Kedili Edebiyat

Bu yazım Sabitfikir Dergisi’nin Ağustos 2017 sayısının dosya yazısıdır. 

http://sabitfikir.com/dosyalar/dosya-kedili-edebiyat

Tam bir yıl önce, tam da bu sayfalarda, “Edebiyatın İyileştirici Gücü” başlıklı bir dosya hazırlamıştım. Kitapların, yüzyıllar boyunca birçok insanın hayatında üstlendiği terapist rolünü irdeleyen bir yazıydı. Antik Yunan şehrindeki bir kütüphanenin girişinde “İnsanın Ruhunun İyileştiği Yer” yazmasından, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un “Ustalarınız kimler?” diye sorulduğunda kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini göstermesinden yola çıkmıştım. Ama elbette iyileştirici güçlerden bahsederken, tek boyutla yetinmek imkansız; iyileştiriciliği katmanlara ayırdığımızda ise karşımıza çıkan, önemli bir rol üstlenen bazı dört ayaklı canlılar da var!
“İlk bakışta kediyle yaşamak insana sadece psikolojik anlamda olumluluk sağlayan bir özellik gibi görünse de bilimsel araştırmalar kalp, tansiyon, kemik erimesi gibi birçok rahatsızlığın tedavisinde kedi mırlamasının olumlu etkilerini tespit etmiş bulunuyor. Hatta sporcuların vücut sistemini dengelemek için de kedilerin desteğine ihtiyaç duyduğu biliniyor.” Tarkan Kaynar’ın yakın bir zaman önce yayımlanan Kediatri: Kedili Tedavi başlıklı kitabı, işte bu diğer iyileştirici gücün etkileri üzerine en güncel örnek. Hayvanlarla tedavinin tarihinden tıpta kedilerin yerine, kedilerin hasta çocukların ve yaşlı insanların sağlığına olan etkilerine kadar kedilerle birlikte yaşamanın insanların hayatındaki etkilerine değinilen kitaptaki tüm başlıklar, hem dünyada hem de Türkiye’de yapılan araştırmalarla destekleniyor.

Yönetmenliğini Ceyda Tosun’un üstlendiği ve İstanbul’un kedilerini konu alan Kedi belgeseli de, kitapla neredeyse aynı günlerde gösterime girerek yüzümüzde gülümsemeye neden oldu. İstanbul’un yedi tepesine göndermeyle İstanbul’un nam salmış yedi kedisiyle tanıştık bu belgeselde: Sarı, Duman, Bengü, Aslan Parçası, Gamsız, Psikopat ve Deniz. Ve ayrıca, kedilere duydukları sevgi ve ilgiyle iyileşen insanların öykülerini de izledik.

Gündüz Vassaf’ın kedisi Billy’ye ithaf ettiği İstanbul’da Kedi isimli şiirsel romanının ikinci baskısının; “Özlem ve İhsan Oktay Anar’ın evine yerleşip oradan biz insanoğlunun halipürmelalini anlatan bir kedinin maceraları”nı okuduğumuz Âşık Kedi romanının ve Aylin Oflaz’ın Murakami’nin Kedisi romanının neredeyse art arda yayımlanması ise bu dosya yazısını bir anlamda zorunlu kıldı. Ama bu dosya yazısı, özellikle bazı anti-pati(k) eylemlerden motive olmuştur. Örneğin sosyal medyada paylaşılan 3K’lı (kitaplı, kahveli, kedili) fotoğraflarda kedilerin entelektüel bir aksesuar olarak kullanılması ve kedinin nesneleştirilmesi… Dolayısıyla bu yazıda kedilerin nesne değil, edebiyattaki özne varlık olarak konumlandırılan yerlerinden bahsedilecektir. Kedisiz bir yaşam hata mıdır bilemiyorum ancak kedisiz bir edebiyatı düşünmenin hata olacağını söyleyebilirim.

Kedilerin yazarlarla olan benzerlikleri

Kedilerin edebiyata bu kadar yerleşmesi, kuşkusuz, yazarlarla olan benzerliklerinden ileri geliyor. Yazarlar nasıl ki kimsenin aklına gelmeyen bir imgenin peşine düşüyorlarsa, o imgeyi evirip çevirip onunla “oynuyorlarsa” kediler de kimsenin görmediği bir şeye kilitlenip ona dikkat kesilebiliyorlar. Saatlerce bir gölgenin peşinde koşabiliyorlar mesela. Yazarların da kediler gibi meraklı oldukları ve keskin bir gözlem gücüne sahip oldukları da yadsınamaz bir gerçek. Uzun saatler yazma eyleminde bulunan, masa başında çalışan bir yazar ile uzun saatler onu izleyen bir kedinin sabrı da paralellik gösteren özelliklerden.

Kediler ile yazarlar arasındaki benzerliğin belki de en iyi özeti, Joyce Carol Oates’un şu ifadelerinde yer alıyor: “Yazarda, her sanatçıda olduğu gibi, bilinemez ve kestirilemez bir öz vardır ki biz bunu genelde ‘hayal gücü’ ya da ‘bilinçdışı’ diye adlandırırız – sanki adlandırmak, denetlemeyi bırakın, bilmekle eşdeğermiş gibi; işte Felis catus’un (ev kedisi) ulaşılabilirliğinde, Felis sylvestris’in (dağ kedisi) gizli, şeytanî, tamamen ulaşılmaz varlığını duyumsarız. Çünkü benzerler benzerlerini çağırır – türler arasındaki uçurumun ötesinden bile.”


Hal böyleyken, yani kediler yazarların hem kişiliklerine hem hayatlarına hem de eserlerine bu kadar sinmişken, kedilerin tarihsel kökeni ve kediler hakkında yazmanın tarihi üzerinde biraz durmakta yarar var sanırım. John Farley’in kaleme aldığı ve Türkçeye Elçin Gen tarafından çevrilen “Tüylü Hikaye: Yazarlar ve Kediler Hakkındaki Esrarlı Gerçekler” başlıklı makalede bu tarihsellik şu şekilde ifade ediliyor: “Tarih boyunca kedi sembolizminin kuruluşuna baktığımızda, Doğu ile Batı’nın kediye bakışlarında ciddi bir karşıtlık olduğunu görüyoruz. Bu iki karşıt bakışı baştan beri birleştiren unsur, bu sembolizmdeki anlamı üretenlerin çoğunlukla yazarlar veya en azından hikaye anlatıcıları olmasıdır. Köpekler, koruma güdüleri ve avlanmada insana yardımcı olmalarından ötürü 12 bin yıl öncesinden itibaren insanlar nezdinde hayli istikrarlı bir anlama sahip olmuşlardır. Pratikte (fare avlamaları haricinde) pek faydaları olmayan ve köpek gibi eğitilmeleri de mümkün olmayan kedilerin insanla ilişkisi çok daha sonraları, Mısır’da ikinci hanedanlık döneminde başlar; Mısır’ın Sümerlerden kalan bazı yazı sistemlerini devralıp tarihin ilk karmaşık yazılı dilini oluşturduğu dönemdir bu. Bu noktadan itibaren kedi Mısır’da çok önemli bir dinî figür haline gelir – önce kedi-tanrıça Mafdet’in suretinde, ardından adaletin, bilgeliğin, doğurganlığın ve zarafetin sembolü olarak. Burada ilginç olan, kadim Mısır’da evcil bir hayvandan ziyade tanrı olarak saygı duyulan kedilerin neredeyse sadece din adamlarının –yani esasen ilk yazarların– bakımında olmalarıdır. MS 390’da kediye tapınmak yasaklanır, ama kısmetin sembolü olarak kedi figürü, Japonya’da çeşitli efsanelerde ve bazı Murakami öykülerinde rastlanan Maneki Neko, yani ‘talih kedisi’ başta olmak üzere, Doğu inanç sistemlerinde çoğalmaya başlar. Gelgelelim, antik Yunan’da kediler çok daha karanlık bir mitolojinin parçasıdırlar: Ezop onların aldatıcı ve kuşku uyandırıcı niteliklerini ilk kaydedenlerdir. Asırlar sonra, 14. yüzyılda Kara Ölüm’ün sorumlusu ilan edilmeleri de kediler için hayırlı olmaz (tabii bugünden bakıldığında, kedilerin topluca yakılmaları, Avrupa’nın fare nüfusundaki muazzam artışla sonuçlandığı için hiç de akıllıca bir karar olmamıştır). 17. yüzyıla gelindiğinde kediler artık Şeytan’ın ve cadıların sağ kolu olarak görülmektedirler. O tarihten itibaren Avrupa folklorunda kedi neredeyse sadece bebek katili ve cadı dostu olarak, en iyi ihtimalle Poe’nun ‘Kara Kedi’sindekine benzer biçimde, korku ve endişe kaynağı olarak boy gösterir.” (Skop dergi – 10 Haziran 2012)

Edebiyat tarihine baktığımızda ise, 1820’lerin başında yayımlanan Kedi Murr’un Dünya Görüşüisimli eserin, olup bitenlerin bir kedinin gözüden anlatılıp yorumlandığı ilk büyük roman olduğunu görüyoruz. E.T.A. Hoffmann’a düşünen ve konuşan bir kediyi, fablların ve masalların dünyasından çıkartıp ilk olarak “ciddi” edebiyata sokma fikrini veren ve bir roman yazdıran, her şeyden önce kedisinin iki özelliğiydi; tembellik ve merak. (Bu özellikler aynı zamanda tüm kedilerin ortak özelliği de sayılabilir.) Kedisinin tembelliği ya da iyimser bir tonla ifade edersek içine işlemiş dinlenme ihtiyacı, E.T.A. Hoffmann’a kendi yaratıcı süreçlerini hatırlatıyordu; bundan ötürü bu özellikleri romanındaki kurmaca kediye de atfetti: “Murr Kedi yalnızca canlı rüyalar görmekle kalmıyor, açıkça fark edildiği gibi sık sık hülyalara dalıyor, şair ruhlara dahiyane fikirler esinleten, uykuyla uyanıklık arasındaki o tuhaf, uyurgezerliğe benzer ruh haline giriyor. Bu vaziyetteyken kısa bir süredir sık sık inleyip iç geçiriyor, öyle zannediyorum ki ya bir tragedya üzerinde çalışıyor ya da âşık.”

 

E.T.A. Hoffmann, romanında kedisinin oyunbaz merakını, roman kahramanının bilimsel keşif merakıyla da ustaca birleştirmiştir: “Beni üstadın odasına en çok çeken şey, kitaplar, yazılar ve bin bir türlü tuhaf alet edavatla dolu yazı masasıydı. Bu masanın beni cezbeden bir tılsımı olduğunu söyleyebilirim ama gene de beni bu güdüye tamamen kapılmaktan alıkoyan saygıyla karışık bir ürküntü de hissediyordum. Bir gün usta yokken korkumu yenip masaya sıçradım. Yazıların, kitapların ortasında oturup eşinmek ne keyifti ama. Bir müsveddeyi patilerimin arasına alıp sağa sola çekiştirdiysem cüretkarlıktan değil, hayır sadece ihtirastan, bilgiye duyduğum açlıktan.” Kağıtların parçalanmasıyla biten bu sahne, kediler için tipik olmayan bir eğitim yolculuğunun başlangıcı olur. Roman kedisi önce okumayı sonra da yazmayı öğrenir. Nihayet yazar da olur, “Fare Kapanları ve Kedi Zihniyeti ve Eylemlerine Olan Etkileri” adlı bir kitap ve “Düşünce ve Sezgi ya da Kedi ve Köpek” adlı bu iki türün arasındaki uçurumu ele alan karşılaştırmalı bir felsefi deneme yazar!

Kedilerin edebiyatın polisiye kapısından girişinin tarihi daha da eski olsa da; 60’ların ortasında Lilian Jackson Braun’un uzun soluklu “kedili hafiyeler serisi” özellikle dikkate değerdir. Braun’un yazdıkları, çocukluğunun sevimli birer yüzü gibi karşımızda belirir. Komşularının siyam kedisinin ölümünden çokça etkilenen Braun, 25 kitaptan oluşan bu “light” seriyi edebiyat dünyasına armağan edecektir.

1697 yılında Charles Perrault’nun yazdığı ve hâlâ her çocuğun keyifle okuduğu Çizmeli Kedi, kedilerin masal sahnesine belki de ilk çıkışı. 1741’de ise İtalyan yazar Domenico Balistrieri’nin “Ölen Bir Kedi İçin Gözyaşları”, Lewis Carroll’ın 1865’de kaleme aldığı Alice Harikalar Diyarı‘nda isimli eserinde “Cheshire Kedisi”, Bulgakov’un Usta ile Margarita’sındaki siyah kedi, Marlen Haushofer’in Duvar’ındaki siyah kedi ile kedi edebiyatına ciddi bir katkı sağlanmıştır. Jean-Jacques Rousseau ise Emile isimli eserinde “ilgi ve algı” olgusunu işlerken bir kedi ile bir çocuğun merakını kıyaslayarak işe başlamıştır.

Kurgu olmasa da, edebiyat tarihine bir mektup yoluyla geçen trajik bir olayı da anmadan geçmek istemem. Hemingway de kedilere olan düşkünlüğüyle bilinen bir yazardı. Bir gemi kaptanının Hemingway’e verdiği “altı parmaklı” kedi Snowball, yazarın ilk kedisiydi. Yazarın başka kedileri de oldu. Bunlardan biri de Uncle Willie’ydi. Şubat 1953’te Hemingway, yakın arkadaşı Gianfranco Ivancich’e, kedisi Uncle Willie’yi öldürdüğünü mektupta anlatır; şu cümlelerle: “Sevgili Gianfranco; Sana yazdığım mektubu bitirmiş tam da zarfa koymak üzereyken Mary, Torre’dan geldi ve ‘Willie’ye kötü bir şey oldu’ dedi. Dışarı çıktım ve Willie’yi iki ön bacağı kırılmış halde buldum: biri kalçadan, diğeri dizin altından. Ya bir araba çarpmıştı ya da biri sopayla vurmuştu. Tüm yolu diğer iki ayağıyla yürümüştü. Kemik birçok yerden kırılmış, yaralara kir bulaşmış ve parçalar dışarı çıkmıştı. Ama o mırladı ve benim bunu düzeltebileceğimden emin görünüyordu. Rene’ye onun için bir kase süt getirttim. Rene onu tutup okşadı ve Willie sütünü içerken ben de onu başından vurdum. Acı çektiğini sanmıyorum. Sinirler öyle ezilmişti ki bacakları artık acımamaya başlamıştı. Monstruo benim yerime ateş etmek istedi ama ben kimseye sorumluluk vermek ya da Will’in bir başkasının onu öldürdüğünü bilmesini istemedim. Tabii ki seni özledim. Uncle Willie’yi özledim. İnsanları öldürmek zorunda kaldım ama hiç 11 yıldır tanıyıp sevdiğim birini değil. Hele ki 2 bacağıyla mırlayan birini hiç değil.” (The Letters of Ernest Hemingway)

Stephen King ve kedisi Clovis, Albert Camus ve kedisi Cigarette, Neil Gaiman ve kedisi Zoe, Doris Lessing ve kedisi Black Madonna, Hermann Hesse ve kedisi Narciss de bu çok sevdiğimiz yazarların hayatlarına etki etmiş patili dostları…


Yazarların kedileriyle kurdukları ilişkide çoğunlukla iyimser duygulara sahip olduklarını düşünebiliriz. Peki aynı şey kediler için de geçerli midir? Elbette her kedi nevi şahsına münhasır olduğu için bir genelleme yapmak mümkün değil. Ancak bu sorunun yanıtını Alman yazar Elke Heidenreich, “Yazarın Kedisi” başlıklı öyküsünde bir nebze veriyor: “Keşke bu kadar sigara içmeseydi. Gözümden yaş geliyor. Ayrıca sürekli bir aşağı bir yukarı dolanıyor. Oturduğu yerde oturamaz mı? (…) Hayvan öyküleri yazıyor. Hepsi hayvan öyküleri yazar. Başka şey bildikleri yok. Bize bakıp anladıklarını düşünürler ve bizim hakkımızda yazarlar. Hıh! Dünyadan haberi yok. Benim onu zayıf bir herif olarak gördüğümü bilmiyor bile. Akşamları o uyuduktan sonra çatılarda geziyorum, pencereden bakıyorum ve başka yerlerde olup bitenleri görüyorum. O ne yapıyor? Hiç. Bilgisayar, konserve, uyku. Hepsi bu. Kız arkadaşı bile yok. Burada yaşıyorum, evet, doğru. Ne de olsa bir yerlerde yaşamak gerekiyor. Yazarlar ve kediler, diyor coşkuyla. Boş versene. Onun varlığı acınası; sırf burada çocuklar olmadığı için yanında kalıyorum. Çocuklara yazarlardan da az tahammülüm var. Ayrıca kadınlardan da hazzetmem; kadınlar parfüm sürüyorlar. Hiçbir kedi buna dayanamaz.” (çev. Esen Tezel)

Peki ya Türkçe edebiyata baktığımızda…

Türkçe edebiyattaki külliyata göz atmak istersek, sanırım ilk olarak “kedili” isimlere sahip kitaplardan başlayabiliriz. Eminim atladıklarım olacaktır ama, bu yazıda daha önce adı geçenlerin haricinde, ilk aklıma gelenler: Kediler Krallara Bakabilir (Enis Batur), Üzgün Kediler Gazeli(Haydar Ergülen), Göçmüş Kediler Bahçesi (Bilge Karasu), Ne Kitapsız Ne Kedisiz (Bilge Karasu), Bakışsız Bir Kedi Kara (Ece Ayhan), Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm (Zülfü Livaneli), Gemileri Sayan Kedi (Vecdi Çıracıoğlu), Kedi Mektupları (Oya Baydar), Üç Bacaklı Kedi (Bülent Oran), Yoga Yapabilen Bir Tekir (Yavuz Erten), Lacivert Kedi (Tarık Sipahi)…
Biraz daha ayrıntılara inmek istediğimizde; Türkçe edebiyata konu olmuş kediler hakkında Gökhan Akçura’nın pek kıymetli eseri Kedi Kitabı önemli bir kaynak. Akçura’nın yazdığına göre, edebiyatımızda kedi izlerinin peşine ilk kez düşen İbrahim Alaettin Gövsa’dır. Kedi Kitabı’nda altmışı aşkın tanınmış ismin kedi üzerine yazılarını, çizimlerini görebiliyoruz. Tevfik Fikret ile başlayan yazarlar listesi Gülriz Sururi ile noktalanıyor.

Adalı yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın on iki yaşında ölen kedisi meşhur Nazlı, “Kedim Nasıl Öldü?” adlı uzun bir hikaye ile edebiyat dünyasına girmişti. Diğer bir ünlü kedi, Tevfik Fikret’in Zerrişte’si; edebiyatta kedi ile kadın arasındaki ilişkinin önemli sembollerinden biri olmuştur. Oya Baydar’ın Kedi Mektupları’ndaki kahramanlarından Nina, romanı şöyle özetliyor: “Bu hikayede kedilere ilişkin dişe dokunur, yeni bir şey yok, ama insanları yakından tanıyıp anlamak isteyen kediler için çok yararlı bir kaynak.”

İçinde kedi olan şiirler de en az kedi öyküleri kadar fazla ve oldukça geniş bir şair silsilesiyle günümüze kadar uzanıyor. Nazım Hikmet’ten Behçet Necatigil’e, Özdemir Asaf’tan Sunay Akın’a, Edip Cansever’den Haydar Ergülen’e birçok şairin kedilere ya da kedilerine ilişkin yazdıkları şiirleri okuyabiliriz. Örneğin Garip akımı şairlerinin, Orhan Veli’nin “Ciğerci Kedisi”, Oktay Rıfat’ın “Kedili Gece”, Melih Cevdet Anday’ın “Kediler” ve “Kedi” başlıklı şiirleri de edebiyatta yer edinmiş önemli şiirlerden. Haydar Ergülen ise kitaba da ismini veren “Üzgün Kediler Gazeli”nde şu mısralarla içimizi okşuyor: “Kedim kendisini evin uysal şiiri sanıyor, şiirin aklı kısa tırnakları uzun,/ Kedim kendisini bilge sanıyor sokakların ve aşkın ısrarla özlediği./ (…)/ Kedilerin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim/ Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular.”

Güzel başlıklı güzel kitapların yazarı Bilge Karasu da, Ne Kitapsız Ne Kedisiz kitabının “Bir Hayvanla Yaşamak” isimli denemesinde hayvanlarla kurduğumuz ilişkiye dair şunları söylemişti: “Hayvan, bizim açımızdan, başka’dır. Onun açısından bizim başka olduğumuz gibi… Bu başkalıklar, pek güzel, bir arada yaşamağı öğrenebilir. Kızdıklarında kedilerini, köpeklerini kendileriyle özdeşleşmiş sayanlar ne kadar yanılıyorsa, sevdiklerinde kedileriyle, köpekleriyle özdeşleşenler de bir o kadar yanılıyor diye düşünürüm. Bir arada yaşayınca, ötekini düşünür, ötekinin kaygısını taşırsınız elbet. Ona dokunan size de dokunmuştur, onu sevindiren sizi de sevindirir. Ama ötekinde kendi izdüşümünü aramak hiç gerekmez. O bizim dilimizi –hangi düzeyde olursa olsun, hiç önemli değil– anlamasını bir parça öğrenir. Aynı şeyi biz niye yapmayalım?”

Kediler eğitilebilen varlıklar değillerdir. Öyle olsaydı yazarların kedilerle pek işi olmazdı diye düşünüyorum. Kedi tarafından eğitilebilen ancak biz insanlar olabiliriz. Onlardan öğrenilecek öyle çok şey var ki… Durabilmenin, susabilmenin, bekleyebilmenin, sabredebilmenin gitgide zorlaştığı bu hız çağında kediler tüm bu hızlılığa meydan okurcasına durmanın, susmanın, sabrın en büyük temsilcisidirler. Anda kalabilmenin kişisel gelişim kitaplarına sıkıştırılmış, sığlaşmış ve “öğretilmeye” çalışılan halinin aksine, anda var olabilmenin öğrenilmeksizin, öğretilmeksizin hepimizde var olabilen ancak bunun üzerini örttüğümüzü gösterebilen yegane varlıklardır. Onlara var olmak, sadece var olmak yeter de artar bile. Başka hiçbir şeye gerek olmadığını, hiçbir şey “yapmak” gerekmediğini, sadece “olmanın” mümkünatını görebiliriz bir kedide.
Kedilerin öğreticiliğine dair Peyami Safa’nın şu sözleri pek çok şeyi özetler nitelikte aslında: “İnsan hayvanların en çok düşüneni, çünkü en aptalıdır. Düşünmek aptallıktan kurtulmak için değil midir? Hayvanların buna ihtiyacı yoktur. Ben kedimden daha aptalım, işte masamın üstünde bir sürü kitap. Okuyorum, okuyorum da gene kedim kadar öğrenemiyorum.”

Yoksa sizin bir kediniz bile yok mu? Umarım bir an önce bir kedi tarafından “eğitilmeye,” bir kediyle dost olmaya ve o kedi mırlamalarını hayatınızın bir melodisi haline getirmeye başlarsınız.

 

Görseller:  Dilem Serbest, Gökçe İrten, Gülce Baycık

Reklamlar

Çocukluğa İnmek

Bu yazım 16.07.2017 tarihli Birgün Gazetesi’nin Pazar Eki’nde yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/cocukluga-inmek-170037.html

İnsanın bedeninde ağrıyan, sızlayan yer neresiyse hatta bu bir tırnağın ucu bile olsa, orası bedenin merkeziymiş gibi olur ya, varoluşun da sızlayan yeri hep çocukluktur sanki. Kişinin hayat evreleri içerisinde en fazla topallayan, su toplayan, kuruyan ve hatta kanayan yeri. Peki ne var bu çocuklukta? Oraya inilmesini gerektiren hangi gizleri barındırıyor içinde? Hangi kilidin anahtarını saklıyor? Nasıl bir yangın yeri orası?

Çocukluk evresine birçok ayrılığın ardından giriyoruz. Girdiğimizde üstümüz başımız dağılıp, kir pas içinde kalıyor zaten.

İlk önce annemizin rahminden, sonra memesinden daha sonra da kucağından ayrılıp hayata ilk adımlarımızı atıyoruz.

Anneyi -belki de ilk sevgili mi demeliyim- paylaşmamız gereken ötekilerin, toplumun, bir adamın varlığından haberdar oluyoruz. Yasımızı yasaya evriltiyoruz. Öncelikle buralar başlı başına birer meselemiz haline gelebiliyor.

Aktüeldeki anne-babamızla bir sorunumuz olsa da olmasa da, çocukluğumuzun anne babasıyla ya da çocukluğumuzda içselleştirdiğimiz anne-babalarımızla genellikle sorunumuz olabiliyor. Çocukluğumuzun anne-babası hep başka insanlarmış gibi geliyor. Belki de büyüme sancılarımızın üstesinden onlarla olan meselelerimiz üzerinden gelmeye çalışıyoruz.

Yüzde yüz mutlu çocukluk var mıdır acaba? Pek sanmıyorum. Yetişkinlikte bize dert olan aşırılıklarımızın, zaaflarımızın, zayıflıklarımızın, kötücül taraflarımızın büyük bir çoğunluğunun temeli çocuklukta atılmıyor mu? Elbette bunun tam tersi de mümkün. Çocukluğu günah keçisi haline getirmiyorum. İyicil birçok şeyi de içselleştiriyoruz çocuklukta. Ancak ben bu yazı bağlamında çocukluk dönemindeki bazı yaşantıların elimize ayağımıza dolanan kısımlarını irdelemek istiyorum.

Hangi insan diyebilir benim komplekslerim, mutsuzluklarım, olumsuz taraflarım yok diye. Diyebilen varsa bu bile başlı başına kocaman bir problem teşkil etmektedir. En basitinden bu kişi çocukluğunda nasıl bir yenilgi duygusu ya da nasıl yoğun bir onaylanma-takdir beklentisi yaşamıştır ki, kendisiyle ilgili herşeyin yolunda olduğunu göstererek bu olumsuzluğu telafi etmeye çalışmaktadır.

“Çocukluğuma dair hiçbir şey hatırlamıyorum” diyen kişilere rastlıyorum bazen. Bu bir bellek problemi gibi gözükse de derinde bambaşka şeyler barındırdığını çok aşikar. Kişi çocukluğunda hangi yaşantılardan geçmiştir ki bunları belleğinin en ücra köşelerine hapsetmiştir. Unutmak, çok güçlü bir bastırmadır. Bastırılan şeyler ise bilinçli olarak kabul edemediğimiz, kabul etmekte zorlandığımız ve davranışlarımızı büyük ölçüde yönlendiren yaşantılarımızdır.
cocukluga-inmek-320886-1.
Hayata, varoluşa, kendimize, ötekilere ilişkin olumlu-olumsuz ilk temsiller, ilk imajlar çocuklukta oluşuyor. Bu oluşanların önemli bir kısmı ilk nesnelerimiz olan ebeveynlerimizden aktarılıyor bizlere. Önce onların gözlükleriyle görmeye çalışıyoruz kendimizi, hayatı, olup biteni. Eğer o gözlükler kirliyse, camları kırıksa ya da numaraları ilerlemişse bizim gözlerimiz de ona göre biçimleniyor. Artık o gözlükleri kullanmıyor olsak bile o gözlükleri kullandığımız zamanlarda biçimlenen gözlerle bakmaya devam ediyoruz olup bitene. Bu bakışın bulanıklığını temizleyebilmek için ise kendimizi ebeveynlerimizden sağlıklı bir şekilde ayrıştırmayı başarabilmemiz gerekiyor. Ancak sağlıklı bir ayrışmayla kendimize ait bir bakışın varlığı mümkün olabilir.

Hayatımızın ilerleyen zamanlarında kendimizle kuracağımız ilişkiyi önce ebeveynlerimizin bizimle kurduğu ilişki biçiminden öğreniriz aslında. Çocukluk dönemimiz boyunca ebeveynlerimizin bizi eleştirme, sevme, takdir etme, yargılama, sakinleştirme biçimleri bir süre sonra bizim iç sesimiz haline gelir. Kendimizle kuracağımız ilişkinin önemli bir parçasını oluştururlar. Örneğin ebeveynlerimiz tarafından çok sık suçlanmışsak, her olayda ve durumda biz de hemen kendimizi suçlayıp kendimize yüklenebiliriz. Eğer zor durumlarda onlar tarafından yeterli şefkati ve desteği görmüşsek biz de zor durumlarda bunu kendimize verebiliriz. Eğer onlardan sağlıklı bir şekilde ayrışmayı başaramazsak tıpkı kendimize ait bakışı bulamayacağımız gibi kendimize ait sesi de bulamayabiliriz. Kendi iç sesimiz sürekli ebeveynlerimizin sesiyle karışabilir. Ve iç dünyamızı kocaman bir gürültü kaplar. Kakofoniden geçilmez ortalık.

Kendimize gerçek anlamda nasıl temas edeceğimizi, hangi sesleri muhafaza edip hangilerinden kurtulmamız gerektiğini, hangi sesleri isteyip hangilerini istemediğimizi bilemeyebiliriz.

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiç bir yere gitmiyor” der Edip Cansever. Başımızı nereye uzatsak orada çocukluğumuza rastlarız aslında. Problem çözme becerilerimizden tutun da bağlanma stillerimize kadar, korkularımızdan tutun da hayallerimize kadar diz boyu çocukluktur her yer. Çocukluğumuz, bizim nasıl ebeveynler olacağımızı, iş yerinde nasıl bir çalışan ya da nasıl bir işveren olacağımızı da büyük ölçüde belirleyecek güçtedir.
Çocukluğumuz, yaşamın zorluklarına karşı nefes almamızı da sağlıyor olabilir. Çünkü acılara karşı ilk bağışıklığımızı çocukluğumuzda kazanmışızdır. Bizi, hayatın virüslerine karşı direncimizi yüksek tutan belki de çocukluğumuzda aldığımız yaralardır. Şunu da unutmamak gerekir ki çocukluğumuzda aldığımız bir yara sayesinde artık hiçbir şey eski haline dönmeyebilir zira hamurumuz o yarayla şekillenmeye başlamıştır. Ancak o yaranın varlığını kabul ederek onu işleyerek dönüştürmeye başlayabiliriz. Ve o yarayı daha işlevsel bir hale getirebiliriz zamanla. Yaranın işlevselliği, bu yarayı yaratıcı bir sürece dönüştürebilme becerisidir çoğu zaman. İlla sanatsal bir yaratıcılıktan bahsetmiyorum burada. Yaratıcılığın, yaratıcı düşünmenin her türlüsünden bahsediyorum. Bir kitap yazmak, bir film çekmek, bir mimari proje yürütmek de olabilir bu, bir yardım kuruluşunda bir şeyler yapmak, bir çocuğa bir şeyler öğretmek, kişinin kendisiyle iyi geçinmesi de olabilir, iyi bir ebeveyn olması, insan ilişkilerindeki başarısı da olabilir.
cocukluga-inmek-320887-1.
Çok sevdiğim İranlı şair Furuğ Ferruhzad bir şiirinde “yaralarım aşktandır” der, ben de yaralarım/yaralarımız çocukluktandır demek istiyorum. Her zaman olmasa bile çoğu zaman bu böyledir.

Bir tarafımız o yaraları saracak birilerini bekler hep. O yaraların varlığıyla kendimizi edilgen bir pozisyona sürükleyebiliriz. “Öpeyim de geçsin” diyen yeni bir ebeveyn bulma ihtiyacından mı gelir bu istek? Oysa bilmeliyiz ki bu isteğin sonu her zaman hüsrandır. O yaralarımıza çağırdığımız insanların bize yeni yaralar açma olasılığı oldukça fazladır. Yara yarayı çağırır çoğu zaman. Yara yarayı sever, bazen de yaralıyı… Bu yüzden değil midir ki benzer ilişki paternleri, benzer adamlar/kadınlarla, benzer buhranlara sürükleniriz her seferinde. “Yine aynısı oldu” deriz. Var olan yaralarımızı daha fazla kanırtırız. Bu elbette lanetli olduğumuzu ya da kader kurbanı olduğumuzu göstermez. Ama kendimize dönüp kendimizle ilgili bazı meseleleri halletmemiz gerektiğini gösterir. Kendimize doğru tez zamanda yollanmamızın sinyallerini verir. Kısır döngüleri kırmak için bir vesiledir belki de bu tekrarlayıcı yaşantılar.

O yaralar bizimdir. O yaraları başkalarının sarıp sarmalamasını beklemektense önce kendimiz onlara dokunabilme cesaretini gösterebilmeliyiz. Gerekirse o yaraya pansuman yapıp sonra kabuk bağlamasına izin vermeli ve ardından oluşan yara izine saygı duymalıyız.

Çünkü yara izi, biraz da yaşam izidir.

Ama en çok da çocukluğun izi.

Çocukluğumuzun başını okşamalı ve “uzanıp kendi yanaklarımızdan” öpmeliyiz.

Nazım Bey’le Prag’da Bir Cumartesi Akşamı

 Bu yazım 3 Haziran 2017 tarihli Bianet’de yayımlanmıştır. 

 

Vltava nehri solumda uzanıyor, Charles köprüsü az ileride gotik kollarını uzatmış bekliyor akşamın olmasını, az sonra yağacak yağmuru…

Şehrin üzerinde asılıymış izlenimi veren hayalet kaleyi görüyorum, ona hayran olmaktan başka elimden bir şey gelmiyor.

Şehirlerin tanrısı olsa, Prag’ın tanrısı o kale olurdu. Her şeyi görüyor. Orada. Duruyor.

Yağmur bulutları kalenin tam üzerinde. Yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Görüyorum.

Şemsiyem yok. Belli ki ıslanacağım. Barok da ıslanacak, gotik de…

Vişne çürüğü renginde bir elbise var üstümde. Islanınca neye benzeyecek bilmiyorum.

Köprünün üstündeki heykeller bu ortaçağ kentinin bekçileri olsa gerek. Kaleden yapılma tanrının, heykelden olma peygamberleri… Şehri koruyorlar. Hitler’den bile korumuşlar. Düşünsenize Hitler’in güzelliğinden etkilenip bombalatmadığı şehirlerden biriymiş Prag.

Nereden geldiğini anlayamadığım bir keman konçertosu yürümekte olduğum tarafı takip ediyor.

Bense sizin dizelerinizin peşinden gidiyorum Nazım Bey;

“Pırağ’da bir yandan ağarıyor ortalık

Bir yandan da kar yağıyor

Sulu sepken

Kurşuni

Pırağ’da ağır ağır aydınlanıyor barok;

Huzursuz, uzak

Ve yaldızlarında kararmış keder.

Ölen bir yıldızdan uçup gelen kuşlara benziyor.

Dördüncü Şarl Köprüsünde heykeller..”

Adımlarımı hızlandırıyorum. Az sonra sizinle Slavia Kahvesi’nde buluşacağım.

Siz belki erken geldiniz, bir kahve söylediniz. Sizi bekletmek istemiyorum.

Yol boyunca şu cümlenizi tekrarlıyorum; “Pırağ’da ağır ağır aydınlanıyor barok”.

Önce dilin engeline sonra da size çarpıyorum.

Sizi yazdığınız dilde okuyabilmenin güzelliğini çoğaltıyorum. Bir duayı defalarca mırıldanır gibi tekrarlıyorum;

“Pırağ’da ağır ağır aydınlanıyor barok”

Bazı satırları başka bir dile çevirmenin imkansızlığını idrak ediyorum bu dizenizle.

Bir duygunun, bir kentin, bir adamla bir kadının, bir ilişkinin çevrilemeyişini ilk kez bu denli derinden duyumsuyorum.

Kimse bilmiyor, o yolda ben neyle uğraşıyorum, nerelerde kayboluyorum, neyin özlemini çekiyorum. Kimse bilmiyor. Siz de bilmiyorsunuz Nazım Bey. O çevirisi imkansız cümlenizin beni neye çevirdiğini bilmiyorsunuz.

Ulusal tiyatroyu geçince buluşacağımız Slavia Kahvesi’ni görüyorum, kırmızı tramvay geçiyor caddeden, yan kapıdan içeri giriyorum.

Üstüme başıma çeki düzen veriyorum, girişteki aynanın önünde rujumu tazeliyorum.

İnsan 30 yaşından sonra ruj sürmeye başlayınca yerinde duruyor mu diye bakası geliyor.

Sonra içeri geçiyorum. Gözüm masalarda geziniyor. Sizi görüyorum az sonra. İşte oradasınız. Pencerenin önündeki o köşe masada. Prag’da ağır ağır kararırken barok, siz ağır ağır kahvenizi yudumluyorsunuz. Bej rengi bir gömlek giymişsiniz, kollarını kıvırmışsınız. Beni görünce ayağa kalkıyorsunuz. Önce elinizi uzatıyorsunuz tedirgin, sonra sarılıyorsunuz samimi.

Tam karşınıza geçip oturuyorum. Nasıl olduğumu soruyorsunuz önce, ardından ne içmek istediğimi… Bakışlarınıza piyanonun yağmuru muştulayan ezgileri eşlik ediyor.

Sandalyenizin arkasına yaslanıp memleketi soruyorsunuz, gözleriniz kısık;

“Şair memleketten uzak,

Hasretten delik deşik

Eski kentte duruyordu.

Meydanlıkta yapayalnız

Gotik duvar üstünde

Hanuş Usta’nın saati

On ikiyi vuruyordu.”

Uzakta oluşunuzun içinizde kabarttığı memleket hasretinden bahsediyorsunuz.

Bizim, memleketin içinde olduğumuz halde memlekete hasret kalışımızdan bahsetmiyorum size.

Uzun uzun yüzüme bakıyorsunuz. Memleketten size iyi haberler getirmiş olmamı umuyorsunuz. Size iyi haberler getirmediğimi söyleyemiyorum Nazım Bey.

Neler olup bittiğini anlatıp, sizinle dertleşemiyorum. Neresinden tutacağımı bilemiyorum çünkü. Neresinden başlayacağımı… Lokmaları bu akşam boğazımıza dizmek istemiyorum.

Prag’da bir cumartesi akşamında memleketten içimize suskunluk bombaları düşüyor, içimizdeki suskunluk patladıkça patlıyor. Piyanonun sesini duyamaz oluyoruz.

Bir sigara yakıyorsunuz, derin bir nefes çekip nehre bakıyorsunuz;

“Prag şehri yaldızlı bir dumandır.

Viltava suyunun köpüklerine

Martı kuşlarıyla gelir İstanbul.”

İstanbul’daki martılara, rüzgara, enginarlara, yaklaşmakta olan ıhlamur kokularına selam gönderiyorsunuz.

Beyoğlu’nu anıyorsunuz, boğazınızda bir düğüm…

Size artık “Beyoğlu” diye bir şeyin kalmadığını söyleyemiyorum, boğazımda bin düğüm…

Kötü adamların İstanbul’un ırzına geçtiklerini, İstanbul’un can çekiştiğini anlatmıyorum.

Söyleyemediklerim içime dert oluyor. Yüzümde dertlerin izi kalıyor.

Sonra garson geliyor, uzun boylu, güleryüzlü… Siparişlerimizi veriyoruz. O meşhur gulaş yemeğinden söylüyoruz.

Sizin için getirdiğim rakıyı açmak için garsondan izin istiyoruz. Halden anlıyorlar, afiyet olsun diyorlar.

Usulca kadehlerimizi dolduruyoruz. İkimiz de rakıya buz koymuyoruz.

Yukarıdaki kaleye bakarak ilk yudumu Galata’ya içiyoruz.

Sonra kadehlerimizi ölümünüze, ölümlülüğümüze kaldırıyoruz.

Piraye’nin kulaklarını çınlatıyoruz.

Öyle bir çınlatmak ki, aşk’ın ödünü koparıyorsunuz.

Ayrılabilme Sanatı

Bu yazım 20 Mayıs 2017 tarihli Bianet’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/yasam/186616-ayrilabilme-sanati

Aslında ne zamandır aklımda olan bir konuydu bu. Erteledim, üşendim, zorlandım. Ama o beynimin içinde döndü de döndü. Ve sonunda köşeye sıkıştırdı beni.

Bu yazının şimdi olmasının müsebbibi bu haftaki Penguen dergisinin son sayısıdır. Ne hüzünlü bir sayı olmuş bu seferki. Usulca veda etmişler bize. Altını çizmek istediğim bir kelime bu. Usulca! Dergiyi okumam bitince bir ayrılık duygusu kapladı içimi. Sarıldık ve ayrıldık Penguen’den. Yolları açık olsun, iyi ki kesişmiş çizgileri bizlerle. Bir de her şey için teşekkür etmişler bizlere. Biz de size teşekkür ederiz.

Ayrılık duygusunun ağırlığını en çok alışkanlık, özlem, yalnız kalma korkusu, boşluk duygusu oluşturuyor sanırım.

Bu arada belirtmek isterim ki ayrılık derken sadece ilişkilerde yaşanan ayrılıklardan bahsetmiyorum.

Bir şehirden ayrılmayı, bir evden, bir çalışmadan, Penguen örneğinde olduğu gibi bir dergiden, çok sevilen bir kitap bitiminde o yazardan ayrılmayı da kastediyorum.

Ancak yazının ana eksenini ilişkilerdeki ayrılık oluşturuyor.

Kolay ayrılık olur mu? Sanmıyorum.

Ama biliyorum ki ayrılmayı başarabilmek için önce birleşmeyi, bağlanmayı gerçekleştirmiş olmak gerekiyor. Bütünlüğü yakalayamadığımız bir şeyden ayrılmak da pek mümkün olmuyor.

Özellikle ilişkilerdeki ayrılıklarımızın çoğunlukla vurdulu kırdılı, gürültülü patırtılı olmasının sebebi bu olabilir mi? Gerçekten birleşememiş olmanın getirdiği bir hınç, öfke tam da ayrılığın eşiğinde gelip bizi buluyor olabilir mi?

Öfkemiz aslında ayrıldığımız nesneye değil de, birleşemediğimiz ve bu sayede ayrılmayı başaramadığımız kendimize karşı olabilir mi?

Çoğu zaman ilişkiyi bir üçüncü olarak düşünüp aslında ilişkinin kişilerden ya da kişilerin ilişkilerden ayrıldığını düşünürüm. O ilişki artık bol ya da dar geliyordur, dizleri çıkmıştır, son kullanma tarihi geçmiştir, artık sıcak tutmuyordur, su geçiriyordur vs…

İlişkilerdeki ayrılığın sorumlusu hiçbir zaman tek kişi olamaz, çünkü bir ilişki en az iki kişiden oluşan ve kendini sürekli yeniden yaratan canlı bir mekanizmadır.

Mesleki kariyerimde çok önemli bir yeri olan hocam Dr. Murat Dokur, ilişkiler başlar ama bitmez; kullanırsınız ya da kullanmazsınız artık o ilişkiyi gibi bir laf etmişti vakti zamanında ve eklemişti “kişiler masumdur ama ilişkiler değil”.

Buzdağının görünen kısmı ilişkilerin iki kişiden oluştuğu. Buzdağının görünmeyen kısmında ise ilişkiyi oluşturan birçok farklı dinamik söz konusu. Kişilerin kendi köken aileleri, kişilerin geçmiş ilişkileri, travmatik deneyimleri, beklentileri, öncelikleri hepsi buzdağının görünmeyen kısmında yerlerini alıyor. Çoklu gerçeklikler silsilesi diyebiliriz kısaca. Ve ilişkileri belirleyen de daha çok bunlar oluyor.

Mesela şuanki ilişkinizde önceliğinizi belirleyen şey belki de bir önceki ilişkinizde yaşadığınız can sıkıcı şeyler olabilir. Örneğin son ilişkinizde cinsellikle ilgili ciddi sıkıntılar yaşadıysanız, bir sonraki ilişkinizde iyi bir cinsellik en önemli önceliğiniz olabilir. Veya bir önceki ilişkide partnerinizin öfke probleminden zarar gördüğünüzü düşünüyorsanız, bir sonraki ilişkide partnerinizin öfkesini uygun yollarla ifade edebilmesi sizin önceliğiniz olabilir.

Bir önceki ilişkide tatsız deneyimler yaşadıysanız bir sonraki ilişkide kaygınız daha yüksek olabilir, kendinizi ilişkiye bırakmakta bir nebze zorlanıyor olabilirsiniz çünkü sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer çoğu zaman.

Yani ilişkilere ister istemez kendimizden, geçmişimizden birçok şeyi bulaştırıyoruz. Ve buna göre de duygusal pozisyon alışlarımız belirleniyor. Bizim duygusal pozisyonumuza göre karşımızdaki de kendi pozisyonunu belirliyor.

Durum böyleyken ayrılık vuku bulduğunda ilişkide olan biten olumsuz şeylerin faturası ise genellikle tek kişiye çıkarılıyor. Ya ötekine ya da kendimize. Bunun sonucunda ise karşımızdakini ya da kendimizi duygusal bir savaş ortamına çekiyoruz ve çekiliyoruz. Suçluluk duygusu hissederek ya da hissettirerek cezalandırıyoruz kendimizi ya da karşımızdakini. Ancak bilmeliyiz ki bunun galibi ya da mağlubu asla olmayacak. Çünkü ortada iki kişinin oluşturduğu başka bir şey var ve buna “ilişki” diyoruz.

Aslında birbirimizden değil, ilişkilerden gidiyoruz. Ama birbirimizin canına okuyarak bunun acısını çıkarıyoruz.

Ayrılıkların yıkıcı ve yaratıcı taraflarından bahsedecek olursak, yıkıcı tarafı seçtiğimizde bir ilişkiyi ya da bir kişiyi tamamen iyi ya da kötü olarak ayırıyoruz. Bir ilişkide hem iyi hem de kötü şeylerin ya da bir insanda hem iyi hem de kötü tarafların olabileceğini es geçebiliyoruz. Bir zamanların sevgi nesnesi olan şey, şimdinin öfke nesnesine dönüşebiliyor. Bir anda yaşanılan tüm iyi şeyler rafa kaldırılıyor ve “kötü” şeyler raflardan indiriliyor. Elbette böylesi işimize geliyor. Bu eylem, ayrılığın acısıyla baş etme yöntemi olabilir ancak öfke en güçlü bağdır çoğu zaman ve ilişkiyi sabit tutar, bırakmayı engeller ve avuçlarımızın içini kanatır. Ha geçer mi? Bu da geçer elbet ama bir sonraki ilişkide yine hortlayıverir. Tekrarlayan zorlu ilişkiler, benzer kişiler, takılmışlıklarımızla patinaj çekmemizi sağlar.

Yaşanılan iyi şeylerin hakkını vererek onlara teşekkür etmeyi başarabildiğimizde, onlarla vedalaşabildiğimizde ise ayrılığın yaratıcı tarafına geçebiliyoruz. İşte o zaman “ayrılık, sevdaya dahil” olabiliyor. Ve ayrılığı yaratıcı bir sürece dönüştürebiliyoruz. Birbirimizi uğurluyoruz yeni yaşantılara. Kendi içimize çekilip ya da dışımıza açılıp yasımızı tuttuğumuzda, ayrılığın iyi gelmeyen taraflarıyla usulca yüzleştiğimizde ve onları kabullendiğimizde ise değişimin gerçeğini, hayatın döngüselliğini de kabulleniyoruz. İşte o vakit kendimizi de uğurlamayı başarabiliyoruz yeni yaşantılara.  Aksi halde takılıp kalıyoruz hep bir yerlerde.

Sonrası mı?

Nefes aldığımız sürece ne eksik ne fazla… Yine birleşmeler, yine ayrılıklar… Daima ve daima…

Uğurlar olsun.

Belirsizliğe Övgü

Bu yazım BirGün Gazetesi’nin 30 Nisan 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/belirsizlige-ovgu-157531.html

Referenduma 1 hafta kala olmuştu olanlar, gelmişti gelenler.

Ülkenin belirsizliğine bağlı olarak ortaya çıkan anksiyetemi dünyanın acıklı sonuna dair teoriler üreten belgesellerle bastırmaya çalıştım. Eriyen kutuplar, nesli tükenen hayvanlar, kuraklık vs..

Bu belgeseller sayesinde anksiyetemi yerellikten evrensele çevirdim, nasıl rahatladım anlatamam. Ne de olsa çivi çiviyi sökerdi. Sonra da hızımı alamadım arka arkaya birkaç tane de uzay belgeseli patlattım. Uzaydan bakınca referandum da, depresyon da, anksiyete de baya saçma bir hal alıyor. Ufalıyor da ufalıyor. Küçücük olduğumuzu duyumsuyorum. Ve bu his öyle iyi geliyor ki…

Bu duygu bir belgesellerde, bir de haritalara bakınca gelip yerleşiyor içime. Sakinleşiyorum o vakit. Haritalarda yer alan ülkelerde gezindiğimi düşününce de ufacık olduğumuzun idrakine varıyorum. Ufacık dediysem, içi dolu turşucuk tabii.. Dışı dünyayı içi bizi yakıyor.

Referandum diyordum.

Derken pazar akşamı geldi çattı, olanlar oldu, susanlar sustu, çalanlar çaldı.

“Tuğçe günaydın, referandum yazısını daha şimdi mi yazıyorsun” diyeceksiniz ama mesele o değil. Yeteri kadar yazıldı çizildi zaten. Mesele belirsizliğe katlanabilme becerimiz.

İnsan olduğumuzdan mütevellit her koşulda belirsizlikle baş edebilme kapasitemizi geliştirmeliyiz. Varoluş, belirsizlikler ve çelişkiler yumağı… Ama özellikle bu ülkenin evlatları olarak akıl sağlığımızı korumak için belirsizliğe dayanabilme kapasitemizin epey gelişmiş bir düzeyde olması gerekiyor sanki. Depremle yaşamayı nasıl öğrenmemiz gerekiyorsa belirsizlikle de yaşamayı dahası belirsizliğin sağlayacağı avantajlardan yararlanmayı öğrenmeliyiz. Belirsizliğin avantajları nasıl olabilir?

Önce biraz “belirsizlik” kelimesini belirleyelim istiyorum. Belirsizliğin bana çağrıştırdıkları üzerinden ilerleyeceğim. Bunlar bilinmezlik, kontrol edememe duygusu, kaygı, tekinsizlik, risk almak, rahatsızlık, konforlu alanın dışına çıkma, güvensizlik vs…

İnsanı yaşam serüveninde büyük ölçüde rahatlatan şeylerden biri belli başlı şeyleri kontrol altında tutabilmesidir. Tehlikenin nereden geliyor olduğunu anlaması ve buna önlem alabilmesidir. Belirsizlik, işte bu kontrol edebilirliğimizin dış faktörler sebebiyle ketlenmesidir. Bunun sonucunda da kaygı ve anksiyete dediğimiz durumlar kaçınılmaz olur.

Rollo May, “Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk” kitabında arafta kalmaktan bahseder.

Ben bu “arafta kalma” halini “belirsizlik” olarak okuyup değerlediriyorum.

Şöyle ki; “ ‘Cehennem’ sonsuz bir acı ve işkenceden ibarettir, fakat tüm bu acı ve işkenceye katlanan ruhlarda herhangi bir değişikliğe neden olmaz ve dışarıdan dayatılır. Fakat ‘Araf’ taki acı geçicidir, bir tür temizlenmedir ve ruhun kendi iradesiyle gönüllü bir şekilde yüzleşilir. Kutsal ‘Cennet’ e ulaşmak için her ikisinden de geçmek gereklidir. Bu üç aşamanın eşzamanlı olduğunu düşünüyorum; insan deneyiminin tüm veçhelerinin bir arada olduğu bir varoluş hali. “

Rollo May’in “Kutsal cennet” derken kişinin kendisiyle ve çevresiyle doyumlu ve barışık bir ilişki kurmasını anlayabiliriz. Ve evet buna ulaşmanın yolu Rollo May’e göre “araf”tan geçiyor. Yani belirsizliklerden.

Belirsizlik, devingen bir şeydir. Kişiyi diri tutar, tetikte olmamızı sağlar, rehaveti önler. Bu süreç eğer iyi değerlendirilebilirse ruhsal olarak kıymetli bir esneme, genişleme alanı sağlar. Bu genişlikte durabilme, kendimize dair daha fazla duyguyla temas kurmamıza ve kendimizi daha derinden kavramamıza, tanımamıza olanak tanır. Var olan belirsizlikle kalabilme, yaratıcılığa, spontanlığa kucak açar.

Belirsizlikle baş etme kapasitesi düşük insanlar, bu belirsizlikten bir an önce çıkmaya ve bu yüzden de yaşamı daha indirgemeci bir şekilde yaşamaya meylederler. Seçenekleri sınırlıdır. Risk almak ve bilinmeyenin deneyiminden yoksun kalmayı tercih ederler. Bilinmeyenle hemhal olmanın sağlayacağı zenginliklerden mahrum kalırlar. Böylesi bir hayat çoraklaşmaya ve rutinin sancısını çekmeye mahkûm bir hale gelir. Tekdüzeliğin vermiş olduğu sıkıcılık hayatın tam ortasına bağdaş kuruverir. Biçim veremediğimiz şeylerin biçimini almamızı sağlar. Daha sonra o biçim, içinden çıkamadığımız bir yazgı haline gelebilir. Bu sayede varoluşumuza sürekli çelme takar da dururuz. Tökezleriz. Güç kaybederiz.

Doğada, uzayda ise belirsizliğin türlü hallerini görürüz. “Türlü halleri” diyorum ama doğanın tam da belirsizlik üzerine kurulmuş olduğunu söylemeliyim aslında. O belgesellere gömüldüğümdeki sakinleşmemi buna bağlıyorum. Doğanın dev belirsizliğinde kendi yaşamsal belirsizliğimin kaybolabilmesine. O belirsizlikte ne acayip sırlar, zenginlikler var. O uzay boşluğunda ne kutsal dengeler var.

Bu uzay bizim kendi ruhsallığımızda da var. Boşuna demedim “ufacık tefecik, içi dolu turşucuk” olduğumuzu.

Kendi ruhsal evrenimizle yaşanan o belirsizlikler, uçsuz bucaksız bir varoluş alanı aslında. Bunun dışına çıkmak ise kıyıya vurmak gibi, neredeyse ölümle eş değer.

Belirsizliklere daha fazla kucak açıp, oraya teslim olabilme ve varoluşsal zenginliğimizin, içgörümüzün artması temennisiyle…

Hermann Hesse’nin Gölgeleri

Bu yazım Sabitfikir Dergisi’nin Nisan 2017 sayısında yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/hermann-hesse-nin-golgeleri

“Tek bir karakter yoktur. İçinizde sonsuz sayıda ve değişen güçlerde sonsuz karakter vardır. Bunlar güçlerine, zamana ve mekana göre kendilerini gösterirler.” Hermann Hesse’ye ait bu cümle, karakterlerini yaratırken izlediği yolun bir özeti sanki. Hatta Hermann Hesse edebiyatının bir özeti…
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından gerek savaş ortamının gerekse ruhsal sorunlarının etkisiyle ağır bir depresyona giren Hesse, Jung’un öğrencisi olan Lang’den psikanaliz tedavisi görüyor. Bu durum Hesse’nin hayatında bir kırılma noktasını oluşturuyor. Lang ile devam eden psikanaliz süreci, Hesse’nin psikolojiye ve Jung’a duyduğu ilgiyi epey körüklüyor. Ve artık Hesse’nin yapıtlarında “Jungian” bir bakış görmeye başlıyoruz.
Hesse, 1919 yılında evliliğiyle ilgili ciddi sorunlar yaşamaya başlıyor. Eşi Mia (Maria) ağır bir psikolojik hastalık geçiriyor, Hesse ise, eşi artık iyileşse bile onunla bir ilişki kurmak istemiyordu. Bu hastalık sürecinde maddi anlamda da kayıplar yaşıyordu. Bu süreçte Bern’deki evlerini satmak ve üç çocuğunu başka arkadaşlarının yanına vermek zorunda kalmışlardı. Ailesini bırakmasının vermiş olduğu deneyim ve ağır yük, Hesse’yi 1920 yılında yayımlanan Klein ve Wagner adlı eserini yazmaya yönlendirmişti.

Hesse, bu eserinde kendi kendini kaybeden ve kendisinden başka bir adam yaratarak –yani aslında başka biri olarak– hayata devam etmeye çalışan bir adamın öyküsünü anlatıyor. İyi bir evlilik yapmış bir aile babası olan Klein, kendini birdenbire karısı ve üç çocuğunun ölümü ile sonuçlanan hayali bir cinayetin yükü altında buluyor. Cebinde sahte bir pasaport, bir tabanca ve bir miktar parayla artık kendisine yeni bir hayat inşa etmeye çalışıyor. Klein bu süreçte yitirmiş olduğu belleğini Wagner ismindeki bir karakterle yeniden yapılandırmaya  ve tüm yaşananların bir rüya olduğuna dair kendisini inandırmaya çalışıyor.
Hesse’nin çoğu eserinde (örneğin Demian’da, Doğu Yolculuğu’nda ya da Bozkırkurdu’nda olduğu gibi Klein ve Wagner’de de otobiyografik özelliklere rastlıyoruz. Bu anlatıyı kaleme alırken Hesse’nin yaşadığı ruhsal süreçler, ailevi sorunlar, kayıplar üstü örtük ve metaforlarla bezeli bir şekilde birer birer karşımızı çıkıyor. Hatta, zaman zaman düşsel sayıklamalara şahit oluyoruz. Hesse’nin bu kitabı yazdığı dönemde hem teorik hem de pratik anlamda “Jungian” psikanalizi deneyimlemesi bizlerin de bu anlatıyı okurken Jung’un geliştirdiği kavramlardan bağımsız bir okuma yapmamıza izin vermiyor.
İsviçreli psikanalist Carl Gustav Jung’un psikoloji dünyasına kazandırdığı önemli bir terim var: Arketip. Başlangıç modeli, yani ilk imge, ilk karakter ya da kalıp anlamına gelen bu terim, psikoloji literatüründe algılamamızı örgütleyen, bilinç içeriklerini düzenleyen, değiştiren ve geliştiren yapılar olarak tanımlanmaktadır. Arketipler, Jung’un ifadesiyle, kolektif bilinçaltının içerikleridir. Bir tür ilkel imajlar diyebileceğimiz arketipler, davranışlarımızı yönlendirir ve sanat eseri, mitoloji, masal ve efsane gibi kişisel veya kolektif üretimleri etkiler. Arketipler evrensel ve tarihsel olmalarına rağmen, bizim kendi bilinçaltımızın bir parçası olarak yer aldıklarında kişiselleşirler. Ayrıca Jung’a göre ruhsal bütünlüğümüzün görünmez ama ayrılmaz bir parçası olan “diğer yanımızı”, “karanlık kardeşimizi” sembolize eden gölge arketipi vardır. İşte Klein ve Wagner’deki karakterleri, özellikle bu gölge arketipi üzerinden okuyup anlamlandırabiliriz.
Gölge figürü edebiyatta sık görülen bir tema. Çünkü yazar, yaratıcı faaliyetlerinde ve konu seçimlerinde bilinç dışının derinliklerinden malzemesini çekip çıkarır; bunun karşılığında okuyucunun da bilinç dışını uyarır. Etkileyiciliğinin sırrı buradadır. Bilinç dışının imgeleri ve figürleri yazarın içinde yükselir ve güçlü mesajlarını, onları kendilerinden geçiren şeyin kaynağını bilmeyen diğer insanlara taşırlar. Gölge kendisini içsel ve sembolik bir figür içerisinde ya da dışsal dünyadan gelen somut bir figür içerisinde ifade edebilir. Birinci durumda, bilinç dışının malzemesi içinde, rüyayı görenin psişik özelliklerini kişileştirdiği bir veya birden çok rüya figürü şeklinde temsil edilir; ikinci durumda ise, bilinç dışı özelliklerimizden bir veya birden fazlasını çevremizde bulunan ve bu rolü üstlenmek için belirli yapısal özelliklere sahip olan kişilere yansıtırız. Onları bize ait özellikler olarak kabullenmeye gönüllü olduğumuzda, gölge özelliklerimizi yaygın ve kolay biçimde kendi içimizde algılarız; örneğin bir öfke patlaması yaşadığımızda, birden küfür etmeye ya da kaba davranmaya başladığımızda, istemediğimiz halde huzur bozucu davrandığımızda, örseleyici, rezil, korkak, kibirli veya vurdumduymaz olduğumuzda normal koşullarda dikkatli bir şekilde sakladığımız ve farkında olmadığımız, bastırdığımız özellikleri sergileriz. Karakterimizin bu özellikleri ortaya çıktığında artık onları göz ardı edemeyiz ve büyük bir şaşkınlık içinde kendimize sorarız; Bu nasıl mümkün olabildi? Gerçekten tüm bu özellikler, bu davranışlar bana mı ait? Bazen bir kurgunun içindeymişiz duygusuna kapılırız ve hatta bir yabancılaşma da hissedebiliriz. İşte Hesse de, anlatısında Klein’ın gölgesiyle sık sık karşılaşmamızı ve bu ikiliği görmemizi sağlıyor: “Doğrusu bunları yapan kişi olarak kendisini değil, bir başkasını, yabancı birini görüyordu gözlerinin  önünde, adı Klein olan, ama kendisi olmayan birini. Bu kişiyi mektuplar yakarken, mektuplar yazarken görüyordu, bir restaurantta otururken görüyordu ayrıca. onu –hayır, yabancı biri değildi, kendisiydi bu, bizzat Friedrich Klein idi– geceleyin yatakta yatan bir çocuğun üzerine eğilirken görüyordu. Yo, yo, başkası değil, bu onun ta kendisiydi!”

Jung’a göre iki tür gölge vardır. Birincisi “kişisel gölge” diye tanımladığı, kişinin yaşamının başlangıcından itibaren yaşanmamış olarak kalan ya da sadece güç bela yaşanan ruhsal özellikleri içerir. İkincisi ise “kolektif gölge”dir. Bu kolektif bilinç dışının diğer figürleriyle birlikte yer alır. Yani kişinin ruhsallığında hüküm süren özelliklerin arkasını, onun gizli antitezini simgeler. Bu iki tür de insan ruhsallığında kol kola vermişlerdir. Klein ve Wagner isimli karakterlerin tam da bu iki tür gölgeyi temsil ettiğini düşünebiliriz: “Bir aynaya ilişti gözü ve unutmuş şeyi aynadaki yüzünden okudu. Evet, biliyordu. Eskiden kendisinde yoktu bu yüz, bu gözler sonra, bu kırışıklıklar, bu renkler. Yeni bir yüzdü, insanın aklını başından alan bu telaşlı tiyatro oyununda bir ara bir cama yansımış, o zaman da yine dikkatini çekmişti. Kendi yüzü değildi bu, kendisinin o iyi, o sessiz ve biraz sabırlı yüzü, Friedrich Klein yüzü değildi. Kurda kuşa yem birinin yüzü, yazgısının yeni işaretlerle damgaladığı bir yüzdü, eskisinden biraz daha kocamış, biraz daha genç bir yüz, maskemsi ama yine de acayip şekilde yanıp tutuşan bir yüz. (…) Bir zaman Wagner’e ilişkin düşündüğü ve söylediği şeyler yüreğinin değil, aklının bir dışavurumuydu.” Hermann Hesse, anlatısında zaman zaman akışkanlığı ve hızı azaltıp, usulca gölgelerin içine sızmamızı da sağlıyor. Elbette karakterlerin gölgeleri, yazarın ve okuyucuların gölgesine uzanan bir rotada bilinç akışıyla ilerliyor.
Kitabın arka kapağında yer alan “Klein ve Wagner anlatısını yazdığı dönemde Hermann Hesse, kendi özel yaşamında girdiği bunalımla C. G. Jung’a başvurmuş, bu kitapta, bilinçaltının işleyişine ilişkin dönemi için henüz yeni olan psikoloji bilgileriyle desteklediği bilimsel bir teknik kullanmayı denemiştir,” ifadesine ufak bir itiraz yapmak istiyorum. Hesse, yaşadığı bunalım döneminde Jung’a değil, yazının başında da belirttiğim gibi Jung’un öğrencisi olan J. B. Lang’e başvuruyor. Jung’un ise fikirlerinden hayatının sonuna kadar etkilenmeyi sürdürüyor elbette.
Kısacası Hermann Hesse, Klein ve Wagner anlatısında kayıpları, ikircikli duygu durumlarını, karanlık taraflarımızı, yabancılaşmayı, bellek ve belleksizliği varoluşsal çatışmalarımıza usul usul ilikliyor.  Tüm bu zıtlık gibi görünen şeyleri bir bütünün içinde anlamdırmamızı sağlıyor.

 

Görsel: Alpay Aksayar

 

10 Adımda İlişkileri Mahvetme Sanatı

Bu yazım 8 Nisan 2017 tarihli Biamag’da yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/yasam/185240-10-adimda-iliskileri-mahvetme-sanati

Kişisel gelişim kitaplarıyla ilgili başım pek hoş değil. Kendilerini fazla indirgemeci, genelleyici ve lüzumsuz buluyorum. Yo yo arkasından konuşmuyorum yüzüne karşı da söylerim. Hatta vakti zamanında şöyle bir yazı yazmışlığım bile var.

Allah kütüphanelerimizi kişisel gelişim kitaplarından, bizleri de kişisel geliştiricilerden korusun.(Amin deyin!) Ama ne yalan söyleyeyim şu 10 adımda bilmem neyin formülü, 15 adımda bilmem neyin anahtarı tarzı listelere baya özeniyorum. Ne o öyle uzun uzadıya sıkıcı makaleler, yazılar filan.

Benim neyim eksik! Ben de yazacağım 10 adımlı bir şey.

Gerek çift ve aile terapisti olarak edindiğim seans deneyimlerinden, gerekse aldığım eğitim ve süpervizyonlardan ve en önemlisi de kendi yaşanmışlıklarımdan hareketle “10 adımda ilişkileri mahvetme sanatı” hakkında sizlere bazı maddeler yazmaya karar verdim.

Madem adımlı bir şey yazmak istiyorum tabii gönül isterdi ki “10 adımda mutlu ilişkinin sırrı”, “17 adımda aşkı muhafaza etmenin yolları” gibi şeyler yazayım. Şimdilik elimden bu kadarı geliyor, bununla idare edeceğiz ne yapalım.

Öncelikle bu yazacağım maddeler homoseksüel/heteroseksüel tüm ilişkiler için geçerlidir. Her bir madde farklı farklı kaynaklardan yüzde yüz test edilip onaylanmıştır yani gönül rahatlığıyla uygulayabilirsiniz. Yazdıklarım şiddetin, ciddi ekonomik sorunların ya da psikopatolojik bir durumun olmadığı optimal düzeydeki ilişkiler için geçerlidir.

Hazırsanız başlıyoruz…

1- Öncelikle her şeyi partnerinizle birlikte yapın. Bireyselliğinizi unutun. Arkadaşlarınız, ilgi alanlarınız, her şeyiniz ortak olsun. Asla kendinize ait bir alan yaratmayın ve bireyselliğinizi besleyecek hobilerden, arkadaşlardan, mekanlardan mümkün mertebe kaçının. Anca beraber kanca beraber.

2- Sürekli ilişkiniz hakkında konuşun. İlişkiye dair derin analizler yapın, varsayımlarda, öte yorumlarda bulunun. Birbirinize sık sık “şu an ne düşünüyorsun” diye sorun ve aldığınız cevapla asla yetinmeyin.

3- Geçmişte başka kişilerle yaşadığınız aşkları, ilişkileri ve mümkünse cinselliğinizi de işin içine katarak şimdiki partnerinize anlatın ve karşı tarafın da anlatmasını sağlayın. Ona ayrıntılı sorular sorun ve mutlaka cevap vermesini sağlayın, ısrarcı olun. İlişkiyi toksitlendirin.

4- Hayatın anlamını birbirinizde bulun. Birbirinizden gayrı her şey anlamsız ve saçma gelsin size. “Sen benim her şeyimsin”, “sen yoksan ben ölürüm” gibi ifadeleri dilinizden eksik etmeyin ve gerçekten de buna inanın. Unutmayın her şeyin başı inanmaktır.

5- Bireysel olarak yaşadığınız güçlüklerin faturasını mutlaka ilişkiye çıkarın ve hatta ilişkiye yorun. Asla bireysel sorunlarınızı çözmeye çalışmayın ne de olsa büyüyünce geçer.

6- Günde birden fazla defa telefonda konuşun ve sürekli SMS ya da WhatsApp’tan mesajlaşın. Bunlar zaman zaman yetmeyebilir, o zaman da bulunduğunuz yerin konumunu gönderin, sosyal medyadan birbirinizi sürekli “stalklayın”, günde birden fazla defa görüntülü konuşma gibi eylemleri mutlaka hayatınıza sokun.

7- Cinselliğiniz kötüyse bunu hiç dert etmeyin ve asla destek almaya çalışmayın. Nasılsa kendiliğinden düzelir diye düşünün ve ipin ucunu kaçırın -ki kimse tutamasın.

8- Sürekli birbirinizin zihnini okumaya çalışın, sık sık da küsün birbirinize. Hissettiğiniz duyguları asla paylaşmayın, paylaşırsanız da mutlaka karşı tarafı suçlayın ve yargılayın.

9- Evliliği mutlu bir son ya da güzel bir peri masalının başlangıcı olarak görün. Bol bol evliliği idealize edin, sonuca odaklanın ve süreci alabildiğine ıskalayın.

10- Köken ailelerinizi işin içine mutlaka katın. İlişkide ne yaşanıyorsa ailelerinize hemen yetiştirin, sürekli onlara danışın, onların fikirlerini alın, özellikle onların ilişkinize dair olumsuz düşüncelerini içselleştirin.

11- Asla bir psikoterapistten destek almayın, hatta bunu aklınızdan bile geçirmeyin. Bir psikoterapistin size asla yardım edemeyeceğini ve hepsinin para tuzağı olduğunu düşünün.

Düşündünüz mü?

Şimdi mutfağa gidin ve en sevdiğiniz iki bardağa soğuk su doldurun. Birini siz için, diğerini de partnerinize verin. Afiyet olsun. İlişkinizi mahvetmeyi başardınız.

Darısı önünüzdeki başka ilişkilerin başına. Yeni ilişkiye kadar ağlamayı, isyan etmeyi, birbirinizi suçlamayı, yasınızı tutmayı ihmal etmeyin.

Evet sonunda 10 adımlı bir şey yazabildim; aslında 11 adım oldu ama çaktırmayın. Yazıyı baştan sona okudum da çok uzun cümleler kurmuşum, elalem bir cümlelik şeyler yazıp bütün dünyayı kurtarıyor.

Ben en iyisi yine makalelere, uzun yazılara döneyim. Herkes bildiği işi yapsın. Ama bu yazdıklarımı da zihninin bir yerine bıraksın, belki bir gün lazım olur.

Psikanalizin sadece divan üzerinde çakılı kalmadığının kanıtı

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Mart 2017 tarihli sayısında yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/psikanalizin-sadece-divan-uzerinde-cakili-kalmadiginin-kaniti

Narsisizm kavramının, özellikle psikanaliz kuramında oldukça işlevsel ama aynı zamanda tartışmalı bir yanı var. Tartışmalı kısmı narsisistik olanın, narsisistik olmayandan ayrılmasındaki güçlük; başka bir deyişle belirsizlik. İşlevsel kısmı ise narsisizmin sadece bir tanı kategorisinde değerlendirilemeyeceği, yalnızca psikopatalojik bir düzeye indirgenemeyeceği, insanı ve insanın yaratma gücünü anlamlandırmada oldukça geniş açılımlar sağlaması ve insanın varoluşuna dair önemli bir anahtar kavram olup bambaşka düşünce rotaları sunmasıdır. Bu kavramın türlü bakış açılarına, çok yönlü felsefi açılımlara entegre olabilmesi de, kendisinin oldukça elastik bir kavram olduğunu düşündürüyor.

Narsisizmin adını aldığı mitolojik öyküyü kısaca hatırlayacak olursak… Kendisine âşık olanları umursamayıp onların aşklarını karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte âşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne erir, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda “eko” dediğimiz yankılara dönüşür. Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Yine günlerden bir gün av peşindeki Narkissos susar ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzünü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir, yerinden kalkamaz; kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. Ancak öyle bir aşktır ki bu; uzanır ama dokunamaz, dokunur ama sevemez. O şekilde orada ne su içebilir ne de yemek yiyebilir; tıpkı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

Niyetim narsisizmi bir yere indirgemeye çalışmak değil ancak zihnimden şöyle bir soru geçiyor: Narsisizm bir hastalık mı, yoksa yaratıcılığı besleyen bir davranış biçimi midir? Kuşkusuz ikisi de değil ve aynı zamanda ikisi de…

Sigmund Freud’un 1914 tarihli “Narsisizme Giriş” makalesinin yayımlanışının yüzüncü yıldönümünde Galatasaray Üniversitesi, Lyon 2 Üniversitesi ve  Psike İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği tarafından 2014’te “Narsisizm ve Yaratıcılık” başlığı altında bir sempozyum düzenlenmişti. İşte bu sempozyumda sunulan makaleler, yayına Nilüfer Erdem’in hazırladığı Narsisizm ve Yaratıcılık kitabında bir araya getirilerek okurlara sunuldu. Söz konusu makalelerde çeşitli sanat eserleri ve sanatçılar üzerinden narsisizmin yaratıcılıkla etkileşimi, yaratıcılığın sağaltıcı etkisi Türkiye’den ve yurt dışından gelen psikanalistler tarafından inceleniyor. Fransızca metinlerin çevirisi ise Sırma Palademir’e ait.
Örneğin Bella Habip, ağır narsisistik patolojinin ön planda olduğu bir edebiyat örneğini, Hermann Melville’in Kâtip Bartleby’si üzerinden edebiyatın onarım ve yaşam veren işlevlerine dikkat çekiyor. Nami Başer de, “Narkoz’dan Narkissos’a” başlıklı metninde Narkissos imgesini ve Freud’un metnine gelene kadar katettiği yolu, sanat ve felsefe tarihi bağlamında ele almış. Freud’un metnini bir anlamda hazırlayan 19. yüzyıl düşünce ve sanat iklimini betimleyen Nami Başer, Ovidius’tan Stéphane Mallarmé, André Gide ve Marcel Proust’a kadar uzanan geniş bir dönemi takip ediyor ve özellikle de Rousseau’nun “Narkissos ya da Kendi Kendinin Sevgilisi” metninde odaklanıyor. Yavuz Erten ise, “Çöküşün Yarattığı Narsisistik Yaralanma ve Ahmet Hamdi Tanpınar” başlıklı metninde Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanını çözümleyerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybı üzerinde yükselen Cumhuriyet’in narsisizm sorunsalını irdeliyor. Kitapta ayrıca Suat Derviş’in Fatma’nın Günahı isimli romanıyla, Hans Christian Andersen’in Çirkin Ördek Yavrusu masalıyla, Fernando Pessoa’yla, Cahide Sonku’yla, Pina Bausch’la, Shakespeare’le de karşılaşıyoruz.
Pınar Limnili Özeren, sempozyumun açılış konuşmasını oluşturduğu “Yaratıcılığın Kökenleri ve Narsisizm” başlıklı metninde narsisizmin dinamiklerine ilişkin şunları ifade etmiş: “Kişinin kendi nesneleriyle kurmuş olduğu ilişkilerdeki güçlükler, yoksunluklarla şekillenen bilinçdışı düşlemleri sanat yapıtı yoluyla bir temsil alanı bulur. Bu noktada narsisist bireyin yoksunluk ve buna eşlik eden saldırganlıkla örülü iç dünyasını düşünecek olursak yaratıcı eylem bir onarım olduğu kadar, aynı zamanda bir hayatta kalma çabasıdır.” Ve Özeren, sorularıyla okuyucuyu başka bir açıdan düşünmeye sevk ediyor: “Narsisist kişinin yaratmaktan başka çaresi yok mudur? Yaratamayan narsisist kişilere ne olur? Yaratıcılığını, güzelliğini ya da hayranlarını kaybeden bazı sanatçıların içsel iyi nesnelerini bir kez daha kaybettikleri için yıkıcılıklarıyla baş edemediklerini, hatta ölümü tercih ettiklerini hatırlayabiliriz.”
Kitap, teorik bir düzeyde kalmamasıyla, Türkiye’den ve dünyadan çok geniş bir yelpazede doyurucu örnekler sunmasıyla narsisizm gibi karmaşık bir konunun pratik anlamda da etraflıca düşünülüp anlaşılmasına hizmet ediyor. Kitabın dili akademik jargondan uzak, oldukça açıklayıcı ve sistematik bir şekilde örülmüş. Ayrıca kitap, psikanalistlerin çeşitli sanat eserlerine yaptığı psikanalitik çözümlemelerle ve bu eksende yaratıcılığa kafa yormasıyla psikanalizin sadece divan üzerinde çakılı kalmadığının da önemli bir kanıtı.

 

Görsel: Seda Mit

Bırak Demini Alsın Biraz

Bu yazım 19 Mart 2017 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar ekinde yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/birak-demini-alsin-biraz-151584.html

“Şimdi o adam yine hayatıma girse bu sefer kıskanmam” diyorsun. “O ilişkiyi onu kıskanarak bu denli mahvetmezdim” diyorsun. Ama kıskanmamayı o adamı kıskandın diye anlıyorsun.

“Şimdiki aklım olsa üniversite tercihlerini yaparken o bölümü yazmazdım” diyorsun, halbuki o bölümün zorluğunu o bölüme girdiğin için biliyorsun.

“O arkadaşımın kalbini boşuna kırmışım” diyorsun. Bu yalnızlığı yaşamasaydın, o arkadaşının kalbini yine kırardın biliyor musun.?

“O kadın hayatımdayken keşke bu kadar yalan söylemeseydim” diyorsun. O kadın seni yalanların yüzünden terk etmeseydi, yalan söylememen gerektiğini asla fark etmeyecektin, bilmiyorsun.

“Kedisiz bunca yıl nasıl yaşamışım” diyorsun, kedin olduktan sonra bunu anladığını unutuyorsun. Şimdiki aklınla önceki aklın savaşı bu.

Ve bu savaşın kazananı asla yok.

O zamanın gerçekliği, o zamanki sen, o zamanki şartlar başkaydı, şimdi başka…

Şimdiki aklınla o yaşadıklarını yaşamayacaktın zaten.

Bunları önceki aklınla yaşamasaydın, şimdiki aklın diye bir şey olmayacaktı.

“Annem beni yetiştirirken ne çok hatalar yaptı” diyorsun.

“Babamdan ne çok çektim, bu adam sonradan böyle sakinleşti” diyorsun.

Çocukluğunun anne babasıyla şimdiki anne babanı karıştırıyorsun birbirine.

Tıpkı önceki senle şimdiki seni birbirine karıştırdığın gibi.

Çocukluğunun anne-babasıyla olan kavganı, şimdiye sürüklüyorsun.

Annen baban da o uzun yıllar önce bıraktığın insanlar değil, bilmiyorsun.

Geçmişine gerekirse öfkelen, bağır, çağır ama sonra oturun 2 tek atın birlikte. Anlamaya çalışın birbirinizi, sarılın ve sonra dostça ayrılın. Alma geçmişinin ahını. O ahı lanete çevirme. Velev ki çevirdin, o lanetin hayatına bağdaş kurmasına izin verme. Canım John Berger’in şu lafını da yaz bir yere; “Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.”

Günler bile hep cumartesi değil, sen nasıl aynı sen olarak kalabilirsin ki…

Düşüncen değişiyor, hayat değişiyor, önceliklerin, duyguların değişiyor.

Ya hiç bir şey değişmeseydi. İşte o zaman hapı yutmaz mıydık bir düşün.

Evet yıllarını geçirdin o adamla. Nasıl da arkasına dönüp bakmadan gitti.

Evet o kadınla çocukluk arkadaşıydınız siz, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmezdi. Ve şimdi yanında yok, üstelik nasıl da eften püften bir sebeple yok.

Evet canın ciğerindi o senin ve nasıl da kırdı kalbini, en zayıf yerinden vurdu seni.

O marketten aldığın süt var ya hani üzerinde son kullanma tarihi yazan. Hah işte ilişkilerin de son kullanma tarihleri var, ne yazık ki üzerlerinde yazmıyor, zamanla anlaşılıyor.

Eğer bu son kullanma tarihini es geçersen sütten zehirlendiğin gibi o ilişkiden de zehirlenirsin, bunu biliyorsun değil mi?

Hırpalama kendini, yorma kalbini.

Öp o hatalarını, deneyimlerini, geçmişindeki her şeyi..

Seni şimdiki sana taşımış diye teşekkür et onlara. Şimdiki seni de sev bi zahmet.

Kendinden başka neyin var ki… Bir sürü şeyinin var olduğunu düşünüyorsun belki ama onlar sen olmadan çok anlamsız değiller mi?

Bak önüne. Devam et. Bekleme yapma geçmişinde.

Geçmişinin bir bekçiye ihtiyacı yok.

Bazen hayatın duruyormuş gibi geliyor ya.

Sanki hayatında hiçbir şey olmuyormuş gibi. Söyleyecek sözün bitmiş gibi. Bakacak gökyüzü tükenmiş gibi.

Beklediğin o iş teklifi bir türlü gelmiyor, o kadın ya da o adam hayatına bir türlü girmiyor, sen sanki hep yerinde sayıyormuşsun gibi geliyor ya.

Hayat durmuyor aslında. Deri değiştirmen, kabuk değiştirmen için alan yaratıyor sana.

Demlenmen için fırsat tanıyor. Biraz sessizlik sunuyor. Az sabretsene.

Sallama çay gibi olsaydın daha mı iyiydi?

Demini çekmeden sırf o çayı içmiş olmak için içseydin.

Demlendir deneyimlerini, zamanını, kendini.

Demini al. Bak o zaman kendine doyamayacaksın.

Öyle kendini iyi hisset diye değil bu lafım, kafiye olsun diye hiç değil.

Hayatının rehavetini alacak o demlenmiş halin göreceksin.

Edebiyat ve Psikanaliz

Bu röportaj 18 Mart 2017 tarihli Habertürk Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

http://www.haberturk.com/yazarlar/gulenay-borekci/1430475-edebiyat-ve-psikanalizin-firtinali-evliligi

Edebiyat ve psikanalizin fırtınalı evliliği

Psikanalizin kurucu babası Sigmund Freud hayatı boyunca tek bir ödül almış; büyük Alman şairin adına verilen Goethe Ödülü. Bunu psikoterapist Tuğçe Isıyel’den öğreniyorum. Bir süredir “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” atölyeleri düzenleyen Isıyel, psikanalizin edebiyatla kuvvetli bağlarını, ikisinin de dönüştürücü etkileri olduğunu hatta ‘bibliyoterapi’ yani kitaplarla tedavi gibi bir disiplinin de doğduğunu anlatıyor.

PSİKANALİZ

Ağırlıklı olarak yetişkinlerle ve çiftlerle çalışan psikoterapist ve psikolojik danışman Tuğçe Isıyel’in edebiyatla ilişkisi kuvvetli. Ve birkaç yıldır “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” atölyeleri düzenliyor. Mart ve nisan aylarında üç yeni atölye açılacak, tavsiye ederim… “Psikanaliz, bir tedavi biçimi olmasının yanı sıra bir düşünme biçimidir de” diyor Tuğçe. “Ben psikanalist değilim, psikanalizi bir düşünme biçimi olarak kullanıyorum. Edebiyat da bu durum için çok elverişli bir alan. Atölye kapsamında bilinçdışı, rüyalar, savunma mekanizmaları, aktarım ilişkisi, id-ego-süper ego, kastrasyon, narsisizm gibi psikanalizin temel kavramları üzerinde durup, metinleri psikanalitik bir bakışla irdelemeye çalışıyoruz. Aynı zamanda yazar ile eseri arasındaki psikodinamik faktörleri, bilinçdışının metin üzerinden işleyişini görmeye çalışıyoruz” diyor. Bir sonraki sorum, “Kimler bu atölyeden yararlanabilir?” oluyor. Cevap: “Bir edebiyat metnindeki olayları, durumları, kahramanları okumakla yetinmeyen; daha ötesini merak eden ya da sadece psikanalizle tanışmak isteyen herkes.” Buradan devam ediyoruz…

“Psikanaliz, divanın dışında kalan zamanını edebiyatta, kitap sayfalarının arasında geçirmeyi hep çok sevdi…” Psikanaliz ne buldu kitaplarda?

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a “Sizin ustalarınız kimlerdir?” diye sorulduğunda, Freud kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. 70. doğumgünü kutlamalarında Freud, “Bilinçdışının Kâşifi” unvanıyla takdim edilince, bu unvanı reddeder ve şöyle der:

“Ozanlarla filozoflar bilinçdışını benden çok önce açığa çıkarmışlardır. Benim açığa çıkarmış olduğum şey ise, bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel bir yöntemdir.” Freud, hayatı boyunca tek bir ödül almış; 1930 yılında verilen Goethe Ödülü… Tüm bunlar Freud’un ve haliyle psikanalizin edebiyatla nasıl iç içe olduğunu gösteriyor. Freud’a göre bilinçdışı, sanatçıların yaratma ediminde ihtiyacı olan ilhamın da çok önemli bir kaynağı. Yani bilinçdışı; edebiyat ve psikanalizi buluşturan kavramların başında geliyor.

Nasıl bir ilişki var psikanalizle edebiyat arasında?

Edebiyat da psikoterapi de içsel çatışmaların çözümlenmesiyle ilgilenir. Her iki durumda da sembolleştirme ve yer değiştirme mekanizmaları kullanılır. Ve metaforların zengin katkısını görebiliriz. Freud, psikanalizi antik tragedyalarla, Shakespeare’in, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla desteklemiş. Örneğin Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus, psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yapmış. Flaubert’in histerik karakterlerinin, Freud’un 1895’te yayımladığı “Histeri Üzerine Çalışmalar” başlıklı eserini epey beslediği de söylenebilir.

Edebiyat da bir terapi biçimi sayılabilir mi; iyileştirir mi?

Her sanat dalı gibi edebiyatın da sağaltıcı bir tarafı var. Sabit Fikir Dergisi’ne “Edebiyatın İyileştirici Gücü” başlıklı bir yazı yazmış, ‘bibliyoterapi’ kavramından bahsetmiştim. Doğru zamanda doğru bireyle doğru kitabı buluşturarak kişinin duygusal sorunlarının anlaşılabilmesinde, yaşama uyum sorunlarının ele alınmasında kullanılan bir tedavi yöntemidir bibliyoterapi. Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak, bunu sembollerle, metaforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek edebiyatın işi. Yazmak, zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek sayılabilir. Buna eşlik eden okuyucu da yazarla, karakterlerle özdeşleşerek kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini anlamlandırır.

Psikanaliz hangi yazarları seviyor?

Kendisini kendisine ve dolaylı olarak da okuyucusuna içtenlikle açan; hayatla, kendisiyle, var oluşuyla derdi olan ve bu derde kalemini iliştiren tüm yazarları sevdiğini düşünüyorum.

Shakespeare, Dostoyevski tamam ama kötü bir edebiyat örneği de “anlamaya” yarar mı?

“Kötü” derken neyi kastettiğiniz önemli. Ben kişisel olarak, çok ciddi teknik sıkıntılar yoksa, edebiyat eserlerini iyi-kötü şeklinde ayırmıyorum. Yazar, okuyucusunu bir yolculuğa davet eder. O yolculuğa çıkıp çıkmamak bize kalmış. Yolculuk beklediğimiz gibi geçmeyebilir. Bunun yazardan ya da kendimizden kaynaklanan türlü sebepleri olabilir. Veya o anda böyle bir yolculuğa ihtiyacımız yoktur, önceliğimiz başka bir şeydir. Başka biri içinse bu belki de hayatının en muhteşem yolculuğu olacaktır. Bir edebiyat metnini sevmemiş olabiliriz, yazara ya da yarattığı karakterlere yakın hissetmemiş olabiliriz… Elbette bunun tersi de mümkün; kendimizi bir karaktere yakın hissetmiş, ona acımış ya da âşık olmuş hissedebiliriz. Yahut kitabı okuduğumuz an unutabilir, bir türlü bitiremeyebiliriz… Psikanalitik okuma önce kendi içimizde başlar. Ve okuduğumuz çoğu şey yazarın ruhsal süreçlerinden bağımsız olmadığı gibi, okuyucu olarak bizim kendi ruhsal süreçlerimizden de bağımsız değildir.

‘BİR YERDE İNSAN VARSA ORADA BİLİNÇDIŞI VARDIR’

Psikanaliz edebiyatı resimle veya müzikle aldatır mı? Demek istediğim diğer sanat dallarıyla da ilişkisi var mıdır?

Bir yerde insan varsa, orada bilinçdışı da vardır. Bilinçdışı psikanalizin ana malzemesidir. Resim, müzik, mimari, politika, moda… Bu alanların hiçbiri insandan yani bilinçdışından ayrı düşünülemez. Psikanaliz bilinçdışının olduğu her yere burnunu sokabilir. Burnunu soktuğu yerde ise iyi koku almakta üstüne yoktur.

Diyelim ki atölyenize katıldım. Oradan nasıl bir değişiklikle çıkarım?

Bir edebiyat metnini okurken artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir… Tercihen biraz kafanız karışmış ya da basitçe farklı bir görüş açısı kazanmış olarak çıkabilirsiniz.

Hangi metinleri inceliyorsunuz?

Türk edebiyatından eserler seçiyor, bir öykü, bir mektup, bir roman inceliyoruz. Bazı gruplar bireysel ya da kolektif olarak bir eseri inceleyip ortaya bir ürün koymak istiyorlar. Atölye bittiğinde de katılımcılarla bağlantımız sürüyor. Yazdıkları incelemeleri edebiyat dergilerine, edebiyat sitelerine gönderiyoruz. Örneğin atölyeye katılan bir grup Sadık Hidayet’in “Kör Baykuş”unu inceledi ve o yazı Varlık Dergisi’nde yayımlandı.

Aynı zamanda çift terapistisiniz. Bu, bir edebiyat metnini yorumlarken bakış açınızı nasıl etkiliyor?

Seanslarımda çoklu gerçeklikle çalışıyorum. Gerçekliğin lineer bir düzeni yok, mutlaka geçmiş, şimdi ve gelecekle bağlantılı. Kişiler ilişkilerine, geçmiş deneyimlerinin tortularını taşıyorlar. Kişilerin olayları algılayış tarzları farklı. Anın gerçekliği ve çiftlerin ilişkideki duygusal pozisyon alışları benim için önemli. Terapide odaklandığım şeylerin başında bu geliyor. Edebiyattaki karakterleri, kurguyu anlamaya çalışırken de önemli bir araç oluyor. Danışanla olmak ve edindiğimiz yeni deneyimler yoluyla gelişmesini, dönüşmesini sağlamak çok kıymetli. Benzer bir süreç bir kitabı okuma serüveninde de olabiliyor. Başarılı bir psikoterapi sürecinde olduğu gibi, bir kitabı bitirdiğimizde de kendimize dair bir şeylerle karşılaşıyorsak, ne mutlu bize.

Psikanaliz, dünyayla aramızdaki fırtınayı sakinleştirir mi?

Psikanaliz nedir, ne işe yarar?

Psikanaliz: Ruh çözümlemesi. Ruhsal işleyiş süreçlerimizi inceleyen bir bilim dalı, aynı zamanda ruhsal sorunlarımız, arayışlarımız konusunda etkili bir tedavi tekniği. Bir bakıma insanın kendisini kendisinden yeniden yaratması… Ana malzemesi, ‘bilinçdışı’.

Bilinçdışı nasıl oluşur?

Bastırma yoluyla… Yüzleşmek istemediğimiz anılarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, travmalarımızı, arzularımızı bastırıyoruz. İşte psikanaliz dediğimiz pratiğin merkezinde de bilinçdışına itilmiş olanın bilince çıkarılması var. Psikanaliz sayesinde iç dünyamızda olup bitenler arasındaki bağlantıları ve bunların yaşamımızdaki olaylara, ilişkilere, tekrar eden sorunlara ve içinden çıkamadığı durumlara nasıl sebep olduğunu görmeye başlıyor; içgörü kazanıyoruz.

Peki dünyayla aramızdaki fırtınayı sakinleştirir mi?

Bu süreç başlangıçta kendimizle ve dünyayla aramızdaki fırtınayı artırsa da, fırtına bir süre sonra diniyor. Daha güzeli, fırtınanın ne zaman geleceğini anlamamızı sağlayacak bir öngörü yaratıyor.