Sizin Günah Keçiniz Kim?

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/toplum/171629-sizin-gunah-keciniz-kim

İnsan canlısı, kendi türünün kendi türüne ettiklerini bir türlü kabullenemiyor. Yaşanılan hoyratlıklara, sırt dönmelere, vahşiliklere, olan bitene inanamıyor. Bu inanamayışla baş edemiyor ve o da kendisine davranıldığı biçimde davranıp, bu kısır döngünün içinde bir başrol üstleniyor. Bu sistemden de başkasını suçlama yoluyla sıyrılmaya çalışırken, kendi yarattığı cehennemine daha fazla odun taşıyor, hatta cehennemine odun oluyor.

Suçlamak, anadilimiz olmuş. Diğer dilleri anlasak da, konuşamıyoruz ne yazık ki. Ne kadar anladığımız da meçhul. Çocukken kafanızı masanın kenarına çarptığınızda, anneniz masayı suçluyordu. Siz büyüdükçe şeytanı suçlar oldunuz, sizi günaha soktuğu için. Doğayı suçlar oldunuz, yakıp yıktığı için. Kaderi, yetiştiriliş biçiminizi, eğitim sistemini, teknolojiyi, içinde bulunduğunuz çağı, sizden önceki kuşakları suçladıkça suçladınız. Sonra yetmedi anne babanızı suçladınız, okuldaki hocanızı, kapı komşunuzu, garsonu… Bunlar da yetmedi bu sefer toplumdaki marjinal grupları, azınlıkları, sizden farklı olanı suçladınız. Sonra ölüp gittiniz ve suçlama bayrağını başkalarına devrettiniz.

Bu suçlama halinin kavramsal bir adı var: Günah keçisi.

Bu kavram bir gelenekten de besleniyor üstelik. Eski Ahit’de yapılan Kefaret Günü ayinlerinde Yahudi kavmi günahlarını simgesel olarak erkek bir keçiye yüklerlerdi. Bu keçi, kurayla seçilir ve Azazel adlı kötü ruhu yatıştırıp, Yahudi kavmini günahlarından arındırmak üzere Kudüs’ün dışında bir uçurumdan aşağıya atarlardı. Antik Yunan’da da benzeri bir geleneğe rastlıyoruz. Burada da hastalıkları, afetleri, felaketleri hafifletmek ya da önlemek amacıyla günah keçisi olarak insanlar kullanılırdı. Atinalılar, Thargelia Şenliği’nde bir kadın ve bir erkek seçerler, yapılan şenlikten sonra bu çifti kentte dolaştırırlar ve sonra onları ince yeşil dallarla dövüp, kentin dışına sürerler ve orada taşlayarak öldürürlerdi. Böylece kentin bir yıl boyunca kötü kaderden korunacağına inanılırdı.

Bizim toplumumuz da gelenek ve göreneklerine son derece sadık oluşuyla(!) benzer uygulamaları yapmayı sürdürüyor. Kendisinin dışında olduğunu sansa da aslında kendisinden bir şeytan yaratıp, koluna kuvvet onu her fırsatta taşlıyor. Ve bunu yaparken de hiç olmadığı kadar yaratıcı olabiliyor. Çok hızlı bir şekilde gündem değişiyor bu ülkede ve itinayla yeni günah keçileri bulunuyor.

Bu sayede yaratılan günah keçisi üzerinden yarısı yapma, yarısı çakma, ziyan bir varoluş sürdürülmeye çalışılıyor, yaşamak ancak bu yolla anlam kazanıyor(!)

Anti-psikiyatri akımının savunucularından Dr. Thomas Szasz “Deliliğin İmalatı” isimli kitapta, sosyal inancın ‘öteki’ne olan olumsuz bakışı ve onu yok etme çabasından ziyade, paradoksal bir biçimde ona ihtiyaç duymasını, bu yüzden onu yaratmasını ve kötülüğü ona yakıştırarak kendini doğurmasını ortaya koymaya çalıştığını ifade ediyor.

Kişisel veya toplumsal kendi iç meselelerimize, birer dış mesele atıyoruz. Ancak bu yolla içimizde olan biteni görmezden gelip onun sorumluluğundan kaçıp ancak bu şekilde başetmeye çalışıyoruz. İçeride yaşanan ama kabul edemediğimiz şeyleri, bu şekilde  baskılıyoruz. Sonra hafiflediğimizi sanıp, fakat gittikçe ağırlaşan halimize duyarsızlaşıyoruz.

Thomas Szasz’ın da belirttiği gibi o dış meseleye ihtiyaç duyuyoruz, onu yoktan var ediyoruz ve sonra da ondan kurtulmak isterken, ona bağımlı hale geliyoruz.

Mesela sevgilinizle ilişki probleminiz mi var, atayın bir güzel günah keçisi oraya, kurtarsın sizi. Bu keçi, sevgilinizin annesi de olabilir, bir arkadaşınız da. Ama asla kendi özgüven probleminize, iç huzursuzluğunuza, ilişkinizde size iyi gelmeyen şeylere odaklanmayın. Siz başkasını suçlarken, o kişiyle olan temasınızı keserken, ilişkinizi kurtardığınızı sanın. Ve devam edin kendi içinizle olan bu temassızlığa. Kısa devre yapmanız an meselesi nasılsa.

Cinsiyet kimliğinizle veya cinselliğinizle ilgili meseleniz mi var, oraya da atayın bir tane. Günah keçisinden bol ne var ki bu memlekette. Kadınları suçlayın, eşcinselleri suçlayın, hatta onları öldürmeye çalışın, sonra etek boylarını suçlayın, gecenin körünü suçlayın ama asla bakmayın kendi cinsel eğilimlerinize, kendi sapkınlıklarınıza, kendi bastırılmışlıklarınıza, kendi hazin çaresizliğinize.

Siz iki kelimeyi yan yana getiremezken, suçlayın eli kalem tutanları, düşünenleri… Ama asla kendi korkularınıza, kendi eksikliklerinize, kendi zayıflıklarınıza bakmayın.

Psikolojik danışmanlık merkezleri, anne-babaları tarafından psikoterapi görmeye getirilen çocuklarla dolu. Anne-babalarına göre bu çocukların dev sorunları var. Getirilen çocuklara yakından baktığınızda, problemin ebeveynlerden kaynaklandığını rahatça görüyorsunuz. Fakat ebeveynler kendi çocuk yetiştirme tarzlarına veya çift ilişkilerindeki problemlere bakıp, bunları çözmeye çalışmaktansa çocuklarını günah keçisi ilan edip, çözümü çok başka yerlerde arayabiliyorlar.

Günah keçisi atanan bir diğer konu da azınlık meseleleri. Peki hiç düşündünüz mü, siz içinizdeki hangi çoğunlukla bu denli çatışma yaşıyorsunuz? Neyi azaltmak ya da neyi çoğaltmak istiyorsunuz ruhsallığınızda ki, yüzyıllardır anlaşılamayan, kulakları sağır eden bir ıslığı tutturmuş gidiyorsunuz.

Sahi, siz gerçekten gidiyor musunuz?

Stalklamak ya da Yas Tutmak

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/171074-stalklamak-ya-da-yas-tutmak

Likelandınız. Hatta kimsenin fark etmediği ya da fark edip de ilgi göstermediği fotoğraflarınızı bile fark edip likeladı. Sonra hayatla, ilişkilerle ilgili okkalı laflarınız favorilendi, retweetlendi. Paylaştığınız müziklere, haberlere yorumlar yapıldı. Sonra siz de karşılıklar vermeye başladınız. Ardından buluşmalar, arayıp sormalar, sesini duymalar, yemekler, sevişmeler derken nur topu gibi bir ilişkiniz oluverdi.

21. yüzyılda bu denli hızlı ve sanallıktan temel alan ilişkiler normalimiz. Önce facebookta statünüzü değiştirip “ilişkisi var” yaptınız sonra da hiç zaman kaybetmeden sevgilinizle çektiğiniz bir selfieyi paylaştınız. Millet görsün, artık sizin de bir sevgiliniz var.

Sonra sevgilinizin yedi seceresini çıkarmaya başladınız (belki çoktan yaptınız bunu ben sıralamada hata yapıyor olabilirim). Sevdiceğinizin sosyal medya geçmişine gidip tüm likeları, yorumları tek tek elden geçirdiniz. Eski sevgilileri ya da tehlike potansiyeli barındıranları tek tek belirlediniz. Belirlediklerinizin sosyal medya hesapları da incelendi. Defalarca fotoğraflarına bakıldı. O kadında/adamda ne bulduğu anlaşılmaya çalışıldı. Sonra whatsupptaki son görülme saatlerine dikkat etmeye başladınız.

Bazen mesajınızın alınmasına rağmen, geç cevap yazılmasına asabınız bozuldu. Tüm bu süreçte küçük kalp krizleri de yaşamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Sevgilinizin eski sevgilisinin fotoğrafına yakından bakıcam derken yanlışlıkla like etmelerden, parmaklarınız tombikse retweet ya da follow etmelerden de Allah sizi korumuştur umarım. Yaptıysanız da canınız sağolsun, her ölümlü stalker’ın başına gelebilecek şeyler bunlar.

Sonra likeların azalması, sosyal medya ilgisizliği, kıskançlıklar, kavgalar, soğukluklar derken bir ilişkinin daha sonuna geldiniz. Geçmiş olsun.

Belki çok derinlikli şeyler yaşadınız. Ve bir kaybınız oldu artık. Belki de bu bitiş çok da canınızı acıtmadı. Her ne olursa olsun sosyal medyada ilişkinize dair ne kadar az paylaşım yaptıysanız, o kadar şanslısınız. Zira şimdi temizlik zamanı. Önce birer birer sosyal medya hesaplarınızdan eski sevgilinizi sileceksiniz ya da limited’layacaksınız. Sonra birlikte olduğunuz fotoğraflarınızı sileceksiniz teker teker. Bir de engelleme opsiyonu var sanırım. E oldu olacak bir de evi temizleyin. Ona ait eşyaları da doldurun bir poşete.

Buraya kadar çok istikrarlıydınız. İşte şimdi felaketinizin olduğu noktaya gelebilirsiniz. Eski olan sevgiliyi stalklama! Ondan kurtulma arzusunda ve eylemlerinde bulunurken, aslında onu daha da içeriye almanız. Ve bunu takıntılı bir şekilde her sabah, her akşam ve haftalarca, aylarca yapmanız. Acaba bugün ne paylaştı? Acaba nasıl? Mutlu mu? Bensiz ne yapıyor? vs…

Aslında siz onu çoktan unuturdunuz da, ah bu sosyal medyanın …..

“Stalker” kelimesini Türkçeye takip eden, gözetleyen şeklinde çevirebiliriz. Özellikle sosyal medya üzerinden rahatlıkla yapılabilmesi, kolay ulaşılabilir olması ise eylemi daha takıntılı ve böylelikle de daha psikopatolojik bir hale dönüştürebiliyor. Son dönem hastalıklarından biri olarak da pekala düşünülebilir. Peki birini stalklamanın altında yatan nedenler neler olabilir? Merak? Kişinin yaşadığı derin duygusal boşluğu -belki de yalnızlığı- çeşitli görüntü ve yazı kalabalığıyla gidermeye çalışmak? Ya da içerideki zihinsel ve duygusal yükü, dışarıdaki bir şeye bağlama arzusu ve bu sayede hafiflemeyi umma? Veya ayrılmayı reddetme ve o kişiyle bağlantıda kalma arzusu?

Sebebi her ne olursa olsun, olan biten şeylerden belki de en önemlisi belleğinizi kendi haline ve kendi hatırlamak istediklerine bırakmayıp, zihninizi sürekli dışarıdan gelen yeni görüntülerle muhatap edip, kendinizi kurtulmak istediğiniz kişiyle iyice yoğurmanız.

Peki bunun ne gibi sonuçları olabilir?

Malumunuz psikanalizin mucidi Sigmund Freud’a göre bellek, yas karşısında direnir, çünkü yitirilen sadece bir kişi/nesne değil, insanın o kişi/nesneyle kurduğu ilişkidir aynı zamanda. Yaşanan kayıplardan sonra hayata sağlıklı bir şekilde devam edilebilmesi için bir “yas çalışması”na ihtiyaç vardır: yani “öleni öldürme süreci”ne. Freud, 1917 yılında yazdığı “Yas ve Melankoli” makalesinde kayıplarla vedalaşma sürecine değinir. “Kayıp” kelimesi, bize ilk olarak ölümü çağrıştırırsa da bir ilişkinin bitmesi de kayıptır. Bu süreçte benlik kaybedilen kişi ya da nesnenin artık var olmadığı hükmünü verir ve enerji bu kişi ya da nesneden geri çekilir. Freud bu noktada “sağlıklı/başarılı yas” ve “patolojik/başarısız yas” ayrımı yapar. Başarılı yas, kaybedilen nesnenin/kişinin yerine başka bir nesneyi/kişiyi koymakla ilgilidir; başarısız yas ise engellenmiş yastır, patolojik bir durumdur ve melankoliye yol açar. Bu patolojik durumda, ego kaybedilen nesne tarafından ele geçirilir, kaybedilen nesneye kendini adar. Başarısız yas durumunda bellek, yitirilene takılıp kalmakta ve obsesif-kompülsif saplantılarla, yani yoğun tekrarlarla yası sürdürmektedir. Yas çalışması ise yitirileni, bellekte, sembolik olarak başka bir yere taşımakla yapılır; böylece saplantılı tekrarlardan kurtulan benlik, özgürlüğüne kavuşur.

İşte tam da burası sosyal medyanın, ilişki kayıplarında/yaslarda kişilere yaşattığı ya da kişilerin yaşamayı tercih ettiği cehennem taraf. Çünkü yitirdiğiniz nesnenin yani ayrıldığınız kişinin sürekli fotoğraflarına, paylaşımlarına bakarak aslında başarısız bir yas sürecine girip kaybedilen kişiye iyice saplanıp kalıyorsunuz. Yasınızı tutamadığınız için de gerçekten o kişiden ayrılmanız pek de mümkün olmuyor aksine o kişiyle iyice kaynaşmış oluyorsunuz.

Bu kaynaşma hali ise diğer ilişkilerinizi olduramama halini besleyebiliyor. Veya bir diğer versiyon olarak karşınıza hep benzer kişilerin çıkması da burada halledemediğiniz meselenizin tez zamanda çözülmesi gerektiği sinyalini verebiliyor size. Aksi halde çözülmesi gereken meseleler farklı kişilerde tekrar tekrar gündeme gelerek kendilerini size sürekli hatırlatıp, bir şekilde çözülmeyi bekliyorlar ısrarla.

Bir şey yıkılmadan yeniden inşa edilemez. İçeriden geçmeden dışarıya çıkılamaz. Yani kayıplarınızın ardından içinize dönüp mutlaka yasınızı tutmanız ve o kişiyle vedalaşmanız gerekmektedir. Sosyal medyanın bunu mümkünsüz kılma çabalarına rağmen. Dışarıdan size oldukça basit görünen bu merak dürtüsü, içeride çok hazin tahribatlara yol açabilir. Bu noktada eski sevgiliyi stalklamaktansa, iç dünyanızda olup biteni stalklama eylemi sizi çok daha farklı açılımlara taşıyabilecektir kendinize dair. Kolay mı? Bu çabucak ulaşılabilir bilgi ve görüntü kirliliğinde kolay olduğunu pek sanmıyorum. Ancak iç meselelerimize yoğunlaşmaktansa sürekli tekrar eden dış meselelerle boğuşmak, kendimizle olan temasımızı ciddi anlamda tehdit ediyor olabilir. Tüm bunların ardından ise kocaman bir yabancılaşma hissiyle kalakalıyoruz. Bu yabancılaşma önce kendimizle başlayıp, sonra dış dünyaya doğru vahşice yayılıyor ne yazık ki…

Harita Metod Defteri: Yaralar Çocukluktandır

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/170092-harita-metod-defteri-yaralar-cocukluktandir

Otobiyografik kitaplar, yazarın arka bahçesi gibidir. Onları okudukça sanki siz de çocukluğunuzun tozlu tavan arasında sizden gizlenen bir şeyleri arar gibi hissedersiniz. Yazarınıza dair karşı koyamadığınız bir merak ve heyecan duygusu ele geçirir tüm benliğinizi. Başkasının hayatına dair gizli bir şeyler arama mevzusunun tohumları kuşkusuz ilk erken dönem ilişkilerimizde atılmıştır. Belki de öncelikle anne-babanın arasında ne oluyor sorusuyla. Eğer bu ilk soruların ardından ruhunuza bir engel koyulup, merak engelli bir birey olmadıysanız şanslısınız.  Çünkü daha sonraları bu merak sizin kendi varoluşunuza, başkalarının varoluşuna, hayata dair birçok şeye ulaşmaya çalışmanız için elinizden tutacaktır. Kendini merak etmeyen ötekini de etmez elbette. O yüzden bu yazıda sözünü edeceğim kitap, bu meraka yenik düşenler için daha çekici olacaktır kuşkusuz.

Okuduğunuz otobiyografik kitaplarda özellikle de “gönül terbiyesiyle” yazılmış olanlarda yazarla ilgili bazı bulduklarınız sizi kendi bulamadıklarınıza götürebilir, yazarın keşfedişleri kendi keşiflerinizi anlamlandırabilir, pek sevgili yazarınız ruhunun dehlizlerinde kaybolurken siz de kendi karanlığınıza çekilebilirsiniz. Yazarın ipiyle bazen kendi kuyunuza bile indiğiniz olur. Çünkü çağrışımlar kutsaldır. Yazarın kalemine takılan bir anı, sizin ruhunuza takılan ve daha önce hiç fark etmediğiniz bambaşka bir anıyı çağrıştırabilir. Yazarın ipi, size kendi kuyunuzda yankılanan bir sese kulak vermeniz ve oraya inmeniz için bir vesile oluşturabilir. Kuyuya inişleriniz bir yazarın ipiyle mümkün olmuş olsa da, çıkışınız her çıkış gibi kendi maharetinize kalır.

Murathan Mungan, elinde tuttuğu sağlam ve bir o kadar naif ipiyle kendi kuyuma inebildiğim nadir yazarlardan biri.  Bir yazar sizi kendinize biraz daha yaklaştırıyorsa, kendinize eksik sarılışlarınızı tamamlatıyorsa işte orada temasta olunması gereken çok değerli bir şey var demektir.

Paranın Cinleri, ergenlik yıllarımda okuduğum bir kitaptı. Harita Metod Defteri’nin müjdesini ilk orada vermişti okuyucularına. Bu anlamda yıllardır beklenen bir kitap.

Bu kitabın yıllardır beklemesini şöyle ifade ediyor Mungan; “Yaşananları gönül doğruluğuyla anlatabilmem için öncelikle affetmeyi öğrenmem gerekiyordu.” , “…kişinin içinin varamadığı yere kalemi kendinden önce varamaz. Bunun tersi de geçerlidir: çok beklemiş malzemenin sahibinde eskimesi, çürüyüp dağılması, zamanla kıymet kaybına uğraması, anlatma hevesinin yıllar içinde tüketilmiş olması da mümkündür. Hayat yaşarken olduğu gibi, yazarken de bir ‘zamanlama’ işidir” diyor.

Mungan’ın belirttiği gibi yazmak bir “zamanlama işi”, kuşkusuz okuyucu için kitabı doğru zamanda okumak da. Ve bu ikisi arasında eğer bir paralellik varsa, birbirine denk düşen zamanlarsa –ki bazı yazarlarla olur bu paralellik, tam ihtiyacınız olan bir zamanda, yazarınız nokta vuruş yaparak, tam da ihtiyacınız olan bir kitabı iliştirir ruhunuza, zihninize- ne mutlu size. İşte o vakit, bu kutsal zamanlamanın ortasına salıncak kurup, yazarın yaşantısından kendi yaşantınıza gidiş gelişler yaşayarak, bu durumun alabildiğine tadını ya da acısını çıkarmak gerekir.

Mungan, kitabı bekletmesinin başka bir nedenini de şöyle açıklıyor; “yeniyetmeliğimde yaşadığım zaten kendisi yeterince hazin olayları, dramatik olmadan anlatmanın sükûnetine ulaşmayı beklemekti sanırım.”

Harita Metod Defteri’nde Mungan’ın bahsettiği sükûnet sizi yoğun bir etki altına alıyor. Üstelik bu sükûnet, oldukça şairane bir tonda salınıyor satırlara. Yaşananlar, romantik sayıklamalardan çok uzak, demini almış, dinlenmiş bir üslupla okuyucuya yansıtılıyor. Anılarına Munganî bir mesafede yaklaşması sizin de kitapla hatta yazarla olan konumunuzu belirliyor. Bir süre kitapla birlikte yaşıyorsunuz. Onunla uykuya dalıp, onunla uyanıyorsunuz, birlikte yolculuk yapıyorsunuz, uzun uzun susuyorsunuz, uzun uzun dinliyorsunuz. Kitap bittiğinde ondan kopmanız gerekmiyor. Kitabı belleğinizin unutuşuna terk etmiyorsunuz. Mungan’ın anıları belleğinizin raflarında, size bambaşka açılımlar yaratmış bir halde en güzel yerlerini alıyorlar.

Babasıyla başlıyor kitaptaki ilk anı. Gitmek zorunda kalan, bileklerine kelepçe takılan, uzun bir tren yolculuğunun başrolünü üstlenen bir baba. Ve bu üstlenişin çocuk Murathan ve onun annesiyle paylaşılması. Arka fon 60’ların Türkiye’si. Diyarbakır’dan Edremit’e uzanan kasvetli bir tren yolculuğu… Gecenin bir vakti denize kıyısı olan memlekete ulaşılıyor. Mungan, denizi ilk o gece gördüğünü zannediyor. (Zannediyor çünkü bilinçli olarak gördüğü ilk deniz bu ancak yıllar sonra bilinçdışı kodlarına yerleşmiş başka bir denizin varlığını fark ediyor). Gördüğü denizin peşi sıra büyük bir hayalkırıklığı yaşıyor. Gördüğü “kocaman, kapkara bir su” çünkü.  “Deniz siyahmış” diyor kendi kendine.  Ve o gecenin çocuk Muro’sundan yetişkin Murathan’ına birtakım duygular miras kalıyor.

Bu unutulmaz tren yolculuğunun anısı, okuyucuyu içinde oyuncak tren ve raylarının olduğu bambaşka bir anıya daha götürüyor. Ve burada kayıp bir tren rayı üzerinden Mungan’ın bir çocukluk travmasına dokunuyoruz. Siyasal, duygusal, kültürel birçok belirleyici etkisi oluyor bu travmatik yaşantının kendisi üzerinde. Başka bir çocuk tarafından çalınmış bir tren rayı, tüm oyuncak sisteminin iptal olmasını ve trenin işlemesini engelliyor. Trenin kendisinin çalınmasından bile daha hazin bir olayla karşılaşıyor çocuk Muro. Ve bu tren rayları arasındaki boşluk ya da yazarın deyimiyle sistemin “eksik parça”sı bu kitabın hatta varoluşunun bir “anahtarı” haline geliyor.

Mungan’ın yaşam öyküsü, 11 aylık bir kayıpla başlıyor. Yine bir tren yolculuğu ve bu yolculukta bu sefer yol boyu ağlayan bir bebek başrolü üstleniyor. 11 aylıkken, bir deniz memleketinden, bozkır memleketine getiriliyor. Bu yüzdendir ki içinde (yıllar sonra anlamlandıracağı) hep çalkantılı bir deniz barınıyor.  Biyolojik annesinden ayrılıp zaman zaman “Haboş” diye hitap ettiği annesine veriliyor. Hayatının 11 ayıyla ilgili bilgileri hep sezdiyse de, bilinçdışının karanlık koridorlarında izini sürmeye çalıştıysa da somut anlamda tek tük bilgilere yıllar sonra ulaşabiliyor. O tren raylarının kayıp parçasını bir anlamda buluyor da diyebilir miyiz? Gözlerini hep Mardin’de açtı sanırken İstanbul daha doğuştan onun içine yerleşmiş oluyor. Gerisi okumaya doyamadığımız yaşantılar silsilesi…  Tam 17 yıl sonra onu doğuran kadını görüyor, annesini.  Öz annesi dersem Haboş’a haksızlık edeceğimi düşünüp bu yüzden biyolojik annesi demeyi tercih ediyorum.

Yıllar sonra terapistinin kendisine söylediği oldukça anlamlı birkaç cümleye yer veriyor kitabında;

“Belki de baştan beri biliyordunuz. On bir aylıkmışsınız ayrıldığınızda. Bilinçdışı kayıtları küçümsememek gerek. Başka çeşit bir bilgidir bu, ama bilgidir. ”

On bir aylık bir çocuk neyi bilebilir? Dile getiremese de elbette kendisine ait olan çoğu şeyi.

On bir sayısının Mungan için yazgısal bir tarafı da oluşmaya başlıyor sanki: “Geç öğrenmelerimden biri de on bir yaşıma kadar ayakkabı bağını bağlamayı öğrenememiş olmamdır; başkasına bağlatmak kolay geldiğinden değil sahiden öğrenemedim.”

Neredeyse ergenlik döneminin başı sayılan on bir yaşında ayakkabı bağını bağlamayı öğrenirken;  çocukluk döneminin ilk evresi olan on bir aylıkken de bambaşka bir bağ kurmayı öğreniyor.

1972’de terk ettiği ve çok uzun yıllar görmediği Mardin’e,  belki de kendi içinde nice yaşantıları affedip, onlarla barıştıktan sonra gittiğinde ilk tepkisi olarak şunları ifade ediyor;  “o denli ağladım ki gözyaşlarımın perdesinden şehri doğru dürüst göremedim bile. Gözlerim çocukluğumun her şeyi grileştiren yağmuru olmuştu sanki. Hatıralar söz konusu olunca herkes aynı yaştadır.”

1972 yılı Mungan’ın 17 yaşında olduğu yıl. Damarlarında deli bir kanın aktığı ve her açıdan onun için çok zor olan bir yıl. Mungan bir sır yarasıyla büyüdüğünü ifade ediyor kitabında; “kendi payıma bu kadar çok çalışıyor, yazıyor, üretiyor olmamda; insanlara, hayata, varoluşa dair bu kadar çok şey söylemek istememde, sırrımın dilsizi olarak yaşadığım çocukluk günlerimin, ‘dili tutulmuş’ bir sır yarasıyla büyümemin bir payı var mıdır bilemem. Çocukluğum, yeniyetmeliğim boyunca suyun altında tuttuğum nefesimi belki de sayfanın yüzüne çıktığımda bırakabiliyorumdur. ”

O sır yarasına ben de Murathan Mungan’ın sadık bir okuyucusu olarak bu yazı vesilesiyle sarılmak istiyorum. O sır olmasaydı, yazdığı kitaplar bu denli “içeriden” olabilir miydi, “içeriyi” bu denli doldurabilir miydi merak ediyorum.  O sırrı burada aşikâr etmeyeceğim çünkü okuyucu olarak bu sırrı saklamam gerektiğini düşünüyorum.  Ancak siz de kitabı okuduğunuzda zaten uzun uzadıya tanıklık edeceksiniz bu sır yarasına.

Murathan Mungan’ın satırları, bozkır topraklarında köklenen ve denize tutkun davudî bir sesle örülü. Bu ses, yazarın çocukluğunu okurken kendi çocukluk cehennemimizi katlanabilir bir hale getiren merhametli ezgilerle dolu. Kitap bitiminde bazen efkârdan, hüzünden, bazen merhametten, bazen keyiften, bazen hiç bir şeyin değişmemezliğinden bazense her şeyin değişebilirliğinden kısacası insanlık hallerinden kafanızın bir hayli güzelleşeceğini söyleyebilirim.

Son söz niyetine, yazarın önsöz niteliğindeki “Niyet”inden bir alıntı yapmak istiyorum;

“Bir çocuğun kalbinin ne zaman kırıldığını büyükleri çoğu kez bilemez, ne kadar derinden kırılmış olduğunu da kendisi… Bunu ‘hissettiği’ şimşek çakımı kısa anlar yaşar belki, ama ‘bilmesi’ yıllar alır. Yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, yaralar çocuk kalır.”

Edebiyatın Psikanalitik Hali

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/edebiyatin-psikanalitik-hali

Psikanaliz, bir tedavi yöntemi olmasının yanı sıra aynı zamanda bir düşünme/çalışma yöntemi olarak da ele alınabilir. Bu yüzden birçok alana rahatlıkla burnunu sokar. Özellikle de bir sanat yapıtına ilişkin söyleyecek çok şeyi vardır her zaman. Bu bağlamda psikanalizin yakın durduğu sanat türleri içerisinde belki edebiyatı biraz kayırmak gerekebilir. Zira psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a “Sizin ustalarınız kimlerdir?” diye sorulduğunda, Freud kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. Bunun dışında Freud’un hayatı boyunca tek bir ödül aldığını, bunun da 1930 yılında verilen Goethe Ödülü olduğunu biliyoruz. Bu iki durum başlı başına Freud’un ve haliyle psikanalizin edebiyatla nasıl hemhal olduğunu gösteriyor. Freud bilinçdışını keşif yolculuğunda yalnızca ruhsal hastalıkları tedavi edecek bir yöntemi değil aynı zaman da insan ruhsallığı denen şeyin nasıl işlediğini açıklayacak yöntemi de bulmuştur. Freud’a göre bilinçdışı, sanatçıların yaratma ediminde ihtiyacı olan ilhamın da çok önemli bir kaynağıdır. Yani bilinçdışı edebiyat ve psikanalizi buluşturan kavramların başında geliyor diyebiliriz.

 

Bir edebi esere psikanalitik kuramdan yola çıkarak yapılacak okuma, yoruma ya da aktarıma dayanır. Yorum, Terry Eagleton’a göre edebiyat metninin bir rüya metni olarak okunmasıdır. Eagleton, “Tıpkı rüya gibi eser de bazı malzemeleri ele alır ve bu malzemeleri bazı tekniklerle bir ürüne dönüştürür,” der. Yoruma dayalı okuma, psikanalitik bakışın edebi bakış açısına oturtulmasını ve onun dönüştürülmesini mümkün kılar.

Aktarımı kısaca analizanın (hastanın) psikanalistine karşı geliştirdiği tutum, davranışlar, hissettiği ve yansıttığı duygular olarak tanımlayabiliriz (Tam tersini de karşı aktarım olarak tanımlayabiliriz). Bunun edebi versiyonu da kuşkusuz eser-okuyucu ilişkisi olacaktır. Yazardan okuyucuya geçen ya da okuyucunun esere karşı geliştirdiği bazı duygular, düşünceler, unutmalar, hatırlamalar, hayranlıklar, öfkeler kuşkusuz bir edebi esere yapılan psikanalitik okumanın kendi aktarımımızla beraber önce kendi içimizde başladığını gösteriyor bizlere.

Bir edebi esere hakkıyla psikanalitik okuma yapabilmemiz için, önce psikanalitik edebiyat kuramına sırtımızı dayamak gerekiyor. Oğuz Cebeci’nin geçtiğimiz ay genişletilmiş haliyle üçüncü baskısını yaptığı ve İthaki Yayınlarından çıkan Psikanalitik Edebiyat Kuramı isimli düşünsel hacmi geniş kitabı, bu desteği bizlere fazlasıyla sağlıyor. Kitap, rüya-eser benzerliği olgusundan yola çıkarak, rüya yorum yöntemlerinin edebiyat yapıtlarının analizinde kullanılmasını örneklendirmeye yönelik malzemesi bol, doyurucu bir bakış açısı sunuyor. Bu çerçevede yazar, çağdaş rüya yorum yöntemlerini karşılaştırmalı olarak ele alıp ve örneğin Edelson’un, Chomsky ile Freud’un kuramlarını birleştiren Language and Interpretation’ı gibi, rüya kuramını edebiyat yapıtlarının analizinde kullanan az sayıda yapıttan biri olma niteliği taşıdığını ifade ediyor. Kitap, aynı zamanda rüya görenin çağrışımlarını rüya yorumu açısından zorunlu sayan klasik rüya yorum yöntemlerine alternatif bir yöntemi, Kramer’in geliştirdiği “rüya tercümesi” yöntemini okuyucuların dikkatine sunuyor. Bunu yaparken de teorik bilgilerin yanında pratik kullanıma ilişkin özellikle Türk edebiyatından ilginç örnekler vermeyi ihmal etmiyor.

Kitabın son baskısını diğer baskılardan önemli ölçüde ayıran ve ayrıcaklı kılan nokta ise yazarın psikanalitik bir perspektiften metafor kavramını ve bunun diğer disiplinlerle ilişkisini temsil etmesi açısından önem taşıyan gösterge bilimi (semiotics) psikanalitik bir açıdan didik didik incelemesi oluyor. Aynı zaman da bilinçdışı fantezinin metaforla ilişkisine dair de düşünsel bir ziyafet sunuyor.

Oğuz Cebeci, psikanalitik edebiyat eleştirisine yönelik tepkilere de kısaca şöyle değiniyor: “Psikanalitik edebiyat eleştirisine karşı çıkanların temel varsayımı, bizzat psikanalizin kendisinin tartışmalı ve ‘fantastik’ bir uygulama olduğu ve gerçekten sonuç verebileceğine ilişkin kanıt bulunmadığı yolundadır. Burada, psikanalizin somatik olarak ölçümlenebilen sonuçlar veren bir uygulama olduğunu belirtmek istiyorum. Depresyon ve takıntılı düşünce türü rahatsızlıklardan yakınan hastalar üzerindeki ölçümler, psikanaliz uygulamalarının, ilaç uygulamalarına benzer ancak daha kapsamlı ve kalıcı biçimde beyin kimyasını değiştiren sonuçlar verdiğini göstermektedir. Dolayısıyla psikanalitik edebiyat eleştirisinin sağlam, hatta bilimsel bir dayanağı mevcuttur.”

Psikanalitik Edebiyat Kuramı, sadece konuyla ilgili akademik çevreleri değil, araştırmacıların yanı sıra edebi eserlere farklı bir bakış açısı geliştirip, psikanalitik açıdan okumak/yorumlamak isteyen birçok okuru da kolayca cezbedecektir.

 

* Görsel: Onur Atay

Yoksa Siz de mi “Bipolar”sınız?

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/167979-yoksa-siz-de-mi-bipolar-siniz

Bazı psikiyatristler hastalarına karşı sanki ilaç piyasasıyla dirsek dirseğe temastaymış gibi hatta biraz daha abartayım bir ilaç firmasından sponsorluk hizmeti alıyormuş gibi davranabiliyor; ve bunu da “bilimsellik adına yaptıklarını iddia edebiliyorlar. Bu duruma belki kişisel deneyimlerinizden, belki başkalarının deneyiminden tanık olmuşsunuzdur, diye tahmin ediyorum. 10 dakikada hastasının yüzüne bakıp dayayıveriyorlar ilacı. Ne hastanın yeterince öyküsünü dinliyorlar ne de tam anlamıyla hastanın gerçekliğine varabiliyorlar. Sanki birileri hastalık modası çıkarıyor ve birileri de bundan yararlanıyor. Örneğin 10-15 yıl önce Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı almayan çocuk yok gibiydi. Şimdi de manik depresif bozukluk ya da daha karizmatik ifadeyle “bipolar” dediğimiz hastalığa/bozukluğa sahip olmayan yok gibi. Seyahatte, bir arkadaş toplantısında veya başka bir ortamda karşılaştığım ve bir vesileyle mesleğimi söylediğim çoğu kişi bana kendisine konulan “bipolar” tanısından bahsediyor ısrarla. Ve ben de bu durumdan neden bu kadar iştahla bahsettiklerini anlamaya çalışıyorum.

Elbette bir kısmının bu bozukluğa işaret eden sıkıntılar yaşadığını biliyorum ve gözlemliyorum da ancak bu kadar çok “bipolar” tanılı kişi, bana bazı hastalıkların da bir imaj hatta belki de bir kimlik yaratabileceğini düşündürüyor. Özellikle sanat camiasındaki birtakım insanlar için bir tür prestij meselesi sanki “bipolar olmak”. Yaratıcılığını “bipolar” oluşuna bağlayan, “bipolar” olduğu için türlü dengesizlikleri yapmaya hakkı olduğunu düşünen, “bipolar”lığına dayanarak veya buna inanarak kendisinin veya başkasının hayatına dair tehditkar tavırlar sergileyen vs. kişiler azımsanamayacak denli fazla. Bu kişilerin hayran oldukları yazarın, müzisyenin ya da ressamın “bipolar” oluşuna öykünmelerini de dikkate almak lazım elbette. Özdeşim nesnesi olarak ruhsal bir bozukluğa sahip olan ama her ne hikmetse özellikle “bipolar” olan kişileri seçebiliyorlar kendilerine.

İmaj meselesinin dışında insanların etiketlenmeye bu denli ihtiyaç duyması ve adeta bir tanıya sahip olabilmek için psikiyatristlere gitmeleri ise oldukça düşündürücü. Çünkü kişi, tanısı sayesinde, bir kalıba sokabiliyor kendisini. Ve bu kalıp denen şeyin sınırları belli olduğu için belki de güvende hissettiriyor. Tüm sorumluluğu sahiplendiği tanıya yükleyip, ilaçlardan medet umabiliyor. 10 dakikada hastasının yüzüne bakıp herhangi bir psikoterapi desteği önermeyip, otomatikleşmiş bir şekilde havalı ilaç isimlerini reçeteye yazan psikiyatrist de hastasına iyilik yaptığını düşünüyor kuşkusuz, şayet düşünmeye vakti oluyorsa.

Kişi tanısı sayesinde, sırtını ilaçlara dayadığından yaşadığı problemleri çözmeye, bunlar üzerinde derinlemesine düşünmeye çabalamıyor. İlaçlarla kendisini uyuşturmayı, sorununun kökenine inmektense onların üzerine kalın yorganlar atmayı tercih edebiliyor.

Resmin öteki tarafında ise antipsikiyatri duruşlu uzmanlar yer alıyor. Bu kişiler ise tanılarla çalışmıyor. Ya da şöyle söyliyeyim hastasıyla ilgili bir tanıya vardıysa bile o tanıyı hastasından uzak tutmaya çalışıyor. Kategorileri, tanı ölçütlerini, etiketlemeleri bir kenara bırakarak hastasıyla onun biricik gerçekliğine ulaşabilecek bir ilişki kurmaya çalışıyorlar. İşte bu ilişkiye terapötik ilişki diyebiliriz. Kişi, bir tanıyla gelse bile uzman önceden konulan o tanıyı, kişinin elinden bir güzel alıyor. Ve onu görünenin ötesine bakmaya davet ediyor. Çünkü tanıya takılı kalmak bir ölçüde dönüşümü ve iyileşme sürecini engelliyor, yüzeyde bir yerlerde kalmanızı sağlıyor ya da geçici bir iyilik haline sokabiliyor. Uzman, kendisine gelen kişinin gerçekliğine varabilmeyi amaçlayıp, onunla terapötik bir ilişki kurup, o ilişki sürecinde kişinin terapi odasına getirdikleriyle hakkıyla çalışabilirse işte o zaman gerçek anlamda derinleşme ve iyileşme mümkün olabiliyor.

Kişilerin tanılara veya etiketlenmeye bu denli önem vermesi, değişime karşı sergilenen bir direnç olarak da ele alınabilir. Değişim çoğu zaman tedirginlik, tekinsizlik hissi uyandırabiliyor. Çünkü değişim demek yenilik demek, alışılmışın dışında gerçekleşen şeyler demek. Sınırları, alışılagelmiş kalıplar kadar belli olmayan bir süreç demek. Kişi, tanısına sıkı sıkı tutunarak çok içeriden bir yerden kendisiyle olan temasını engelleyip, kendisine yabancılaşıp, değişimi reddediyor. Çünkü “tanı” sabit birşeydir ve sınırları bellidir, değişim ise sınırları belli olmayan ve adı üstünde devingen bir süreç .

Bir imaj peşinde koşup kendisini son modaya uygun tanılandıranlar ise, kendilerini gerçek anlamda tanımanın çok uzağında kalıp, plastik bir ambalaj içerisindeki “–mış gibi” yaşamlarına devam ediyorlar ne yazık ki…

Halının Altına Süpürülenler

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/halinin-altina-supurulenler

Bazı kitaplar hakkında yazmak çok zordur. Bir müddet o kitapla yaşamanız, onu öncelikle zihninizde, sonra belki çantanızda taşımanız, kitap elinizdeyken uyuyakalmanız, belki sabah ilk iş tekrar onunla günaydınlaşmanız gerekebilir. Bu yoğun ilişkiyi hak eden kitap ise, Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine (1996), Tekeşlilik (1997),Dehşetler ve Uzmanlar (1998), Hep Vaat Hep Vaat (2007) gibi sevilen kitapların yazarı psikanalist Adam Phillips’in son kitabı Kaçırdıklarımız (Yaşanmamış Hayata Övgü). Kitabın alt başlığı tatminsizlik, arzu, arzunun diyalektiği, arzunun doyurulamaması gibi konuları düşündürmesi açısından oldukça önemli görünüyor.

Hayatımız boyunca arzuların tatminini yakalamaya çalışırken ve aslında arzunun doğası gereği, buna hiçbir zaman gerçek anlamda ulaşamazken, yoğun bir hüsran duygusuna kapılabiliyoruz. Çünkü ulaştıklarımız, bize hiçbir zaman yeterli gelmiyor. Bir türlü doyuma ulaşamıyoruz: “Yaşadığımız pek çok tatminin farklı hüsran biçimleri vardır. Hüsranımıza müsamaha göstermeyi beceremediğimiz için kifayetsiz haz düşkünleri durumuna düşeriz. Kulağa fısıldanan sözlere paye verir, kendimize bunları yutturur, mahrumiyetten tatmin sağlar, hüsranımızı telafi etmekte başarısızlığa uğrarız. Peşinde olduğumuz takasları net bir biçimde resmetmekten geri dururuz. Hakiki tatmin, gerçek tatmin, doyurucu tatmin yaşadığımız hüsranların anahtarı, hissettiğimiz yoksunluğun doğasını anlamamızı sağlayacak ipucu olmalıdır.”

Oysa ihtiyacımız olan şey, yazarın da dediği gibi, “kavrayamadığımız şey ve onu kavrayamamamızın önemi hakkında bir şeyler bilmektir. Kavranamayan ‘şey’ yine bir arzu nesnesidir. Onu istediğimiz için kavramak isteriz.” Psikanaliz, bu yüzden işlevsel ve önemli. Sadece görünenle yetinmiyor, görünmeyen şeye de odaklanıyor. Sadece söylenenle değil, söylenmeyenle de ilgileniyor, sadece kavranan şeylerle değil, kavranamayanlarla ve neden kavranamadıklarıyla da uğraşıyor. Bir şeyden kaçmanın, başka bir şeye koşmak olduğunun idrakiyle davranıyor. Bir yerde aşırı bir durum varsa onun tam zıttını ele alıp, iki ayrı uç arasında kişiye özgü bir simetri elde etmeye çabalıyor.

“Kendini bırakma ve bırakılma ile bilgi eksikliği arasında çocukluktan gelen bir bağ bulunur. Zizek’in tabiriyle ‘aşırı yorum tutumu’, benim ‘kavrayamamak’ dediğim şeyin yarattığı korkuya kendi kendine bulunan bir devadır. Aşırı yorum, intikam alırcasına kavramaktır. (…) Başlangıçta kavramak, kavrayamama özgürlüğüne erişebilmemizin tek yoludur. Başka birini bilme/tanıma yanılsaması o kişiyi bilmeme/tanımama ihtimalini, özgürlüğünü, onları bilmeyerek/tanımayarak onlarla başka bir şey yapabilme özgürlüğünü yaratır.”

Bu sınırlı satırlarda belki uzun uzun açıklamak mümkün değil ancak insanların bir şeyleri bilme hakları olduğu kadar, bilmeme hakları da vardır. Kendilerine dair, ötekine dair, hayata dair. Ve bu hakka saygı duyulması gerekir. Adam Phillips bu konuyla ilgili düşünmemizi teşvik eder nitelikte şu satırları aktarıyor bizlere: “Bilmenin yanı sıra bilmemeyi de öğrenebilir miyiz ve bundan nasıl bir fayda doğar? Ya da hayatlarımızın hangi alanında bilmemek, kavrayamamak bize durgunluk değil de canlılık katar? Kavramak ya da kavrama isteği hangi zamanlarda zihnimizin ufkunu daraltır?”

Adam Phillips psikanalizden olduğu kadar edebiyat ve tiyatrodan da yararlanıp Kaçırdıklarımız (Yaşanmamış Hayata Övgü) kitabında hüsran, kavrayamamak, yanına kâr kalmak, çıkıp gitmek, tatmin gibi başlıklar altında ve Lacanian ifadelerle hayatın didiklenmemiş yanlarına usulca sokulmaya, içimizdeki halının altına süpürdüklerimize ulaşmaya ve aklımızı karıştırmaya devam ediyor.

Farklı bir bakış açısı sunması açısından kitaptaki en ilgi çekici bölümlerden biri kitabın sonundaki bir ekte beliriyor: Deli Rolü Yapmak Üzerine. Bu makalede Adam Phillips kitaptaki diğer tüm başlıkları harmanlayıp muazzam bir bitiş yaşatıyor okuyucuya. Önce “deli” kelimesini mercek altına alıyor; “Birinin deli olduğunu ne düşündürür bize? Aklımıza bu kelimenin gelmesine sebebiyet verecek ne tür bir kimlik performansı sergilerler? Neden ‘gaddar’, ‘gürültücü’, ‘rezil’, ‘vahşi’, ’tuhaf’, ’suskun’, ’heyecanlı’, değil de ‘deli’?” Deliliğin, teatrallikte nasıl bir görünüşe büründüğünü anlatıyor. Gerçek delilik ve deli rolü yapmak üzerine ilginç bir düşünce ziyafeti ortaya koyuyor. Kral Lear, Macbeth ve Bir Delinin Hatıra Defteri eserlerinin kahramanlarına göndermelerde bulunuyor. İlaç piyasasının belirli dönemlerde nasıl moda hastalıklar icat ettiği yönünde bir sorgulamaya davet ediyor bizi. 10 sene önce tüm çocuklar Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı alırken, şimdilerde en moda olan tanı yetişkinler için bipolar ve anksiyete bozukluğu oldu. Bu bağlamda yazarımız psikiyatrinin son moda hastalıklar oluşturarak, ilaç piyasasını nasıl desteklediği yönünde de cesur eleştirilerde bulunmaktan kaçınmıyor.

Kitapla ilgili son sözü yine Adam Phillips’e bırakalım: “Bu kitaptan ne çıkarıyorsunuz değil, bu kitap sizi neyin içinden çekip çıkarıyor? Okumak –kelimenin en iyi anlamıyla- bir tür kaçınmacılıksa, o zaman insan okuyarak neyden uzaklaşmak istediğini keşfedebilir demektir.”

* Görsel: Erhan Cihangiroğlu