak ilerlemeyi, referansları takip etmeyi ve çok yönlü bir düşünme sürecinden geçmeyi hak ediyor. Bu anlamda, kendisini ve okuyucusunu felsefeye bulaştırarak var olmayı önemseyen bir kitap olduğunu söylersek abartmış olmayız. Elbette bunlar gözümüzü korkutmak için değil, gayretli birer okur olmamız için planlanmış olabilir.
Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir pencereden bakmayı, bu ikiliye dair bazı ezberlerin bozulmasını ve pek çeşitli zor sorulara maruz kalmayı göze alanlar için düşünsel hacmi geniş ve sıra dışı bir eserle karşı karşıya kaldığımızı belirtmek isterim.

 

Görsel: Onur Atay

Şekersiz Çay

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/179625-sekersiz-cay

 

Bu yaz. Daha birkaç ay öncesi. Güney taraflarında bir köydeyim. Ne işim var burada bilmiyorum. Bu bilmeme haliyle uyuyup uyanmaya devam ettiğim birkaç gün birbirini kovalıyor.  “Olur öyle bazen” deyip kendimi, günleri, köyü izlemeye devam ediyorum. Şehre dönmeme az kaldı.

Sabahları lanet bir sıcağa yapışmış olan verandada iç dünyalarımızda olan biteni kahvaltı sofrasından saklarcasına ve şairi doğrulatmak istercesine yaşama sevinçli kahvaltılar hazırlıyoruz sözde. Havadan sudan bahsediyoruz. Mutsuzluğumuzu bir diğerinden sakınan halimiz, belli belirsiz suskunluklarımız kötü bir sanat filmi tadında.

O kahvaltıların birinde odun ateşinde çay yaptık. Normalde çayı şekerli içen biriyim. O evde de çayı şekerli içen tek kişiyim hatta. Her seferinde masaya şeker getirmeyi unutuyoruz nedense. O sabah da unutmuşuz. Ama benim bu sabah mutfağa gidip şekeri almaya bile halim yok.

Şekersiz içeceğim bu sefer.

Çayı şekersiz içenlerin diline pelesenk olan bir cümle vardır; “bir alışsan, çayın tadını daha iyi alacaksın!”

Oysa çay benim için şekerle tanımlı bir içecek, nasıl olacak o alışma işi hiç bilmiyorum. Neyse çok uzatmayayım. Odun ateşinde çay diyordum. Ağzımın tadının zaten olmamasından mı ya da tatsız geçen günlerden mi bilmiyorum odun ateşinde pişen çayın tadı öyle güzel geliyor ki. O isli, buruk, gövdeli tat, diğer tatsızlıkları neredeyse bastıracak. Nasıl ihtiyacım varmış bir iyi hissetme bahanesine. Bir tane, bir tane, bir tane daha. Odun ateşinde pişen çayın uzattığı kahvaltılar, birkaç sabah daha devam ediyor. Bu sayede günün içine daha geç varıyoruz. Daha çabuk akşam oluyor ve daha da çabuk ertesi gün. Burada günleri bir an önce tüketmek iyi bir şey!  Etkin bir durma halindeyim. Ne demek bu etkin durma hali? Yani boşvermiş değilim, çile dolduruyor da değilim. “Kaderim buysa çekerimci” hiç değilim. Bu boğuk yerde kendime ve yaşadıklarıma dair farkındalığımı yüksek tutmaya çalışıyorum. Her türlü deneyimin kıymetine inanıyorum çünkü. Paniklemeden izliyorum. Biteceğini biliyorum.

Odun ateşinde pişen çay, şekersizlik, daha doğrusu çayı şekersiz içmeye başladığımı düşünmem önemli bir keyiflenme mevzusu olmaya başlıyor benim için. “Bazen ne kolay” diyorum.

* * *

Derken bitti ve şehre döndüm. Uzun bir kavuşma oldu şehirle. O çok sevdiğin dizleri çıkmış pijamalarını hemen üstüne geçirip, ayaklarını sehpaya uzatıp, rahata ermek gibi bir şeydi.

Çay içme hallerime dönecek olursam, sabahları içtiğim çaylar odun ateşindeki gibi lezzetli olmuyordu elbette. Çoğu zaman çay demlemeye bile üşenip, kettleda kaynattığım suya sallama bir çay poşeti atıveriyordum. Çayı demlemek yerine sallamak! Şehir hayatının özeti bu olsa gerek.

Kötü haber; çayı yeniden tatlandırmaya ihtiyaç duymaya başladım. Ama bu sefer daha az miktarda şeker ihtiyacımı karşılamaya yetiyordu. Gitgide azaltıp belki sonunda şekeri tamamen bırakabilirdim. Elbette odun ateşinde pişen çayı şekersiz içmek kolay. Gel de sallamayı iç bakalım. Ama yine de şekerin sağlığa zararını bildiğim için çaydaki şekerle mücadele timini çoktan kurmuştum. Çabalıyorum. Dur bakalım neler olacak.

Birkaç hafta ya geçti ya geçmedi. İyi haber; artık şeker kullanmamaya başladım. Yani bünyem sonunda şekersiz çayı kabul etti. Alıştım.

Çayın ne kadar özgün ve doygun bir tadı varmış meğerse. Şeker ne acayip bir hale getiriyormuş onu. Yani evet bir tat katıyormuş ama o çay değil de başka bir şey oluyormuş. Sallaması da demlemesi de ne güzelmiş.

Damak tadımdan hiç çıkaramam sandığım çayın şekeri artık yok hayatımda ve evet çay içtiğimi şimdi anlıyorum.

* * *

Geçen gün gittiğim çay bahçesinde şeker isteyip istemediğimi soran garsona “şeker kullanmıyorum” deyince şekerle kurduğum ilişkiyi düşündüm. Şekerli çay hoşuma giden bir metafora dönüştü.

Hayatımızdan çıkaramayacağımızı sandığımız şeyler var ya, hani bize zarar verdiğini bildiğimiz. Bu bazen çayın şekeri oluyor, bazen şehir, bazen işin, eşin, dostun… Onlara biraz dikkatle baksak ya…

Eğer bize zarar verdiklerini düşünüyorsak, biraz cesaretle ama usul usul çıkarıversek ya onları hayatlarımızdan, alışkanlık denen şeye pek yüz vermeden. Son kullanma tarihleri çoktan geçmiştir belki, ne dersiniz? Sonra da bir güzel yasımızı tutsak ve öyle devam etsek yolumuza. O zaman yaşamımızın tadını daha çok alır, yaşamayı daha çok duyumsarız belki. Hayatımıza dair gözardı ettiğimiz başka diğer ayrıntıları daha iyi hissetmemiz de mümkün olabilir bu sayede.

Fakat yası es geçmemek lazım. Çünkü o tutulmayan yaslar, sonra üstüste binip ne idüğü belirsiz anılara dönüşüyor. Bulaşıyorlar birbirlerine, ayırt edemiyorsun hangisi geçmiş, hangisi şimdi, hangisi gelecek; hangisi taze, hangisi bayat; hangisi var, hangisi yok. “Yeni” sandığın yaşantılar bir bakıyorsun bambaşka olumsuzlukları çağrıştırmaya başlıyor sana, başka başka suretlere bürünüp. Çünkü çözülmeyi bekliyorlar, çünkü o meselenin kapatılmasını istiyorlar. Çünkü olan biten neyse onun ardından biraz durmanı, olan bitene belli bir mesafeden bakmanı ve her ne hissediyorsan o duyguyla kalmanı, onu işleyip, dönüştürmeni ve özgürleşmeni istiyorlar.

Şekerin, çayı daha içilebilir bir hale getirdiğini düşünüp, “aslında” çayın tadını bozduğumuz gibi, hayatımızı da tatlandırdığını düşündüğümüz ama aslında hayatın tadını almamızı engelleyen kişiler, durumlar, olaylar duruyor oralarda bir yerlerde ve sadece bizim tarafımızdan yaşamımızdan çıkarılmayı bekliyorlar.

Tüm bunlar hemen olmayacak elbette, aceleye de zaten gerek yok. Baksanıza bir şekersiz çayın macerası bile kaç ay sürdü.

Ama yeter ki bir yerden başlayalım.

Kolay gelsin.

Kolaysa da, değilse de hepimizin başına gelsin.

Üniversiteliye Mektup

Bu yazım 2 Ekim 2016 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar Eki’nde yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/universiteliye-mektup-130044.html

Üniversiteliye mektup

Sevgili Üniversiteli Arkadaşım,

Çözdüğün yüzlerce sorunun, ezberlediğin bir yığın bilginin, uykusuz kaldığın gecelerin, hayata dair ertelediğin bir yığın şeyin, kısacası büyük bir özverinin neticesinde diğerlerine fark atarak(!) sonunda üniversite sınavını kazandın. Tebrik ederim. Umarım dilediğin bölümü kazanan şanslılardansındır. Değilsen de üzülme bu mektup belki başka bir pencere açmana vesile olur.

Madem üniversiteye kapak attın artık derin bir nefes alabileceğini düşünüyor olabilirsin. Ancak belirtmek isterim ki bu baya kısa süreli derin bir nefes olacak. Zorlukların, mücadelen bitti sanma çünkü daha yeni başlıyorsun.

Aramıza hoşgeldin. Yediğine, içtiğine, giydiğine, okuduğuna, düşündüğüne, konuştuğuna her zamankinden daha fazla dikkat etmen gerekiyor bu süreçte. Üniversiteye geldiğinde hep daha özgür olacağına inandın ya, bunu söylemeyi istemezdim ama hiç de öyle olmayacak sevgili dostum. Ve bunu elde edebilmek için de büyük bir çaba göstermen gerekecek. Tıpkı sen doğmadan önce de gösterildiği gibi. Gerçi sen zaten biliyorsundur bu memlekette neler olup bittiğini, ağabeylerinin ablalarının o üniversite koridorlarında vakti zamanında ne mücadeleler verdiğini, neler yaşadığını… Oradan kimlerin geçtiğini, ne oyunların döndüğünü, hangi büyük fikirlerin ayaklar altında ezilmeye çalışıldığını, hangilerinin dipdiri ayakta kaldığını vs…

Ha bunlar elbette bitmedi, hâlâ devam ediyor. Sen de bu mücadelenin aktif bir parçası olursun, olmazsın bu sana kalmış. Ama bu yaşananları hiç unutma olur mu, hep hatırla. Hatırla ki kalbin genişlesin, çiçeklensin.

Şimdi sana söylemek istiyorum ki “üniversite” denilen şey her zamankinden daha çok yok şimdi. Barış adına, özgürlük adına, bilim adına kalem oynatanlar bir süredir ders veremiyor kürsülerde. Birçok yer bomboş kaldı. Hâlâ bir avuç hocamız sözünü, kalemini sürdürmeye devam ediyor ama onlar da hangi birinize yetsin ki. Belki onların öğrencisi olan şanslı azınlıktasındır. Eğer öyleyse o hocalarının peşinden ayrılma, kıymetini bil onların.

Sokak başı adına “üniversite” denilen mekânların açılmasıyla doğru orantılı olarak yüzlerce kıymetli akademisyen eğitimden, öğrencilerinden uzaklaştırılıyor bu ülkede. Memleket iyice tuhaf-iye dükkanına döndü. Ne ararsan var. Şimdi sen bunları bilerek her zamankinden daha fazla güvenmelisin cahilliğine ve gençliğine. Bilginin, eleştirel düşünmenin, özgürlüğün peşinden her zamankinden daha fazla koşmalısın. Seni ısrarla bezdirmeye çalışacaklar ama yılmamalısın.

Hep okumalıydın ama şimdi her zamankinden daha çok okumalısın.

Kendini okumalısın, doğayı okumalısın, insanı okumalısın.

Şiiri, edebiyat klasiklerini, felsefeyi, psikolojiyi, tarihi saymıyorum bile. Bir şekilde bu platformda yazılan bu mektupta buluştuysak onları zaten okuduğunu, okuyor olduğunu var sayıyorum.

Bambaşka siyasi, dini, felsefi görüşlere sahip çok kıymetli insanlar geçti bu dünyadan. Onların yazıp çizdiklerine bir şekilde ulaşmalısın. Varsa önyargılarını bir kenara bırakıp onları anlamaya çalışmalısın. Anlamaya çalışmalısın ki neyi isteyip neyi istemediğine, neyi savunup neyi savunmadığına karar veresin.

Lütfen üniversiteye bel bağlama.

Nasıl ki bedenimizin çok çeşitli vitaminlere ihtiyacı var, nasıl sadece c vitaminiyle yaşayamıyorsak, zihnimizin de çok yönlü beslenmeye ihtiyacı var. Farklı disiplinlerle beslemeye çalış onu. Film izle, çok harika festivaller oluyor artık, onları takip et. Sergi gez bol bol. Ne kadar oluyorsa o kadar gez. Tiyatrolara git. Bienalleri es geçme. Söyleşilere katıl. Hepsi öyle pahalı şeyler değil merak etme, bütçene uyanları da elbet bulacaksın. “Öğrenci indirimi” denilen şey bazen öyle işe yarıyor ki.

Üniversite dışında da kendini geliştirebileceğin çok güzel yerler var artık. Bazı krizlerden fırsatlar doğuyor. Mesela Kocaeli Dayanışma Akademisi bunlardan en taze olanı sayılabilir. Bunun dışında çok çeşitli atölyeler açılıyor, akademiler kuruluyor. Vakıf gibi vakıflar hâlâ bir yerlerde duruyor. Orada seminerler düzenleyen, çalışmalar yapan, gönüllü faaliyetler yürüten çok kıymetli insanlar var. Onlarla temas kur(Şimdi ben buradan reklam yapmayayım ama destek istersen mutlaka yaz bana, sayfada mail adresim var nasılsa). İlgini çekecek bir şey mutlaka bulacaksın buralarda. Zaman yoksunluğu ise biliyorsun ki bir tür illüzyon, eğer istersen bunlara illa ki zaman yaratırsın. Yaratmalısın da.

İlgilerini keşfet, istediğin bölümü kazanamamış olabilirsin. Ancak ilgini çeken alanlarda her zaman kendini geliştirme fırsatın var unutma bunu. Üniversite dediğimiz şey artık zorla yaşatmaya çalıştığımız bir kavram ne yazık ki. Bunu bilerek devam et olur mu?

Kendini bil, kendini bildikçe ötekini de bileceksin, hayatı da… Aslolan da bu zaten.

Lütfen kendini kapatma, adına “üniversite” denilen o havasız mekânlara. Çık dışarı. Nolur çık biraz dışarı.

Israrla bilmeni isterim ki; sen üniversiteyi kazandın diye veya üniversiteden mezun oldun diye kuş kondurmayacaklar başına canım kardeşim. Hatta başına sürekli kuşlar pisleyecek. Ama o kuşlar kötü niyetli olduklarından değil, kafanı gökyüzüne çevir de bir bak diye yapacaklar bunu.

Gökyüzüne bak da umudunu kaybetme diye.

Yolun açık olsun.

Yoluna kuşlar konsun.

Enteller ve Danteller

http://www.yazikalir.com/enteller-ve-danteller/

Son birkaç haftadır sosyal medya, yeni gelinlerin iftiharla sunduğu paylaşımlarla çalkalanıyor. Bu paylaşımlar, kurabiyelere, tostlara giydirilen dantellerden; zeytinlere, domateslere, kavunlara takılan kurdelalardan tutun da, bir barbie bebek evini andıran pembeli morlu ev eşyalarının özenle(!) çekilmiş fotoğraflarına kadar geniş bir yelpazede ilerliyor.

Bu hemcinslerimin evlendikleri eşleri ise “kociş” kelimesiyle ifade bulan bir tür figuran gibi. Bu adamlar varlar ama yoklar. Kimisi kadınlar tarafından yok ediliyor, kimisi de kendiliğinden yok oluyor. (Nerede olduklarını başka bir yazıda irdeleyeceğim.)

Yıllardır hayalini kurdukları bir evin kadını olmak, kendilerine ait bir alan/mekân yaratabilmek ancak bir kocaya sahip olmakla mümkün bazı kadınlarımız için. Çünkü içinde bulundukları sistemden ne yazık ki başka bir çıkış olanağı yaratamayabiliyorlar kendilerine.  Çünkü bu toplum çok uzun bir süredir üç çocuk doğurmaya öykünen, kadınların yerinin kocalarının dizlerinin dibi olduğuna inanan, her başarılı erkeğin arkasına onu evde bekleyen bir kadın tayin eden, kadını alabildiğince pasif bir konuma sürüklemeye çalışan, kadının ancak bir erkekle anlam kazanabileceğini savunan hezeyanlarla dolu.

Her şey bir yana “kadın” kelimesini bile kullanmakta zorlanan onun yerine türlü atfedişlerle “hanım”, “bayan” kelimelerini ön plana çıkarmaya çalışan tuhaf zihniyetler de işin başka bir boyutu.

Tekrar konumuza dönecek olursak elbette toplumun yol açtığı bu hastalıklı durumun sonucu, hepimizin şahit olduğu bu tür paylaşımlar. Çünkü yaptığı böreğe fiyonk takan kadın da herkes gibi gözükmek, değer görmek, kendini ifade etmek, sesini duyurmak istiyor hayatta. Ve bunun en kestirme yolu olarak da sosyal medyayı kullanıyor.  Kendi dünyasında ne varsa, nereden ve neyden besleniyorsa onu kusuyor sosyal medya hesaplarında da.

Bu kişilerin paylaştıkları fotoğraflarda genellikle odaklandıkları konu ev(lenme)leri, kendilerine ait toz pembe, cicişli bir düzenlerinin olması, çok ama çok mutlu olmaları(!) ve bunu tüm dünyaya haykırmak istemeleri.  Bu haykırışın altında adamlarının duygusal ya da fiziksel yokluğunun sonucunda hissettikleri yalnızlıkla da başetmeye  çalışıyor olmaları nedense gözden kaçırılıyor.

Yaşadığı toplumun kendisine atfettiği yegane hedeflerinden birini gerçekleştiren kadın, elbette bu durumu allayıp pulluyor, abarttıkça abartıyor. Çünkü gözükmek istiyor.

Bazı uzmanlarla da bu konular irdeleniyor. Hatta bazılarınca tüm bunların psikolojik bozukluk olduğuna kanaat getirilip, çok acayip havalı analizler yapılıyor. Açıkçası ben bu uzmanların hangi toplumda yaşadıklarını çok merak ediyorum. Ya ne olmasını bekliyorlardı diye de sormadan edemiyorum. Bu ne uzaklık böyle? Biraz daha yakına gelseniz nasıl olur acaba?

Çocukluklarından beri barbielerle oynayan, oyuncak bebeklerine gelinlik giydiren, bir aile etkinliği olarak hevesle düğünlere gidilip orada göbek atılan, “çeyiz serme” denilen bir adeti baş üstüne koyan, gelinlik giymiş kadına büyük bir hayranlıkla bakılan, büyümeyi/birey olmayı  evlenmekle eşdeğer tutan ve bunu önemli bir hayat gayesi haline getiren, düğünlerin, evliliğin, aile oluşun bu denli kutsandığı bir coğrafyada bu paylaşımlar birçok kişiyi baya şaşırtıyor. Şaşırtmakla kalmayıp büyük ölçüde rahatsız da ediyor. Bu rahatsızlığın sebebi, bu paylaşımların bir biçimde o kişileri de aynalaması olabilir kuşkusuz.

barbie_evi.jpg

Hatta bir grup var ki bu kişilerin yaptıklarıyla dalga geçmek amacıyla kendileri de buna benzer fotoğraflar çekerek sosyal medyada paylaşıyorlar. Var olan durumun trajikomikliği yetmiyormuş gibi bir de bu dalga geçenlerin paylaşımlarıyla mizah anlayışımızı(!) geliştiriyoruz. Sağolsunlar elbette. Eksik olmasınlar ama fazla da olmasınlar.

Bu dalga geçenlerin diğer paylaşımlarına baktığımızda ise “entel” görünecekleri bir kitap seçip, yanına da bir fincan kahve iliştirip bunun fotoğrafını çekip sosyal medyaya sunduklarını, yaptıkları yoga/ meditasyon esnasında selfielerini çekip guru guru ifadelerle paylaşımda bulunduklarını, memleketin birtakım hipster tatil yörelerinde 45 derece sıcağın altında etrafa baka baka ağır hacimli felsefi kitap okumayı marifet saydıklarını da görüyoruz, biliyoruz.

madonna.JPG

Ha entel ha dantel işte. Hepimiz bir şekilde gözükmenin, dikkat çekmenin, “ben burdayım” demenin, benzer ihtiyaçlarımızı farklı jargonlarla, nesnelerle tatmin etmenin derdindeyiz. Kimi kurabiyeye dantel giydirerek, kimi kahveli kitaplı fotoğraflar paylaşarak, kimi kendisini guru sanıp ahkam kesmekle  yapıyor bunu.

Uzaktan bakınca dantelli fotoğraf paylaşan da, entelli fotoğrafına hashtag koyan da halinden epey memnun görünüyor. Yakından bakınca ise görünenleri yazmak sayfalara sığmaz herhalde.

Velhasıl hepimiz benzer tuhaflıkların içinde salınıyoruz.

Birbirimizi yermektense, azıcık başkalarını paranteze alıp, biraz dönüp kendimize baksak, kendi narsisistik ihtiyaçlarımızı farkedip onlar üzerine çalışsak ya…

Boşluğa Düşmek

Bu yazım 4 Eylül 2016 tarihli BirGün Pazar’da yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/bosluga-dusmek-126878.html

Boşluğa düşmek

Zaman zaman bazı ifadelerin psikoterapi seanslarında bir başrol üstlendiklerini düşünüyorum. Bunlardan birinin “boşluğa düşmek” ifadesi olduğunu söyleyebilirim.

“Sevgilimden ayrıldım, boşluğa düştüm”, “işten çıkarıldım, boşluğa düştüm”,” tatile çıktım, boşluğa düştüm”,” çocuklar okula başladı, boşluğa düştüm”, “eşimden boşandım, boşluğa düştüm” vs…

Nedir bu denli sıkıntı yaratan, dilimize pelesenk olan boşluk? Boşluğa düşünce ne oluyor? Yara bere içinde mi kalıyoruz? Kafamız gözümüz mü patlıyor? Gelin boşluğun içinde biraz yuvarlanalım.

Olan ya da olmayan bir olay ya da durum sonrası yaşanan bir duygu durumu olarak tanımlanabilir boşluk hissi. Ayrıca kendisinin ikincil bir duygu olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Yani aslında bu duygu bir maske ve ardında örttüğü başka temel bir duygu var. Genellikle de bu temel duygunun kaygı olduğunu söyleyebiliriz.

Boşluk deyince sınırları, derinliği belli olmayan, sanki her an yutulma, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalınan, tüm benliğimizi işgal eden, kontrol edilemeyen bir kavram akla geliyor.

Belki de çok arkaik çağrışımlar bunlar. Ne de olsa yeryüzünde tanıştığımız ilk şey boşluk. Annemizin boş rahmini dolduruyoruz önce. Sonra boşluğa doğuyoruz, şanslıysak birileri tutuyor bedenimizi de yere düşmekten kurtuluyoruz.

Biraz daha somut düşünecek olursak bir odayı bile yaşanılır kılan, hareket etmemizi sağlayan içindeki boş alanlar oluyor. Yazılarımızı boş bir sayfaya yazarsak okuyabiliyoruz ancak. Boş bir trafikte ulaşabiliyoruz varmak istediğimiz yere.

Boşluk bu denli işlevselken boşluğa düşmek, o boşlukta salınmak neden bu denli kaygı yaratıyor bazı insanlarda?

Örneğin boşluğa düşmemek adına sürekli bir şeylerle doldurmaya çalışıyoruz hayatımızı. Sürekli ama sürekli bir şeyler alıyoruz. Aldıklarımızı son hızla tüketiyoruz. Tükettiklerimizin ardından içimizde veya dışımızda oluşan boşluktan ürküp biraz daha, biraz daha alıyoruz. Ve hazin bir kısır döngüye doğru sürükleniyoruz.

Midemizi dolduruyoruz, gardrobumuzu dolduruyoruz, kütüphanemizi dolduruyoruz, zihnimizi dolduruyoruz, haftasonumuzu dolduruyoruz, yatağımızı dolduruyoruz. Bunları yoğun bir hızla yapıyoruz. Yavaşlamıyoruz. Durmuyoruz. Çünkü yavaşlarsak ya da durursak boşluğa düşeceğiz. Ve o boşlukta kim bilir yüzleşmek istemediğimiz nelerle karşılaşacağız.

Milan Kundera’nın dediği gibi “yavaşlık hatırlatır, hız unutturur” çünkü. Unutmak istiyoruz. Neyi? Belki de en çok kendimizi. Yaralarımızı, acılarımızı, zaaflarımızı, geçmişimizi, geleceğimizi, şimdiki zamanımızı… Durursak onlar bize yetişecek çünkü. Ama biz onları kendimizden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Sonra da bunun adına “hayatı dolu dolu yaşamak” diyoruz. Hayatı biraz boş boş yaşasak ne olur? Bir denesek mi? Hayatımızda oluşan boşluklardan korkmayıp, bir sakin olup oraya salıncak kurup sallansak mı biraz? Kimbilir neler keşfedeceğiz kendimize dair, hayata dair. Keşfettiklerimizi nelere dönüştüreceğiz. Kendimizle gerçekten temas kurup, ne farkındalıklar yaşayacağız acaba?

Sözü boşluktan açmışken şiiri düşünüyorum, müziği, mimariyi düşünüyorum. Kelimeler arası, notalar arası, binalar arası boşlukları düşünüyorum. O boşlukların olmayışı nasıl da anlaşılmaz kılardı onların varlığını. Boşluk olmasaydı mesela anlaşılamazdı bir şiir, bir müzik. Hep üstüste binerdi. Anlamsız kelimeler, sesler topluluğu oluşurdu.

Ya da ayrı yazılması gereken -de,-da’yı, -ki’yi düşünelim. Onları bitişik yazınca anlam kayması oluşuyor cümlenin içinde. Yani sanki her şey tastamam ama o ufacık boşluk olmadığı için saçma sapan bir cümle oluveriyor. Boşluk olmayınca hayatta da anlam kayması oluyor işte. Her zaman dolu dolu yaşanamaz. Belki esas çabalanması gereken biraz da boş boş daha doğrusu boşluklu boşluklu yaşamaktır. Çünkü ancak bir boşluk doldurulabilir. Boşluk yoksa doluluk da olamaz. Bu yüzden hem dış dünyamızda hem de iç dünyamızda bu boşluklara ihtiyaç var.

Boşluk biraz sessizlikle de ilintili sanki. Boşluğun sesi değil, sessizliği oluyor genelde. Bir yalıtılmışlığı, bir uyaransızlığı da beraberinde getiriyor boşluk. Bu yüzden boşlukla beraber sessizlik de ürkütüyor sanki. Sözün sustuğu yerleri de konuşarak doldurmaya çalışıyoruz sürekli. Bu hem ikili ilişkilerimizde hem de kendimizle kurduğumuz ilişkide de böyle. Sessizliğe izin vermeyerek bir şeyin üstünü örtmeye çalışıyoruz aslında. Halbuki bir dursak ve sessizliği dinlesek bazen. Dış dünyanın sesini kıstıkça iç dünyamızın sesini daha fazla duyabildiğimizi deneyimlesek… Kim bilir hangi şarkıları söylüyor, hangi çığlıkları atıyor ruhsallığımız. Bunları duymaya biraz cesaret edebilsek, sizce de dünya daha rahat soluklanılabilen bir yer, kendimizle ve hayatla kurduğumuz ilişki de daha barışçıl olmaz mıydı?

Burası Kırmızı Pelerinli Ülke

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/siyaset/178189-burasi-kirmizi-pelerinli-ulke

Bu yaz iyi geçmiyor. Evet  güneş, deniz, tatil, dinlenme, okumalar, hafifleşen işler güçler olmuyor değil ama iyi değiliz işte. Bu iyi olmama hali en temel gerçekliğimiz şimdilik. Bu gerçekliğin üzerine hangi giysiyi giydirirsek giydirelim sakil duruyor. Yaz da, tatil de bu giysilerden biri işte.

“Sen Bir Büyüsün Yaz” diyen Hilmi Yavuz’un mevsimidir yaz. Geçtiğimiz haftalarda 80 küsur yaşındaki bu büyük şairin gözaltına alınmasıyla yaşadığımız öfkeyi onun şiirlerine tutunarak bastırmaya çalıştığımı kendi adıma söyleyebilirim. Neyse ki tutuklanmadı da bir derin nefes aldık.  Emaneten alınan bir derin nefesti elbette. Hemen akabinde Aslı Erdoğan gözaltına alındı ve ardından da tutuklandı.  Şaşırdım mı? Hayır. “Olanlara inanamıyorum” desem, büyük bir yalan olacak. Gayet de inanıyorum çünkü.

Bu ülkeden en çok şaşkınlıklarımı aldığı için şikayetçiyim sanırım. Şaşıramıyorum artık.

Derimin, derilerimizin bu denli kalınlaşması bu ülkede büyümek demek galiba.

Aslı Erdoğan hakkında yazılan çizilen şeylere bakıyorum her gün. Aslının arkadaşları diye bir oluşum/köşe kuruldu mesela. Aslı Erdoğan’a destek olmak amacıyla yazı nöbeti başlatıldı. Her gün bir yazar,  düşünce ve düşündüğünü ifade özgürlüğünü savunmak adına yazılar yazıyor orada. Bundan daha umutlu ne olabilir diye düşünüyorum. Yalnız değil Aslı Erdoğan. Elbette değil.

Aslı Erdoğan’ın ismini hiç duymamış, onun hiçbir kitabını okumamış kişilere bir merak kıvılcımı oluşturabilir bu yazılıp çizilenler, bu olup bitenler. Çok mu Pollyannacılık? Olsun. Delirmekten iyidir.

Ben de bu süre zarfında Aslı Erdoğan’ın kitaplarını yeniden okumaya başladım. Hilmi Yavuz’da da yaptığım gibi. Sanırım bu benim başetme yöntemim. Elimden başka bir şey de gelmiyor. Bir yazara destek vermek, onu anlamakla mümkün. Yeniden onun dünyasını solumakla. Onun sesini yeniden duymaya çalışmakla. Yoksa öfkemize kapılıp gitmek çok kolay. Ama pes etmemek gerekiyor.  Bu yazarlardan öğrendiğimiz en temel şey bu olsa gerek.

Kırmızı Pelerinli Kent. Kabuk Adam. Taş Bina ve Diğerleri. Hayatın Sessizliğinde. Mucizevi Mandarin. Ve dahası…

“Şimdi gözlerinizi kapayın. İçimden ona kadar sayacağım. On dediğimde Rio’da olacaksınız. Ne yazık ki gözlerinizi ne zaman açmanız gerektiğini ben söylemeyeceğim.”

Kırmızı Pelerinli Kent’te Özgür adında bir kadının Rio de Janeiro sokaklarındaki izini sürer Aslı Erdoğan. Ama bu hayal ettiğimizden bambaşka bir Rio’dur. Tekinsiz, kasvetli, bunaltıcı, gizemli, ağır, tehlikeli bir Rio. Çatışma seslerinin, silahların susmadığı bir Rio. Tecavüzlerin, uyuşturucu ticaretinin, cinayetlerin fink attığı bir Rio.

Sıcaklık yüzünden gece-gündüz açık tutmak zorunda olduğu camlardan, çekirgeler, kertenkeleler, hamam böceklerinden, cangıla komşu olan dağınık ve kirli evinden bahseder.

Kırmızı Pelerinli Kent’i aslında Özgür yazmaktadır;

Yazdım, çünkü insan hayatına on ile dört yüz dolar arasında değer biçilen bu kentte, ölüme karşı başka siper bulamadım.”

Bu romanda Özgür’ün kendisiyle, annesiyle, kadınlığıyla, erkekliğiyle, yaşamla, ölümle, yalnızlığıyla kısacası bir kentle olan ilişkisine eşlik ederiz.

Özgür, bu kente aşık olduğunu anladığı gece, tombul memeli bir kadın tarafından öldürülür.

Rio, onun ölümünü kovaladığı belki de ölümüne kavuştuğu yer olmuştur. Bu kentin içinde yeniden doğmayı beklerken, ölüme teslim olmuştur;

Aritmetiğe dayanan ölüm, kişisel bir trajedi olmaktan çıkıyordu.”

Romana dair yazılacak, söylenecek psiko-politik çok fazla malzeme var. Ama bunları görmek ve analiz etmek için romanın dışına çıkmamız gerekiyor. Ben tüm bu olan bitenler sonucunda romanı tekrar okuduğumda romanın dışına çıkamadım. Çıkmak da istemedim. Okuduğum her satır ve satır arası kırmızı pelerinli kentin burası olduğu gerçeğini çok sert bir biçimde yüzüme vurdu. Ve Aslı Erdoğan’ın cesaretine, yaratıcılığına, gücüne, ilmek ilmek ördüğü psikolojik betimlemelerine bir kez daha hayran kaldım. Kitapta geçen şu cümle birçok şeyi çok iyi bir şekilde özetler nitelikte;

“‘Yazabildiğim sürece umudumu bütünüyle yitirmiş sayılmam’ diye düşündü, ‘Gerçi Kırmızı Pelerinli Kent, pikapta Chopin noktürnleri dönerken okunacak bir metin değil, olamaz da. Çünkü benim yazdığım yerlerde silah sesleri duyuluyor.’”

Bu yazıyı yazdığım sıralarda çok hoş bir rüzgar esmeye başladı. Mevsim dönmeye başladı artık, rüzgarlar sonbaharı muştuluyor. Rüzgarı seviyorum. Çünkü rüzgar dağıtır. Tutmaz. Taşır. Saçar. Sabit bırakmaz. Rüzgar varsa bıraktığın yerde durmaz birçok şey. “Yerinde yeller esiyor” lafını da o yüzden severim. Değişimin, hareketin çok önemli bir temsilcisidir rüzgar. Biliyorum rüzgarın yönü değişecek. Doğa bize bunu gösteriyor. Doğa, değişimin en somut örneği. Biliyorum, değişecek. Rüzgar bambaşka güzellikler taşıyacak, öfkemizi dağıtacak, umudumuzu çoğaltacak.

Mevsim dönecek!