Yaşam Koçları, İyi Saatte Olsun Terapistleri ve Türlü Tuhaflıklar Üzerine…

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/toplum/164238-yasam-koclari-iyi-saatte-olsun-terapistleri-ve-turlu-tuhafliklar-uzerine

Bu yazı, yaşam koçlarından, 2 günlük bazı eğitimlerden geçip kendisini psikoterapist sanan bir grup aile dizimcisinden ve iyi saatte olsunlara karışan bazı terapistlerden neden uzak durulması gerektiği hakkındadır.

Öncelikle hadsizliğe karşı genel bir alerjik reaksiyonumun olduğunu söyleyebilirim. Hadsizliğin her türlüsüne, sınır bilmemeye, insanları aptal yerine koymaya, “ben daha iyi bilirimci” tavırlara vs…

Şimdi efendim insan ruhsallığı dediğimiz şey, mekanik birşey değildir. Pat diye adamın travmasını çözemezsiniz, öyle hemen farkındalık yaratıp, yeni bir kişilik oluşturup, yeni bir kendilik görüşü inşa edemezsiniz (ki zaten buna da gerek yok). Asansörle bir düğmeye basıp zemin kata iner gibi, hemen kişinin çocukluğuna inemezsiniz. Ki zaten bunları eğer işini bilen bir psikoterapistseniz tek başınıza hiç bir zaman yapmazsınız/yapamazsınız.  Hepsinin bir yolu yordamı, sırası var. Öncelikle psikoterapi dediğimiz şey sonuç değil, süreç odaklı birşeydir. Öyle 2-3 günlük birtakım eğitimlere gitmekle terapist olunmaz.  Israrla buranın altını çiziyorum. Ben psikoterapi sürecini, hep ruhsal bir gardrobu düzenlemeye benzetirim. Kişinin gardrobu öyle bir dağılmıştır ki, giysilerin yarısı çekmecelerde, yarısı askılarda, yarısı odaya saçılmıştır. Kirlilerle temizler karışmıştır. Çorap kutusunda gömlekleri vardır, gömlek askısında çorapları, iç çamaşırları yünlü kazakların içine girivermiştir.

Kişi bir psikoterapi sürecine girince çekmecelerde, askılarda kalan diğer giysilerini de dağıtır odaya.  Daha sonra terapistinin yardımıyla her bir giysisine tek tek dokunur, inceler. İşe yaramayanlarla vedalaşıp onları çöp torbasına koyar, kirli olanları bulup, çamaşır sepetine koyar, ütüsüzleri çıkarıp eğer isterse ütüler. Çoraplarını -kendisine göre- ait olduğu yere, kazaklarını ait olduğu yere koyar. Varlığından bile haberi olmadığı hatta kaybettiğini sandığı giysileriyle karşılaşır. Var olan ama hiç kullanmadığı giysilerini fark eder. Zamanında zorla aldırılan giysilerini görür. Yırtıklarını görür. Dikmek istediklerini diker, yama yapmak istediklerini yamalar. Hangilerinden kurtulmak istediğini, hangilerini tekrardan gardrobuna koyacağına, hangilerini yıkaması gerektiğine yavaş yavaş karar verir. Ve kişi tüm bu düzenleme evrelerinden bambaşka şeyler öğrenir, bambaşka şeyler katar kendisine. Amaç gardrobu toplamak değil, gardrobu kişinin istediği gibi yeniden düzenlemesine yardımcı olmaktır.

Psikoterapiye gelen kişi, sıkıntılarını, yaşam öyküsünü anlatır. Psikoterapist de anlamak/anlamlandırmak için kişinin öyküsünden içeri girer. Kişi içinde olan biten şeyi anlattıkça, anlattıklarını dışarıdan da duymaya başlar. İç seslerini, dış seslerden ayırt etmeye başlar. Psikoterapist çoğu durumda ayna olur danışana ve daima bir eşlikçidir. Kişinin davranışına veya sorununa odaklanmaktan çok, zaman içerisinde o sorunun kökenine/kaynağına inmeye, o sorunun nerelerden beslendiğine anlamaya yardımcı olur. Fakat bunu yaparken danışandan gelen bilgilere, güvene, işbirliğine ihtiyaç duyar. Yani psikoterapist, sihirli değneği olan ya da danışanın sorularının yanıtlarına sahip olan biri değildir. “Ben senden daha iyi bilirim” tonuyla yaklaşmaz danışanına. Bazen terapistle kurulan bu ilişkinin kendisi, başlı başına iyileştirici bir süreçtir. Şayet sağlıklı bir ilişki kurulabilmişse. Aslolan ilişkidir yani. Psikoterapi sürecinde zihin bazen devre dışı kalır, duygular açığa çıkar. Duyguların açığa çıkmasıyla bilinçdışı kendisini göstermeye başlar. Kişinin ruhsallığındaki sırlar görünür kılınır.  İşte bu evrede sadece terapistin mesleki bilgisi yetmez, aynı zamanda terapistin hayat deneyimi, donanımı da işin içine girer. Terapistin manevra kabiliyeti, dili kullanmadaki becerisi vs… Dili iyi kullanmayan birinden ne kadar iyi bir terapist olur hiç emin değilim açıkçası.

Bu psikoterapi denilen iş, bir bakıma kansız bir cerrahidir. Kişi terapistine ruh sağlığını emanet eder. Bu yüzden bu kişinin alanında uzman olması şarttır. Mesleki bilgi ve becerilerinin yanısıra psikoterapistin başka bir uzman eşliğinde kendi psikoterapi sürecini de tamamlamış olması gerekmektedir. Aksi halde her gelen danışanla birlikte, psikoterapistin kendi çözülmemiş sıkıntıları, tamamlanmamışlıkları, kendi anlamlandıramayışları terapi odasında eline ayağına dolanabilir ve danışanla birlikte ruhsal bir uçurumun kenarına rahatça yuvarlanabilirler. Danışanın anlattığı birşey, terapiste kendi yaşantısıyla ilgili başka bir şeyi çağrıştırabilir. Eğer terapist bu durumu yönetemezse objektifliğini koruyamaz ve danışana ister istemez zarar verir.

Şimdi mesleki bilgi ve deneyim bile bu iş için yeterli olmazken; iyi okullardan mezun olmak, bir sürü kitap bitirmek, edinilen teorik bilgiler yeterli olmazken, kişinin bu işi yapabilmesi için böyle bir deneyimden geçmesi şartken, sürekli bilgilerini güncellemesi gerekiyorken nasıl oluyor da bu konuda eğitim almamış ya da 2 günlük bazı eğitimlerden geçen kişiler bu işe uzanabiliyor? Bu hadsizlik değil de nedir? Örneğin psikoloji eğitiminin p’sini almamış birtakım aile dizimcileri veya birtakım  terapistler okudukları teorik kitaplar sayesinde, kişilerin travmalarına dokunmayı ve onları açığa çıkarmayı bir ölçüde öğrenebilmiş olabilirler. Bunu yapmak çok da büyük bir mesele değil zaten, gelen kişi bunu yaptırmaya açık bir şekilde geliyor. Fakat asıl mesele, bunun sonrasında kişiyi o acıyla başbaşa bırakmak ya da bırakmamak. Öncelikle kişi o travmayı fark etmeye hazır mı? Bu fark edişin zamanı gelmiş mi? Bilinçten bilinçdışına giden yolu tepmiş mi, bunun için yeteri kadar zaman geçmiş mi? Peki bu travmayı açığa çıkardınız diyelim, gerekli pansumanı yapacak, kanı durduracak bilgi ve beceriye sahip misiniz?  Bu durum ameliyat masasında kişinin içini açıp daha sonra dikişlerini yapmayıp, öyle açık bir şekilde ameliyat masasından kaldırmaya benziyor. Ne hakkınız var kişiyi organları açık bir şekilde yaşatmaya merak ediyorum.  Bu kişinin kan kaybından ölmeyeceğini mi sanıyorsunuz. Ne hakkınız var kişinin başedemediklerini zamanı gelmeden yüzüne vurmaya? Onu bu açığa çıkmış acılarıyla yaşatmaya? Veya bu travmaları henüz kişinin kendisi fark etmeden, sizin fark ettirmeniz o kişiye ne kadar yarar ve  farkındalık sağlayabilir?

Psikoterapi ne kadar süreç odaklıysa, koçluk mantığı da o kadar sonuç, başarı ve zihni programlamaya odaklı. İlişki koçluğu, yaşam koçluğu, beslenme koçluğu, akademik koçluk gibi onlarca koçluk çeşidi türedi son zamanlarda. Ama sanırım kavramsal olarak en trajik olanı “yaşam koçluğu”. Nasıl cüretkar bir tamlamadır bu. Nasıl naiflikten, mutevazılıktan, insanın doğasından uzak bir kavram bu. Nasıl olunabilir koskoca bir “yaşamın” koçu?

İnsanın mekanik bir varlık olmadığından bahsetmiştim, ancak  koçluk sistemlerinde, insan oldukça mekanik ve sadece başarıya endeksli bir robot veya yarış atı olarak görülebiliyor ne yazık ki.  Gereksiz ve samimiyetsiz bir motivasyonla insanları doldurup, süreci alabildiğince ıskalayıp, kısa süreli sonuca ulaşmayı hedefliyorlar.  Kısa süreli sonuçlar da beraberinde yüzeyselliği getiriyor.  Hiçbirşeyin derinine inilmiyor. Birşeyin derinine inilmezse değişim nasıl meydana gelir anlamıyorum. Burada ekseriyetle duygulara değil, düşüncelere ağırlık veriliyor. Sanki insan canlısı, sadece düşünceden, zihinden ibaret bir varlıkmış gibi. Üretimden ziyade tüketime öykünülüyor.  Bir nevi fast food türü beslenme diyebiliriz. Evet çok hızlı servis ediliyor, geçici bir tokluk hissi veriyor ancak olabildiğince sağlıksız, ileride bambaşka sağlık sıkıntılarına yol açabilme potansiyeli taşıyor ve açlık hissini hızlı bir şekilde tekrar gündeme getiriyor. Bu yüzden kesinlikle kalıcı değil. Bu tarz oluşumlar kişileri, daha doğrusu “müşterilerini” narsisistik açıdan fazlasıyla beslediklerinden (sen çok iyisin, mükemmelsin, herşeyin merkezi sensin, güç senin elinde vs… ) çok fazla rağbet görebiliyorlar.  Ne yazık ki narsisizm hastalığıyla boğuşan bir toplum olduğumuzdan, insanlar kendileriyle ilgili böyle şişme iyi laflar duymak için bir sürü paralar dökebiliyor bu insanlara. Çünkü kendimizle gerçek anlamda yüzleşmek çok zor ve sancılı bir süreç. Dağıttıklarımızı toplamak oldukça yorucu. İnsanın kör ve karanlık noktaları, zaafları, arzuları var. Ve tüm bunların görmezden gelinmesi, insanın bütünlüğüne hatta doğaya aykırı.  Psikoterapi, kişinin bu taraflarını önce görmesini ve kabullenmesini sonra isterse değiştirebileceğini sağlayan bir süreç.  Çünkü birşeyin varlığını kabul etmezseniz, onu ne dönüştürebilirsiniz ne de yok edebilirsiniz.

Bir de son zamanlarda melek terapisi, regresyon terapisi, çığlık terapisi gibi iyi saatte olsunlara karışan bazı terapi modelleri de çıktı. Bunlar ne yazık ki kişilerin gerçeklik algısına oldukça zarar verici müdahalalerle bulunabiliyorlar. Bir süre bunlara devam eden kişilerin, yaratılan tahribatı giderebilmek adına birkaç yıl sonra soluğu psikiyatrist koltuğunda aldığını da biliyorum. Var olan problemler, bu tarz bilinçten, içgörüden yoksun yöntemlerle daha da kemikleştirilip, sinsi bir hastalık gibi  daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüşebiliyor. Ve bunlar biraz tarikatvari de çalıştığı için malesef elini veren kolunu da kaptırabiliyor. Durum bu hale gelince kişileri girdikleri çıkmazdan kurtarabilmek için sadece psikoterapi yeterli olmuyor, birtakım psikiyatrik ilaçlara da ihtiyaç duyulabiliyor.

Şimdi iğneyi başkalarına batırıp, çuvaldızı kendimize batırmamak olmaz. Kendi alanıma dair bir özeleştiri yapacak olursam da, biz psikoterapistler, psikologlar, psikolojik danışmanlar alanımızda nasıl bir boşluk yaratıyoruz ki psikoloji bilimiyle yakından uzaktan ilgisi olmayan ama var-mış gibi yapan kişiler yaratılan bu boşlukta at koşturup, çok büyük hasarlara sebebiyet verebiliyorlar. Bu yazı vesilesiyle değerli meslektaşlarımı bu durumu düşünüp, çözüm üretmeye davet ediyorum.  Birbirimize sırtımızı dönmektense yüzümüzü dönebilirsek hep beraber alanımıza sahip çıkabileceğimizi düşünüyorum.

Sevgili okuyucu, bedenimiz gibi , ruhsallığımız da oldukça önemli. İkisinin dengesi ise herşeyden daha kıymetli. Nasıl ki bedenimizde bir sıkıntı olduğunda o işin uzmanına gidip, muayene oluyorsak, ruh sağlığımızı da psikoloji eğitimi almış, işin uzmanlarına teslim edelim. Psikoloji eğitimi almamış ama kendisini terapist sananlara, kocaman bir yaşamın koçu olduğunu iddia edip, türlü yüzeysellikler içinde salınanlara değil. Elbette burada da dikkatli olmak lazım. Her psikoloji eğitimi alan kişinin işini mükemmel yaptığını iddia etmiyorum. İyice araştırmaktan, sorup soruşturmaktan vazgeçmeyelim.

Psikoloji eğitimi demişken bir de memleketimde Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi bünyesinde Psikoloji Bölümü açılmasıyla ilgili bir süreç var, her ne kadar şu an rafa kaldırıldıysa da… Bu ilginç durumla ilgili fikirlerimi bir sonraki yazıma saklıyorum.

Arzunun Sapkın Halleri

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/arzunun-sapkin-halleri

İnsan kendisinde ya da bir başkasında neyi arzular? Yaşamı, ölümü, cinselliği, kaybı, zaferi, gücü, takdiri?  Hiçbir cevap tatmin etmiyor değil mi? Acaba insan, hep düşünülenin aksine ötekini değil de, ötekinin arzusunu arzuluyor olabilir mi? Peki istek nedir, arzudan hangi noktalarda ayrılır? İkisi eşanlamlı mıdır?

Fransız psikanalist Jacques Lacan’a göre istek ve arzu birbirinden farklıdır. İstek, bedenin ihtiyaçlarından kaynaklanır ve kendisine özgü biyolojik bir  işlev barındırır. İnsan arzusu ise, isteğin hem ötesindedir hem de ondan önce vardır. Bu da, arzunun isteği aştığı yani sonsuz olduğu anlamına gelir. Bu yüzden onu tatmin etmek olanaksızdır. O, her zaman söylenemez veya ulaşılamaz olana işaret ettiği için hiçbir zaman doyurulamaz. Bir amaca ulaşıldığında aslında bir şeylerin eksik kaldığı. Bu yüzden varoluşun bu oldukça çekici ve bir o kadar da karanlık odasını el yordamıyla bulup, dekore etmeye çalışmak bütün ömür boyu sürecek bir meseledir. İşte bu mühim meseleye fazlasıyla kafayı takmış bir yazar Mehmet Erte. Ve kendi gibi buna kafayı takan kahramanlar yaratmaktan da oldukça hoşlanıyor. Bunun ispatı ise Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Arzuda Bir Sapma. Erte, bu kahramanları yaratırken okura bol miktarda psikanalitik malzeme vermeyi ihmal etmiyor. Neredeyse her karakterinde ödipal bir sorunsala, otoriteyle çatışmaya, sado-mazoşist bir tavra, ensestiyöz bir tona, fetiş özne veya nesnelere rastlayabiliyoruz. Bu anlamda oldukça cesur bir kalemi olduğu söylenebilir. Sanki tüm karakterlerin kulağına Julia Kristeva’nın “Arzu, özünde sapkındır” sözü fısıldanmış gibidir.

Kitap “Tasma” adlı öyküyle başlıyor. “Tasma”, okul hayatına başlamak üzere olan bir çocuğun, sembolik düzene geçişindeki gel-gitlerini, huzursuzluğunu, ötekilerle, kendisiyle ve geçmişle kurduğu ilişkiyi konu alıyor: “Artık annemle birlikte yattığım öğle uykuları yoktu, sabahları erken kalktığım bu yeni hayat anneminkinden çok, babamın dünyasına aitti; oysa ne kadar erken uyandığım göz önünde bulundurulduğunda her zamankinden daha fazla gündüz uykusuna ihtiyacım vardı ve kendimi disiplin altına almaktan zevk duysam da babamın zalim dünyasında adımlarımın ürkekliğini daima gizlemek zorunda olmak öyle yorucuydu ki, en azından bir öğle uykusu süresince irademi annemin kalp atışlarına terk ederek onun derin soluğunun yatağında dinlenmek istiyordum.”

Ve elbette arzularına, arzularının inşasına, arzudaki sapmalarına değiniyor: “Ansızın gözlerim yerde genç kadının çıplak ayaklarıyla buluştu. Ruhumdaki eziklik bu ayaklar tarafından ezilme arzusu yaratıyordu. Kendime etmeyi göze alamadığım işkenceyi onun ayakları yapabilirdi. Bana eziyet et, diye yalvarmalıydım ona. Yerlerde sürünmek, tekmelenmek, ezilmek için yakarmalıydım… Tüm suçlarımı cezalandırabilecek güzellikteydi ayakları…”

Çocukluktan, ergenliğe; ergenlikten genç yetişkinliğe uzanan bir sıralamayla yerleşiyor öyküler. Ve her öyküye eşlik eden arzu nesnelerinin ayak izlerini takip ediyoruz. Hiçbir öykü birbiriyle bağlantılı değil ancak sanki her bir öykü bizi bir diğerine taşıyor, sanki her bir öykü diğerini inşa ediyormuş gibi. Ve biz baştan sona bir çocuğun gerek annesiyle kurduğu ilişkiyle, gerekse genelev deneyimiyle sanki erkekliğinin inşası sürecine eşlik ediyoruz.  Bu erkeklik hikayelerinde, insana çok tanıdık gelen ama bir o kadar da huylandıran bir nemlilik hissediliyor. İdrar, meni, ter veyahut patlamış iltihaplı bir sivilce… Bedenin dışında mı içinde mi olduğu tam olarak kestirilemeyen arada kalmış sıvılar bunlar. Tıpkı Erte’nin ne tam çocuk dünyasında ne de tam yetişkin dünyasında var olabilen, ergenleşmiş ya da ergenliğe yazgılı kahramanları gibi.

Kitaptaki öykülerin uzunluğu birbirinden oldukça farklı. Fakat bir itirafta bulunmak gerekirse en etkileyici olanlar, “Adanmış”, “Karadelik”, “Şair”, “Prezervatif”, “Lokma” gibi kısa öyküler. Lafı dolandırmadan söylemesi, okuyucuda doldurabileceği boşluklar bırakması, keskin ve duyarlı gözlem gücü ve yansıttığı tahrik edici ayrıntılar açısından…

Son söz ise kitabın kapağı için olsun. Mehmet Erte, aynı zamanda bir çizer. Kitabının kapak resmi kendisine ait. Kitabın adı ve içeriğiyle oldukça fetişist bir uyum içerisinde. Keşke öykü aralarında da çizimlerine rastlasaydık, eminim ki öykülerini oldukça bütünleyecek ve okuyucuya çifte haz yaşatacak görseller olurdu bunlar.

Psiko-Zen Bir Deney

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/psiko-zen-bir-deney

Psikolojiyle haşır neşir olan insanların azımsanamayacak oranda önemli bir kısmının öncelikle kendisini anlamak, bilmek, araştırmak veya yaşadığı sorunları anlamlandırmak dürtüsüyle bu alanda at koşturmaya başladığını ifade etsem, oldukça haklı bir genelleme yapmış olurum sanırım. İnsan kendisini anlayabildiği ölçüde başkalarını da anlayabiliyor. Kendi ruhsallığına dokunabildiği oranda başkalarının yaralarına merhem olabiliyor. Bu yüzdendir ki, bir psikolog en iyi okullarda okuyup, en harika eğitimleri alsa bile kişisel psikanaliz veya psikoterapi sürecini tamamlamazsa psikanalist veya psikoterapist olup, danışan göremiyor. Çünkü kendi tamamlanmamışlıkları, kendi anlamlandıramayışları, kendi sıkıntıları terapi odasında eline ayağına dolanabilir ve danışanla birlikte ruhsal bir uçurumun kenarına rahatça yuvarlanabilirler. Aman Allah muhafaza! Yani lafı fazla uzatmadan diyeceğimi diyeyim; kişinin en iyi laboratuvarı kendisi. Kişi kendisi üzerinden sayısız deney yapabilir ve bu deneylerde de en hakiki sonuçları edinebilir. Tam da bu noktada, sizi kendisini laboratuvar olarak kullanan bir isimle tanıştırmaktan mutluluk duyarım; yazar ve psikanalist Marion Milner. Milner, 1926 yılında çok ilginç bir deney yapmaya girişiyor. Amacı mutluluk anlarını fazlalaştırmak. Yirmi altı yaşında bir günlük tutmaya ve kendisini nelerin mutlu ettiğini sıralamaya başlıyor. Elbette bu süreç kolay olmuyor, bazen çok yoruluyor, bazen sıkılıyor, bazen pes ediyor, bazen motivasyonu ani bir şekilde yükseliyor. Peki sonra ne oluyor? Kendisine ait bir hayatın özeti ve kendisine ait mutlu bir son çıkıyor karşımıza. Kitap bu veriler ışığında kaleme alınıyor. Ve bu günlük 1934 yılında Kendine Ait Bir Hayat ismiyle ve Joanna Field mahlasıyla yayımlanıp, o dönemin önde gelen eleştirmenleri tarafından oldukça beğeniliyor. Türkçeye ise Metis Yayınları tarafından, Aslı Biçen çevirisiyle kazandırılıyor. Kitapta neredeyse her bölüm, Robinson Crusoe’un yazarı Daniel Defoe’nin alıntılarıyla başlıyor. Bu da yazarın Defoe’yla olan içsel tanışıklığına dair merak ve sempati uyandırıyor. Marion Milner, kendi bilinçdışına yaptığı keşif yolculuğunun sonuçlarından şaşkınlıkla bahsediyor: “Elbette mesleki çalışmalarım dolayısıyla ‘bilinçdışı zihnin’ içeriği ve alışkanlıkları üzerine pek çok tanım okumuştum ve bilinçdışı tanımı gereği , yardım almadan kendimde bilemeyeceğim bir şeydi. Ama psikanalistin karanlık krallığıyla, bilinçli düşüncemin işlenmiş toprakları arasında bulunan ıssız bölgeyi kendi kendime büyük bir randımanla keşfedebileceğimi bilmiyordum. “ Kitap boyunca Milner’ın düşünme edimiyle, zihniyle, zihin oyunlarıyla yaşadığı hesaplaşmaya da şahit oluyoruz. Çoğu zaman zihninin sesini kısıp, hissetmeye daha fazla odaklanmaya çalışıyor. Kitap bu anlamda psiko-zen bir tavır da sergiliyor: “Ne istediğimi hâlâ düşünerek bulmaya çalıştığım anlaşılıyor, ancak düşünmeyi bıraktığımda gerçekten ne istediğimi anlayabileceğimi henüz keşfetmemiştim. (…) Acaba görmezden gelemeyeceğim mahrem bir gerçeklik, bilmekten ziyade hissetmekle ilintili bir gerçeklik olamaz mıydı?” Yazar, çalışmasının sonunda kendi deyimiyle farkındalığının yoğun bir şekilde genişlediğine şahit oluyor, gördüğü şeyi düşündüğü kadar hissediyor da. Zihnini daha kontrollü bir şekilde kullanıyor ve zihninin onun tüm varoluşuna hakim olmasını engelliyor, zihniyle kurduğu özdeşimin dışına çıkabiliyor: “Normalde dışarıdaki şeylere kafamdan bakardım, sanki kafam kendimi içine kapadığım ve pencerelerinden dışarı bakıp olan biteni seyrettiğim bir kuleydi. Şimdi istediğim zaman dışarı çıkabileceğimi, aşağı inebileceğimi ve olan bitenin bir parçası olabileceğimi keşfediyordum, böylece kulenin mesafeli yüksekliğinden göremediğim bazı şeyleri deneyimleyecektim.” Marion Milner, psikanalist kimliğinin yanı sıra bir yazar olarak yazma edimine duyduğu ihtiyacı da şu sözlerle ifade ediyor: “Öyle görünüyordu ki sadece zihnimin yüzeyindeki kırışıklıkların farkındaydım ama düşünceyi yazma eylemi, beni geçmişin yoğun bir şekilde canlılığını koruduğu başka bir ortama geçiriyordu. Zihnin bu derin sularının sakinlerini görmek, huyunu suyunu bilmediğim mahluklarla karşılaşmaktan dolayı biraz huzurumu kaçırsa da yazma eylemi beni şaşırtıcı ölçüde rahatlatıyordu, bu yüzden de ne zaman endişeye gömülsem bu yöntemi kullanmaya başladım.” Kendine Ait Bir Hayat, psikanalitik bir deneyimi kaleme alsa da, yazarın bilinçli arzusuyla psikanalitik terimlerden oldukça uzak kalıyor. Tam da bu sebeple bizim de kendimize ait bir hayatı samimi bir tarzla sorgulamamıza, şansımız varsa da bulup sahip çıkmamıza olanak tanıyor. Kitap, sonuç değil süreç odaklı bir yaşama öykünüp, yolda ve akışta olma halini çok başarılı bir şekilde özetliyor. Bu hayat akışında suyun bazen bulandığını, bazen buharlaştığını, bazen buzlandığını ama en nihayetinde ille de aktığını ifade edip, içimize korkusuzca dalabilmemizi salık veriyor. Yazarın kaleme aldığı kitapların arasında yine bir deneyi konu aldığı bir çalışması daha var: An Experiment in Leisure (Bir Aylaklık Deneyi). Umarım bu kıymetli eser de en yakın zamanda, iyi bir çeviriyle okuyucuyla buluşur. Görsel: Uğur Altun

Ahmet Cemal ile Söyleşi

Bu söyleşi Varlık Dergisi’nin Şubat 2015 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.varlik.com.tr/varlikDergisi.aspx

IMG_3846

 

 

 

 

 

 

 

Siz bu yıl Nazım Hikmet Akademisi’nden öğrencilerinizle birlikte ACKA-Ahmet Cemal Kültür Atölyesi’ni kurdunuz.  Oldukça emek verilmiş bir oluşum olduğunu düşünüyorum. Kapıdan girer girmez çok samimi bir ortama adım atıyoruz. Atölyedeki ders başlıkları da oldukça ilgi çekici. Felsefenin Büyütecinden Kültür Tarihimiz, Görsel Kültürün Kökleri, Mitoloji, Shakespeare ve Politika, Psikanalitik Edebiyat Okumaları gibi… Bu başlıklara nasıl karar verdiniz?

Belli deneyimlerin sonucu oldu diyebilirim. Üniversitelerde çok ders verdiğim için, oranın eksiklerinden de yola çıktım. Örneğin sanatın ne olduğunu yeterince tartışmadan ressam, heykeltraş yetiştirmeye kalkıyoruz. Sonuçta insanlara şöyle bir mesaj veriliyor; resim yapmasını bilirsen, ressam olursun. Hayır! Almanların dediği gibi boyacı olabilirsin ama ressam olmayabilirsin. Bu temel eksikliğinden yola çıktık biz. 2 yıllık bir atölye programımız var. Genel olarak tiyatro ve edebiyat ağırlıklı. İlk yıl daha kuramsal derslerden oluşuyor. İlk yılın başında da bir buçuk aylık bir hazırlık dönemi var. Bu dönemde felsefe ve kültür tarihi ağırlıklı dersler veriliyor. Eksik olan temel eğitimi vermeyi amaçlıyoruz. Örnek verecek olursam, mesela bir öğrenci yazmaya meraklı, şimdi burada yaşayan bir insan Türkiye’nin en azından yakın tarihini bilmeden bu işe kalkışırsa yazdıkları eksik ya da yanlış oluyor. Diyelim ki “yabancılaşma” üzerine yazıyor. Evet Batıda da yabancılaşma var ama nedenlerimiz çok farklı. Batı, insana yabancılaşmayı, sanayinin gelişmesi sonucu “ben, hâlâ eski ben miyim?” sorusunu sorarak başlattı. Bizde ise insanlar daha Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yabancılaşmasını yaşıyorlar. Şimdi biz önce Batıdaki yabancılaşmayı öğrenmeye ve öğretmeye kalkarsak yanlış olur. Bunun gibi çok örnek verebilirim. Yani ACKA, temel bilinmesi gerekenlerden yola çıkıyor.  İkinci yılında ise kuramsal temelleri yine ihmal etmeden, biraz daha workshopvari alan çalışmalarına geçiyor. Öğrencilerimiz daha birkaç ay geçmesine rağmen, temelin ne kadar önemli olduğunu fark etmeye başladılar. “Artık okuduklarımıza, yazdıklarımıza daha başka bakıyoruz” diyorlar.

Son zamanlarda her yerde yeni açılan edebiyat atölyelerine rastlıyoruz. Kimi nitelikli kimi niteliksiz atölyeler bunlar. Belli ki bir arz-talep ilişkisi söz konusu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Dediğiniz gibi çok sayıda atölye açılıyor. Tiyatro alanında da oyunculuk atölyeleri açılıyor, yaratıcı yazarlık atölyeleri vs… Ama hepsinin aynı uzmanlık düzeyinde eğitim yaptığını sanmıyorum daha doğrusu biliyorum. Orada ticarileşen bir durum söz konusu. Mesela ben bazı isimlere de karşıyım. Yaratıcı yazarlık gibi. Bir keresinde dedim ki “ben yaratıcı olmayan yazarlık atölyesi” arıyorum. Yani yaratıcı yazarlık ne demek? Yazarlık, yaratıcılıktır zaten.  Ya da mesela oyunculuk atölyeleri açılıyor, kuramsal dersleri eksik. Bir kuramsal temel olmadan sadece oyunculuk öğretiliyor. Ne yazık ki üniversitelerden başladı bu yanlışlık meselesi. Vaktiyle konservatuarlardaki tiyatro bölümünün adı tiyatro bölümüydü. Sonradan bütün tiyatro bölümlerinin adı oyunculuk ana bilim dalı olarak değişti. Böylece gelen adaylar eğitime başlar başlamaz, tiyatro eşittir oyunculuk zannediyorlar. Ama bu böyle değil, Batıda da böyle yapılmıyor zaten. Önce tiyatro insanı olunur sonra oyuncu.  Dolayısıyla bu söylediğiniz sayı fazlalığı karşısında dikkatli ve seçici olmak lazım.

Bir cümlenizi hatırlıyorum. “Herşeyin aslından çok korktuğum için, çevirisini yapmaya başlamıştım” diye. Çevirmenlik kimliğinizi ifade ettiğiniz bir cümle bu. Bunun yanısıra bir de hocalık kimliğiniz var. Ve her alanda olduğu gibi buradaki motivasyonunuz da çok etkileyici. Nereden besleniyor bu motivasyon?

İnsanların bir yaradılışları vardır ya, benim eleştirel bir yaradılışım var. Kendime karşı en başta. Çok küçük yaşta okumaya başladım ve hep eleştirel yönde gelişti okumalarım.  Hocalık kimliğimde iki faktör var. Birincisi bu eleştirel yanım, ikincisi ben bildiğimi kendime saklamayı hiç sevmem, bilgiyi paylaşmak isterim. Ama nasıl paylaşmak? Ezberletmek değil. Bilgiyi vermek ama bir noktadan sonra durmak ve bilgiyi alanın, o bilgiyle ne yapacağına karar vermesini sağlamak. Yani eleştirel bakış. Ve bu yöntem beni hiç yanıltmadı. Mesela bir öğrencim bir gün şöyle demişti; “sizi, sonunda anladım. Siz önce saçıyorsunuz ortaya, herkes bir paniğe uğruyor sonra da toplattırıyorsunuz ve biz de toplayabiliyoruz” dedi. Bu çok önemli.

Üniversitede hocalık yaptığınız dönemde derslerinize devam zorunluluğu yoktu ama sizin derslerinizde hıncahınç dolardı sınıflar. Bunun bahsettiğiniz eleştirel düşünmeyi öğrencilerinize vermenizle alakalı olduğunu düşünüyorum.

Ben hiçbir zaman devam mecburiyeti, imza şartı filan koymadım. Örneğin Anadolu Üniverstesi,  Güzel Sanatlar  Fakültesi’nde, rektörlüğün isteği üzerine bütün sınıflara ortak kültür tarihi dersi veriyordum. Bütün sınıfların ortak olabilmesi için çok erken bir saatin seçilmesi gerekiyordu. Benim derslerim Perşembe günleri saat 08.30’da başlıyordu. O saatte Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerini getirmek gerçekten biraz güç. Bir gün dekan dedi ki, “en büyük sınıflarımızdan birinde sabahın köründe sesler geliyor, kapıyı açtığımda sınıfın doluluğunu görünce gözlerime inanamadım”. Bu da çok güzel birşeyi kanıtlıyor aslında. Demek ki bizim öğrencimiz kendisine birşey gerektiği gibi verilirse, bunu almak için geliyor. Bizim öğrencimize doğru ve yerinde yaklaştığınız zaman, hiç ummadığınız sonuçlar alıyorsunuz.

ACKA’da da 2 hafta dönem arası tatili vermeyi planladığınızda öğrencilerinizin karşı çıktığını biliyorum.

Evet 2 haftanın fazla olduğunu ve 10 günün yeterli olacağını söylediler.

Biraz çeviriye dönmek istiyorum. Lacan’ın çok hoşuma giden bir sözü vardır; “Dil, paranteze alınamaz” der. Çünkü dili paranteze aldığımızda, onun dışına çıkıp, onun üzerine düşünmeyi yine o dille yapıyoruz. Düşünce süreçlerimiz tamamen dilimize bağlı ve bunun dışına çıkmamız çok zor.  Çeviri ise bir düşünme biçimini, başka bir düşünme biçimine çevirmek sanki. Bu bağlamda gerçekten bir çeviri yapmak ne kadar mümkün?

Mümkün değil. Bunu çeviri üzerine bugüne kadar yazmış olan başlıca yabancı çevirmenler, bilim adamları da söylüyor. Mesela bunların arasında çok popüler bir isim olan Umberto Eco da var. “Çeviri, imkansızdır” diyor. Ve gerçekten düşündüğünüz zaman, ben çevirmen olarak ne iddiadayım diye bunun doğruluğunu görmemek mümkün değil. Diyelim ki, herhangi bir dilde bir eser yaratılmış ve siz onu kendi dilinize çeviriyorsunuz. Burada, -ben bu konuyu bir makalemde de yazmıştım ama daha kimseden itiraz gelmedi- çevirmenin iddiası,  “ben bunu başarırım” olamaz. Çevirmen şöyle derse ancak doğruyu söylemiş olabilir; “ben bu eserin, bir benzerini kendi dilimde yaratacağım”. Çünkü belli bir dilde yarattığınız bir edebiyat eserinin aynısını başka bir dilde yaratamazsınız. Bu yüzden çeviriye ait, kimin söylediğini hatırlamıyorum ama çok doğru bir tanım var; “çeviri, doğru ve yerinde feda edebilme sanatıdır”. Bir de Alman bir dilbilimcinin sözünü hatırladım; ” her dil, bir dünya görüşüdür” diyor. Yani bir kültürde yaratılmış bir eseri, başka bir kültüre taşımak yüzde yüz olmayacak birşey.  Ama yüzdeyi yükseltebiliriz. Yüzde doksana kadar belki gelebiliriz ama o en büyük başarıdır zaten. Yüzde yüz çeviri yoktur.

“Her dil, bir dünya görüşüdür” dediniz, mesela totaliter rejimler hemen dille oynamaya başlarlar. Bizim son dönemimizdeki dille oynamaları nasıl yorumluyorsunuz?

Dille ve inançlarla oynarlar. Bizde de bu yapılıyor. Ama bu başarısız kalmaya mahkum bir girişim.  Çok zararlı olduğu kesin. Bir yerde patlayacaktır. Benim çok tekrarladığım bir söz vardır öğrencilerime; bizim genel eğitim sistemimizde öğrenciye nasıl düşünmesi gerektiği öğretilmiyor, neleri düşünmesi gerektiği ezberletiliyor. O zaman da öğrenci, istediği kadar düşünce öğrensin ama düşünmeyi öğrenmiyor ki. Bundan 2500 yıl önce, Antik Çağ Yunan felsefesi düşünmeyi öğretmekle başlamış işe. Ve daha en başta, şaşılacak kadar en başta bilgiyi tartışmış. Bilebilir miyim, bilgi nedir, bilgi edinmenin yolları nedir. Buradan başlamış işe. Biz ne yazık ki buradan girmiyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda Avusturya Federal Cumhuriyeti Devlet Büyük Çeviri Ödülü’nü aldığınız gün Cumhuriyet gazetesindeki köşenizde yazdığınız bir yazı vardı, ucu yalnızlığa dokunan. Çeviri biraz da yalnızlığı getiren bir alan öyle değil mi?

Ben Tarabya Çeviri Büyük Ödül’ünü kazandığım zaman, Almanya’dan gelen bir gazeteci, evimde bir röportaj yapmıştı. Kitap raflarıma bakarak bir soru sormuştu; “çevirmenlik, biraz da insanı zorunlu olarak yalnızlığa götüren bir meslek değil mi?” Ben de şöyle cevap verdim; “gördüğünüz gibi duvarları dünya edebiyatının yazarları, bilim adamları dolduruyor. Onlarla aynı evi paylaşıyorum. Yani bunun adı yalnızlıksa, yeniden gelsem dünyaya, tekrar seçerdim” dedim. Yalnızlık, görece birşey. Türkçe, çok güçlü bir dil ama Almanca’ya göre “yalnızlık” kelimesinde bir yoksulluğu var. Almanca’da yalnızlıkla ilgili allein ve einsam olmak üzere iki sözcük var. Allein, bedensel bir yalnızlıktır, mekân içerisindeki yalnızlıktır. Einsam, manevi yalnızlıktır. Çevirmenlik gibi bir meslekte insan einsam olmaz ama allein olması şarttır.

 

 

 

Can Sıkıntısının Canlı Tarihi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/can-sikintisinin-canli-tarihi

İnsanın hayatı boyunca yaşadığı hastalıkları, fiziksel, psikolojik ve felsefi hastalıklar olmak üzere üçe ayırmak mümkün mü? Fizyolojik ve psikolojik hastalıklara dair epey uzun bir liste verebileceğimizi sanıyorum. Peki ya felsefi hastalıklar listesine neler dahil olabilir? Ve bunların tedavisi/ çözümü var mıdır? Örneğin can sıkıntısının? Can sıkıntısından ölünür mü? Ya da canı çok sıkılan bir insanın ömrü ne kadardır? Peki ya can sıkıntısının tarihi var mıdır?

Basite indirgediğimiz, üzerine çok da kafa yormadığımız bir duygu, can sıkıntısı. İçindeyken, ona dışarıdan bakmakta zorlandığımız ve çoğu zaman melankoli, depresyon, uyku hali, bıkkınlık, yalnızlıkla bağdaştırdığımız bir durum. İnsanlık tarihine dikkatle baktığımızda her şeyin biraz da can sıkıntısıyla başlamış olabileceğini görebiliriz oysa. İlk akla gelen Adem’le Havva’nın yasaklanmasına rağmen elmayı yemeleri ve cennetten kovulmaları… Bu olay, birçok sebebin yanı sıra, bir can sıkıntısının sonucunda da gerçekleşmiş olabilir pekala. Hatta savaşlar, göçler, fetihler, icatlar, keşifler… Bunların hepsinin aynı zamanda birer can sıkıntısı ürünü olabileceğini söylersem haddimi aşmış olmam umarım. Daha bireysele indirgeyecek olursak sanatsal yaratılar, çocuk doğurmak, köpek beslemek, hobi edinmek, evlenmek de can sıkıntısıyla baş etmek adına üretilmiş girişimler başlığı altında değerlendirilebilir mi? Hatta benim şu an bu yazıyı yazmam, senin de bunu okuman sevgili okuyucu bambaşka nedenlerin yanı sıra, biraz da can sıkıntısından olabilir mi?

Peter Tooley de işte böyle sorulara yanıt arayarak, Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi adlı kitap yazmış. Kitabın orijinal adı, kitabın içeriğine daha uygun aslında: Can Sıkıntısının Canlı Tarihi. Kitapta eğlenceli bir tarihten değil, gayet soluk alıp veren, canlı ve ciddi bir tarihten bahsediliyor çünkü. Yani kitabın çeviri adına aldanıp, komik ve eğlenceli bir içerik beklentisine giriyorsanız, şimdiden uyarayım ki hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

Tooley, hayatının çoğunu Avustralya’nın geniş düzlüklerinde geçirmiş bir akademisyen. Daha sonra Calgary’e taşınıyor. Aynı zamanda Calgary Üniversitesi’nde Yunan ve Roma Çalışmaları Bölümü’nde profesörlük yapıyor. Kitapta can sıkıntısını, iki şekliyle ele alıyor Tooley. Birincisi kaçınılması çok zor olan, önceden kestirilebilir durumların sonucunda ortaya çıkan basit can sıkıntısı. Uzun nutuklar, uzun kilise ayinleri, sürekli aynı işi yapmak gibi… Tooley’e göre: “Bu tip bir can sıkıntısı, süresinin uzunluğuyla, öngörülebilir olmasıyla, kaçıp kurtulunamaz oluşuyla ve kişiyi esir alışıyla tanımlanabilir. Ve insan böyle hissettiğinde, zaman sanki yavaşlar, öylesine yavaşlar ki kendini olan bitenin dışındaymış gibi hisseder.”

 

İkincisi tür can sıkıntısı ise varoluşsal can sıkıntısı. Yine yazara göre; “can sıkıntısının bu şeklinin kişinin varlığına bile sirayet ettiği ve hatta felsefi bir hastalık olarak düşünülebileceği söylenir. Tanımlaması kolay bir şey değil. Bu tür can sıkıntısının karmaşıklığı iyi bilinen birçok durumu kapsayabilir. Bu durumlar çağrışım olarak melankoli, umutsuzluk, hayattan usanmışlık, keder gibi isimler alır. Bu ikinci tür can sıkıntısı ciddi bir mürekkep tüketimine yol açmışsa da, can sıkıntısının ilk şekli ‘önemsiz’ olduğu için görmezden gelinmiştir.”

 

Kitabın içerisinde, can sıkıntısının kol gezdiği birçok edebi karaktere ve görsel imgeye atıfta bulunulması kitabı çekici kılan öğelerin başında geliyor. Örneğin Anton Çehov’unVanya Dayı isimli kitabında, “Sıkıntıdan ölüyorum, ne yapacağımı bilmiyorum” diyen Yelena, İvan Gonçarov’un Oblomov adlı eserinde ölümcül derecede sıkılan ana karakter İlya Oblomov, Flaubert’in romanı Madam Bovary’deki Emma, Orhan Pamuk’un otobiyografik eseri İstanbul ve Jean Paul Sartre’nin Bulantı’sındaki Roquentin hemen kendini belli eden karakterler arasında.

Ayrıca kitapta Glasgow’da yaşayan, 27 yaşındaki drama öğretmeni Joy Stone’un öğrencilerine neler öğrettiğine dair kısa bir listeye de yer veriliyor:

“İş sorun değil. Ben bir okulda çalışıyorum. Çocuklara ders veriyorum. Onlara şunu öğretiyorum:

1- Rutin

2- Ağızlarını ne zaman kapalı tutacakları

3- Can sıkıntısıyla nasıl baş edecekleri…”

Stone’a göre can sıkıntısı, hayattaki en basit ve kaçınılmaz şeylerden biridir ve bununla başedilmesi gerekir. Çocuklar da daha küçükken bu yeteneklerini geliştirmek zorundadırlar. Joy, çocuklara can sıkıntısıyla nasıl başedileceğinin öğretilmesi gerektiğini savunur. Çünkü ona göre can sıkıntısıyla başa çıkabilmek, hayata tutunabilmeyi öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

Tooley’e göre, masa veya koltuk kolçağı gibi düz yüzeylere dayanmış dirsekler, ağırlaşmış başları destekleyen kollar ve eller can sıkıntısının en sık rastlanan görsel simgeleridir. Bu savını desteklemek için kitabında ressam Lo Spagna’nın “Istırap Bahçesi”, Frederic Leighton’un “Yalnızlık”, Albrecht Dürer’in “Melankoli-I” gibi bazı eserlerine de yer veriliyor.

Sıkıntıya ne kadar yatkın olduğunuzu ölçmeniz adına, Oregan Üniversitesi’nden emekli bir psikolog olan Norman D. Sundberg tarafından tasarlanmış bir “Can Sıkıntısına Yatkınlık Ölçeği” de (BPS-Boredom Proneness Scale) bulunuyor kitapta. Bu ölçek sonucunda kendinizde can sıkıntısına az veya çok mutlaka bir yatkınlık görmeniz, kitaba sizi daha da bağlayan bir neden oluyor.

Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi, çok yoğun bir makale kaynakçasına sahip olmasına rağmen, sıkıcı olmayan ve akademik bir dille yazılmamış bir kitap. Ancak 2008 yılında Bağlam Yayınları’ndan çıkan Lars Fr.H. Svendsen tarafından yazılıp, Murat Erşen tarafından Türkçeye çevrilen Sıkıntı’nın Felsefesi adlı kitabın neredeyse bir özeti niteliğinde. Bu durum ne yazık ki, kitabı benzersiz bir eser olarak nitelememizi önlüyor.

* Görsel: Yavuz Girgin

Anksiyete Bozukluğu İçin Bir Kitap Reçetesi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/anksiyete-bozuklugu-icin-bir-kitap-recetesi

Bu mevsim değişiminde, hayatınızdaki belirsizliklerle ya da yoğunlukla ne yapacağınızı bilemiyorsanız ve kaygı seviyenizin her zamankinden biraz daha yüksek olduğunu hissediyorsanız, bu yaşadıklarınıza “Ben kişileştirilmiş kaygıydım,” diyen biriyle birlikte tekrar bakmaya ve bakarken de biraz gülümsemeye ne dersiniz? Ayrıca zanax, atarax, cipralex, alprazolam gibi kelimeler size oldukça tanıdık geliyorsa ve ne zaman yoğun bir kaygı yaşasanız eliniz ilaç dolabına gidiyorsa, belki bunu engelleyemem ama bir psikoterapist olarak size bir kitap reçetesi yazıp, ilk sıraya da Maymun Aklı’nı koyabilirim.

Kaygı, modern insanın özellikle büyük şehir insanının hayatının çoğu döneminde sık sık karşılaştığı ve baş etmek zorunda kaldığı bir sıkıntı. “Baş etmek zorunda,” diyorum çünkü eğer ipin ucu kaçarsa ve gerekli önlemler alınmazsa “anksiyete bozuklukları” başlığı altında toplanan, panik atak, çeşitli fobiler, obsesif kompulsif bozukluk vb. gibi çok şiddetli başka sıkıntılara sebebiyet verebilir ve içinden çıkılması oldukça zor bir kısır döngüye sürükleyebilir.

Kaygı bozukluğundan muzdarip bir zihin, patinaj çeker. Bu patinaj hali ise enerjimizi kemirir, içsel bir gürültü kirliliği yaratır ve hayatı sanki berbat bir İstanbul trafiği stresiyle yaşamamıza neden olur. Tıpkı Daniel Smith’in hayatında olduğu gibi: “Benim anksiyete sorunum var. Bu anksiyete, konsantre olmamı imkansızlaştırıyor. Konsantre olmak imkansız olduğu için işimde affedilmez bir hata yapacağım. İşimde affedilmez bir hata yapacağım için işten çıkarılacağım. İşten çıkarılacağım için kiramı ödeyemeyeceğim. Kiramı ödeyemeyeceğim için Fenway Park’ın arkasındaki kuytu bir yolda para karşılığında seks yapmak zorunda kalacağım. Para karşılığında seks yapmak zorunda kalacağım için HIV kapacağım. HIV kapacağım için AIDS olacağım. AIDS olacağım için yalnız ve rezil olmuş bir şekilde öleceğim.”

Daniel Smith, Maymun Aklı isimli kitabında anksiyete bozukluğunun tam ortasında soluklanan gerçek bir yaşam öyküsüyle buluşturuyor okuyucuyu. Ve bunu yaparken de küçük bir uyarıda bulunuyor: “Bu bir iyileşme anı yazısı değildir.”

Daniel Smith, delirmekten, AIDS olmaktan, yazamamaktan, işsiz ve yalnız kalmaktan kaygılanıyor. Bu olasılıklar herkesi kaygılandırır elbette; ancak yazarın kaygı dozu yaşam kalitesini olumsuz anlamda etkileyebilecek ölçüde, yani herkesinkinden biraz daha fazla. Anksiyete bozukluklarının dozlarını ise Smith şöyle bir örnekle açıklıyor; “Afrika’da hayvan koruma alanında kamp yapıyorsan ve canlı canlı yenmek istemediğin için uyumakta zorluk çekiyorsan, normal kaygılısın. Fort Lauderdale’deki bir barda bira içiyorsan ve belki bir gün bir kamp seyahatine çıkıp, oradayken çadırına bir hayvan girip seni canlı canlı yiyeceği için sinirlerin gerginse, bir reçeteye ihtiyacın var.”

Smith’in yaşamı, sürekli başına bir felaket geleceği beklentisiyle geçiyor. Bu durum, 15 yaşında yaşadığı ilk cinsel deneyimin aslında bir tecavüz olduğunu anlamasıyla başlıyor. Sayısız psikoterapiste, psikiyatriste gidiyor. Fakat hiçbiri yeterli gelmiyor. Evlerinin alt katında hasta gören psikoterapist annesinin bu tablodaki yerini şu sözlerle aktarıyor: “Annem için, en küçük çocuğunun görünürde bir gecede bir hastaya dönüşmesini izlemek son derece şaşırtıcı olmalıydı. Alt katta, dönüştürülmüş dinlenme odasında, annem bütün gün tedavi ettiği ancak prensip gereği sevemeyeceği acı çekenlerle oturuyordu. Üst katta ise bütün akşam sevdiği ancak prensip gereği  tedavi edemediği bir acı çekenle oturuyordu.”

Daniel Smith, anksiyete hakkında bir kitap yazmakta olduğunu ilk annesine söylüyor ancak bu konuyla ilgili yazmanın çok da orijinal bir fikir olmadığını biliyor. Annesi, Freud’un 90 yıl önce, Kiergaard’ın Freud’dan da 80 yıl önce, Spinoza’nın ise 18. yüzyılda anksiyete hakkında düşünüp yazdığını hatırlatıyor ona. Fakat kaygıyla baş etme yollarından birinin kaygıyla ilgili yazmak olduğunu da görüyor.

Kitabın ismi ise Budizmle ilintili. Daniel Smith, Budizmin kaygılılar için yaratıldığını öne sürüyor. Bütün amacının sakinliği teşvik edip, düşünce ve duygu fazlasını terbiye etmek olduğunu ifade ediyor. Ve ekliyor: “Budistlerin, bu duygu fazlalıkları için muhteşem bir terimleri var. Onlara maymun aklı durumu olarak değiniyorlar. Maymun aklının sancıları içerisinde olan bir insan, bileşenlerinin kafatasının bir tarafından diğerine sıçramayı bırakmadıkları, sürekli dönüp, zıplayıp, duvarlara dışkı attıkları ve sarmaşığa tutunmuş sallanan Howler maymunları gibi gevşek nöronlara tutunup sallandıkları bir bilinçlilikten ötürü acı çeker. ”

Ama anksiyetik bir kişiden beklenebileceği üzere kitap adı olarak Maymun Aklı çok da yeterli gelmemiş olacak ki, bir de açıklayıcı bir alt başlık koyuyor Smith: “Anksiyete bozukluğu yaşayan bir adamın akıl almaz derecede komik hikayesi”

Maymun Aklı, kolay okunan, okuyucuyu hemen içine alan, sade ve eğlenceli bir dille yazılmış, bir çok satan olmasına rağmen, özellikle Kierkegaard’ın bazı ağır metinlerinden de besleniyor.  “Kiergaard haklıydı: İnsan olmak, kaygılı olmaktır. Fakat bu sadece başlangıç noktası. Bir sonraki ve en önemli adım, kaygını tamamen boğmadan, onu nasıl disiplin altına alacağını öğrenmektir. Hatta, boğmayı istemeksizin… ”

Tam da böyle yapıyor Smith, anksiyetesinden tam anlamıyla kurtulamasa da bir ölçüde onu kabullenip, kontrol altına alabiliyor ve kaygının kaygıyı doğurduğu kısırdöngüyü kırmayı başarabiliyor. En önemlisi de gülmenin kaygılılar için değil, cahiller için olduğunu öne süren biriyken, gülmekle işinin bittiğini düşünürken, kendisiyle dalga geçen birine dönüşüyor ve yeniden gülüyor.

Maymun Aklı, kış mevsimi geliyorken, ruhsal ve zihinsel bağışıklığımızı güçlendirmek adına, vitamin niyetine okunacak kitaplar listesine girebilir. Üstelik, insanı geliştiremeyip daha da körelten hatta hasta eden kişisel gelişim kitaplarının oldukça dışındaki çizgisiyle, kaygılanan ya da kaygı bozukluğu yaşayan herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği ve bulurken de oldukça keyifleneceği bir kitap.

* Görsel: David Gothard

Freud’u Okumak

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/freudu-okumak

“Freud’un kitapları çok ağır, hiçbir şey anlamıyorum”, “Psikanaliz hep böyle sıkıcı mı?”, “Psikanalizi anlatan kitapların dili hep böyle karmaşık olmak zorunda mı”, “Psikanalizi çok merak ediyorum ama okudukça kafam karışıyor” gibi cümleleri birçoğumuz duymuş veya içimizden geçirmişizdir.

 Psikanaliz, ruh sağlığı ile ilgilenen kişilerin yanı sıra sanatla, mimari ve siyasetle ilgilenen kişilerin de sıklıkla başvurduğu bir alandır. Fakat çoğu kişi, bir yandan psikanalize ve psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a büyük bir merak ve ilgi duyarken, diğer yandan onun dilini kavramakta -eğer psikoloji terminolojisine de çok hakim değilse- çeşitli zorluklar yaşayabiliyor. Bu yüzden bizler de, Freud’un makalelerini hakkıyla okumada ve kavramada bize eşlik edecek bazı metinlere ihtiyaç duyuyoruz ve elbette psikanalize dair çeşitli önyargılardan, yalan yanlış bilgilerden kurtulmamızı sağlayacak kalemi güçlü yazarlara da.

 Raşit Tükel, işte bu yazarlardan biri. Kendisi psikiyatrist ve 2001 yılında kurulan İstanbul Psikanaliz Derneği’nin kurucu üyesi. “Psikanaliz Yazıları” isimli dergide 2000-2013 yılları arasında yayın kurulu üyesi olarak görev yapıp, halen aynı dergide danışma kurulu üyesi olarak çalışıyor. 

Bağlam Yayınları’ndan çıkan kitabı Freud Okumaları‘nda okuyucuyu lafı fazla uzatmadan, yalın bir dille Freud’un temel metinleriyle tanıştırıyor. Bu metinler, düşlerin yorumu, dürtü kuramı, narsisizm, bilinçdışı, fobiler, nesne ilişkileri, Oedipus karmaşası, fobiler, anksiyete, savunma mekanizmaları, aktarım-karşıaktarım gibi alt başlıklardan oluşuyor. Kitap genel olarak iki bölüme ayrılıyor; ilki Freud’un temel metinleri üzerinden okumalar, diğeri ise Freud sonrası okumalar. Freud sonrası okumalar bölümünde yazar bizi, psikanalize önemli katkılar sağlamış olan kişilerden Hartmann, D. W. Winnicott ve Melanie Klein’la ve onların çalışmalarıyla tanıştırıyor. Ama bu isimler bana yeterli gelmiyor ve içimden keşke kitapta Freud sonrası dönemde psikanalize ciddi katkılar sağladığını bildiğim Otto Rank, Erich Fromm, Karen Horney, Heinz Kohut ve Margaret Mahler gibi isimlere rastlasaydım diye geçiriyorum. Belki Raşit Tükel ağzımıza bir parmak bal çalıyor ve diğer isimlerle tanışmayı okuyucunun kendi ilgisine ve çabasına bırakıyor.

 Freud Okumaları‘nda yer alan metinler, son 15 yıl içerisinde Psikanaliz Yazıları başta olmak üzere çeşitli dergilerde yer alan yazılar temel alınarak oluşturulmuş. Prof. Dr. Raşit Tükel, kitabın önsözünde, bir Freud makalesinin tek başına, öncesi ve sonrası dikkate alınmadan okunmasının, Freudyen anlamda bütünlüklü bir görüş oluşturmayı zorlaştırdığını ifade ediyor. Ve kitaptaki bölümlerin bu noktalar dikkate alınarak, tarihsel süreklilik gözetilerek ele alınıp, oluşturulduğunu belirtiyor.

 Freud’un görüşlerinin çağdaş düşünceyi etkisi altına almaya başladığı günlerden bu yana neredeyse yüz yıl geçmesine rağmen, Freud ve sonrasını yansıtan eserlerin birçoğunun Türkçeye çevrilmemiş ve çevrilenlerin de belirli bir sistematiği izleyerek seçilmemiş olması, ne yazık ki psikanalizin tam olarak anlaşılmasına, içselleştirilmesine ve Türkiye’de gereğince tanınmasına imkan vermiyor. Freud Okumaları, sistematik bir işleyişle bu boşluğu kısmen de olsa giderebilecek, psikanalizi bütünlüklü olarak kavramaya yol açacak, bizleri önyargılardan arındıracak kitaplardan biri olmaya aday gözüküyor. Psikanalize yeni başlayanlar için, başlayıp da vazgeçenler için ya da bilgilerini yeniden tazelemek isteyenler için kıymetli bir olanak sağlıyor.

 

* Görsel: Emmanuel Polanco