Kör Baykuş’un Zamansızlığı

Bu yazı PEO-Atölye* tarafından kaleme alınmış ve Varlık Dergisi’nin Nisan 2016 sayısında yayımlanmıştır.

                                                                          Ölümünün 65. Yılında Sâdık Hidâyet’e Özlemle…

 Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” cümlesiyle başlıyor Kör Baykuş.  Anlatıcı-kahraman, yazma nedenini şöyle açıklıyor: ”kendimi gölgeme tanıtma isteği.” Ve ekliyor; “çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. (…)benim için hiç önemi yok inanmış inanmamış başkaları. Lakin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.

Sâdık Hidâyet’in tek romanı olan “Kör Baykuş” (Buf-i Kur), roman türüyle dalga geçercesine küçük hacimli bir kitap olmasına rağmen , yapısı ve içeriği açısından oldukça yoğun bir kitap. Bu yoğunluk, yazarın hayat öyküsünden beslenen bir kıvamda okuyucuyla buluşuyor. Sâdık Hidâyet, bütün eserleri arasında başyapıtı sayılan “Kör Baykuş”’u 1936 yılında yazmasına rağmen, kitap İran’da 1941 yılına kadar basılamadı. Türkçe’ye de Behçet Necatigil tarafından çevrildi ve ilk kez 1977 yılında Varlık Yayınları tarafından basıldı.

Tamamen bir bilinç akışıyla kaleme alındığı anlaşılan kitapta zaman ve mekân mefhumlarının ortadan kalktığını görüyoruz. Yalnız yaşayan, ailesinden ve çevresinden kopmuş ve sürekli afyon içen bir gencin bilinç dışında dolaşan yazar, burada tekinsiz ve bir o kadar da tanıdık bir yolculuğa davet ediyor okuyucusunu. Kitabın tüm kahramanları aslında aynı kişinin farklı varyasyonları. Bir nevi alt benlikler olarak da ele alabiliriz bunları. Ve aynı zamanda hepsi aynı insan hayatının farklı dönemleri. Ve tüm kahramanların gölgesi baykuş. Geceleri ortaya çıkan, görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan, insanlardan uzak yerlerde ve yalnız yaşayan…

Sürekli birbirlerine dönüşen kahramanların dünyasında geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman; gerçekle hayal tamamen birbirine karışıyor. Olaylar arasındaki nedensellik mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi değil, masal mantığında yer alıyor. Ancak bu masalsı anlatının tamamen gerçek bir hayatı saptadığını da ister istemez sezinliyoruz.

Kör Baykuş, içine girildiğinde insana uzun, yer yer ışık alan loş bir koridordaymış hissi veriyor. Koridorun başı ve sonu yok. Zaman ise uzay boşluğunda ne kadar var ise o kadar var.

Anlatıcı roman boyunca bir şimdiden, bir geçmişten söz ediyor.  Romanın başlarında “üç aydan beri, hayır iki ay dört gün var ki” ya da ilerleyen bölümlerde “iki ay önceydi, hayır doğrusu: iki ay ve dört gün önce” gibi zamana dair belirlemelerde bulunuyor. Fakat bu tarihlerin okurun olayları bir sıraya sokmasında, zihninde bir öncelik sonralık yaratmasında işlevsel olmadığı görülüyor;

Geçmiş, gelecek, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey. Değişik dönemler, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, benim için boş sözlerden başka bir şey değil bunlar.”

Kitap boyunca sanki arka arkaya dizili düşsel fotoğraflar gösteriliyor bize.  Arka arkaya dizilerek bir hikayenin anlatıldığı ancak nereden başlandığı ve nerede sonlandığı meçhul bir dizi fotoğraf… Sonra bu fotoğrafları alıp üst üste koyduğunuzda, tüm karelerin adeta şeffaflaştığını ve aslında tek bir fotoğraf olduğunu fark ediyorsunuz. Birbirinin aynısı pek çok fotoğrafın zamansız, mekânsız bir düzlemde yeniden ve yeniden göze görünmesini deneyimliyoruz.

Romanımızdaki karakteri daha iyi duyumsayabilmek için insanın ilk ilişki deneyimine yani anne-çocuk ilişkisine değinmek gerekiyor.

Anne çocuk arasındaki o ilk ilişki, zamandan ve mekândan bağımsızdır. Ve bu ilk ilişkinin içinde, ilk aşk, ilk bağlanma, ilk ayrılık, ilk kayıp, ilk acı da saklıdır.

Anne ve çocuk, doğumdan önce tek vücutturlar, tek maddeden oluşurlar. Doğum, bu tek vücut halinin bozulmasıyla ilk ayrılık ve beraberinde ilk yas olarak nitelendirilebilir. Bebek gözünü ilk annesine açar ve yeniden onunla birleşmek, bir olmak ister. İşler yolunda giderse artık bir üçüncüye yer açmak zorundadır. Anneyle olan ikili ilişki sona ermek üzeredir. Çünkü annenin zihninde başka biri daha vardır. Ve bu da çocuğun babasıdır. Kör Baykuş romanında baba sembolü “ ihtiyar gülüşü” ile tanımlanır, anne-çocuk arasındaki dualite (ikilik) artık engellenir ve yas, -Lacanian bir söylemle ifade edecek olursak-  “babanın adıyla” yasaya evrilir;

Ruhlarımız önceki bir hayatta, cisimsiz maddesiz bir alemde karşılaşmış da tek asıldan, tek maddeden oluşmuş, böylece bizim yeniden birleşmemiz adeta kaçınılmaz olmuştu. Ben bu hayatta da onun yanında olmalıydım. Hiçbir zaman el sürmek değildi isteğim. İçimde ilk görüşten kalma, aşina bir duygu: Ben onu tanıyorum. Bu aşağılık dünyada ya onun aşkını isterim ya da hiç kimsenin! … Fakat ihtiyarın o kuru ve rezil gülüşü aramızdaki bağı koparmıştı işte.

Kitap bizi oidipal çatışmanın tam ortasına bırakıp, yoluna devam ediyor. Kahramanın arzusunun doyurulmazlığı, ulaşılamazlığı, bitimsizliği göz kırpıyor okuyucuya.

Kitapta  amca, hurdacı,  arabacı, mezarcı gibi tüm erkek figürler baba imgesine  işaret ederken, aynı şekilde tüm kadın figürler de anneye çıkıyor. Ve aslında tüm bu figürler kahramanın iç nesne temsillerini oluşturup, bir bütünlük halinde ilerliyor.

İç dünyadansa  bana bir süt annem, bir de kahpe kadın kaldı.”

Bu iki kadın figürünün de ana kahraman tarafından hiç görülmemiş olsa da düşlemsel olarak etkileşim içinde olunan, içe alınan, hatta özümsenen (inkorpore edilen) anne figürüne işaret ettiği söylenebilir.

Doğumla beraber,  anne acı ile mutluluğu birlikte yaşar. Kadın, ölüme en çok yaklaştığı yerde bir yaşam sunar kendi bedeninden. Çocuk ise anne rahmini terk eder ve dünyaya alışma aşamasında annesinin memesine tutunur. İlk nefes alışıyla ağlamaya başlar. Dünyaya gelişin ilk anlarından itibaren insan canlısını ambivalanslar yakalar ensesinden. Kitapta en çok hissedilenlerden biri de bu ambivalans(karşıt-ikircikli) duygulardır;

Yalnız cismim değil, ruhum da aralarında bir uyuşma olmaksızın, kalbimle sürekli zıt gidiyorlardı. Garip bir dağılma ve bölünmeden geçiyordum sürekli.”

“Kahpe” diye sıfatlandırdığı karısına bir yandan çok güçlü bir istek bir yandan da nefret duyar;

“(…)hırslı bir kadın, ki bir erkek şehvet için, bir erkek gönül eğlendirmek için, bir erkek de işkence etmek için gerekli ona. Hatta sanmam ki bu  üçlemeyle yetinsin!”

Aynı şekilde süt annesinden “… beni kucaklardı, pis kokardı nefesi ve sert siyah saçları yüzüme batardı” diye bahseder.

Kendisinden bahsederken de “… bendeki bu utanma ve haya duygusunun kökeni de sadece şehvettir” der.  Karısı ile yıllarca yaşamayı beklediği cinsel birleşme anında ise karısını öldürür.

Ambivalans, kitabın isminde de apaçık belli eder kendisini. Görme duyusu çok gelişmiş bir kuş olan baykuşu “kör” olarak niteler.

Sigmund Freud’a göre, cinsel içgüdüler, erotik olan ve haz veren tüm yaşantıları belirleyici bir niteliktedir ve buna rağmen sadece cinsel arzu ve hazzı içermez, tüm bedensel hazları kapsar bir biçimde kullanılır. Buna yaşam içgüdüsü yani “eros” adını verir. Ölüm içgüdüsü ise, insanı yaşamın öncesine yani  ”var olmama” durumuna sürükleyen, tüm insanları bilinç dışı bir şekilde yönlendirdiği söylenilebilecek bir içgüdüdür. Onun adına da “thanatos” denir. Freud, ölüm içgüdüsünün önemli bir türevinin saldırgan dürtüler olduğunu savunmuştur. Yaşam içgüdüsü organizmayı korumak amacıyla ölüm içgüdülerinin karşısında yer alır ve onların enerjilerini dış dünyaya, diğer insanlara çevirir. Yani Eros yaşamı korumaya, Thanatos ise ölüme ulaşmaya yönelir. Ve ona göre yaşamın kendisi bu iki eğilim arasındaki bir çatışma ve uzlaşmadan ibarettir. (Sigmund Freud, Metapsikoloji, çev. Emre Kapkın-Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul, Payel Yayınevi, 2002, s. 366-367).

Kitaptaki kahramanın annesinin kendisine hediye ettiği en kıymetli hediyenin de kobra yılanının zehrinin katıldığı bir şarap olması; yani annesinin aslında ona hem yaşamı hem de ölümü hediye etmiş olması ile ambivalanslar üst noktalara ulaşır.  Burada yazar  başarılı bir şekilde Eros ve Thanatos’un dansını sunar okuyucuya. Ve bu dansın ritmlerini neredeyse her satırda duyarız.

Kitapta hayal, gerçek, zaman, zamansızlık, düş, düşlem karışınca metaforlar da küçük bir odanın içinde birbirini kovalar.

Romanda mekân, romanın anlatıcısının “karanlık oda”sıdır. Kahramanın gölgesi, başroldedir. O, odadaki yağ lambasının ışığıyla hep duvardan yansıyacak, anlatıcıyı ve onun zihnindekileri gözetleyecektir. Her şey yazarın bu küçük odasında gizlidir. İyi ve kötüye dair.  Zehirli şarap da oradadır, afyon da… Resmedilen nesneler de oradadır, paralar da… Küçük oda bir ana rahmi, bir mezar gibidir. Karanlık ve zamansız. Kahraman bir yandan  ölümü arzulayıp, bir yandan da korkmaktadır. Aslında ölmek istemek ana rahmine dönmek istemekten ne kadar farklıdır?

Her insan diğerinden bir parçadır ve aslında yaşam hiç bir zaman sona ermez tıpkı romanın karakterleri gibi. Suret değiştirir ama özü hep oradadır.

Kitabın sonuna ulaştığımızda “gerçek, hangi gerçek?” , “zaman, hangi zaman?”gibi sorular asılı kalıyor zihnimizde.

Bu sorular eşliğinde tüm kitap boyunca ölümü yaşama, yaşamı ölüme iliklemeye çalışıyoruz yazarımız gibi;

Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekânı fark etmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. Bu da bir sesidir ölümün.

Sâdık Hidâyet, iki kez ölümün kucağına atlamayı deneyen  ve ikincisinde başarılı olan bir yazar.

Diri Gömülen isimli kitabında intiharla ilgili şu düşüncelerine rastlarız;

Hiç kimse intihara karar vermez. intihar bazılarına mahsustur. onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntihar da bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum.”

Yaşamı boyunca farklı türlerde eserler yazan, çeviriler yapan, İran kültürünü yükseltmeye çalışarak Doğu’nun Batı kültürü karşısındaki ezilişini yoğun bir biçimde dert edinen Sâdık Hidâyet ,ülkesinde vatan haini ilan edilmişti. O günden bugüne ne yazık ki değişen bir şey olmadı. Sadık Hidayet, bugün de İslam Devrimi’ne karşı çıkan tehlikeli ve  “öteki” bir yazar olmayı sürdürüyor.  Kasım 2006‘dan bu yana yazarın tüm eserleri,  İran’da yasaklı durumdadır.

Sâdık Hidâyet’in en yakın arkadaşı Bozorg Alevi, Kör Baykuş’un Almanca baskısı için yazdığı “son söz”ünü şöyle bitirir:

Ölümünden az önce bir hikaye taslağı ele almıştı, konu şuydu: Annesi “Salgı salamaz ol!” diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. Hidayet’in hayat hikayesi miydi bu?”

Sâdık Hidâyet, ölümünün 65.yılında zamansız ve mekânsız bir yazar oluşunu ispat edercesine, içimizde gizlenen kör baykuşlara buruk bir tebessümle bakmaya devam ediyor.

 

 

 

 

*Bu yazı,  Psikanalitik Edebiyat Okumaları Atölyesi yürütücüsü Tuğçe Isıyel ve katılımcılardan Hilal Akın, Senay Aydoğan, Aylin Çalap, Ceren Demirci tarafından ortaklaşa kaleme alınmıştır.

Didik Didik Kıskançlık

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/didik-didik-kiskanclik

Kıskançlığın ve hasedin, sanat ve özellikle de edebiyatın dünyasında, ya komedinin ya da trajedinin ana konusu olarak sıklıkla işlendiğini görüyoruz. Bu sıklığa rağmen kavramsal olarak pek de konuşulmayan, tartışılmayan ancak eserler veya kahramanlar üzerinden anlamlandırmaya çalıştığımız bir kavram olma özelliğini de koruyor. Bu özelliği koruma sebebi bana Sigmund Freud’un şu sözünü hatırlatıyor: “Eğer birisinde kıskançlık yokmuş gibi görünüyorsa, o kişide kıskançlığın yoğun bir bastırmaya uğradığını ve sonuçta bilinçdışı zihinsel dünyasında daha büyük rol oynadığını söyleyebiliriz.” Biz de belki zaman zaman kıskançlık duygusunu inkar edip bu konu üzerine bilince iliştirilen laflar söylemektense; kıskançlığı rolle, kurguyla, yazıyla, yani bilinçdışı yollarla ifade ediyoruz. Ve kuşkusuz bu oldukça işimize de geliyor. Çünkü kıskançlığı en nihayetinde kötü, tehlikeli, çirkin, yıkıcı bir duygu olarak nitelendirmeye büyük bir eğilimimiz var. Bu eğilimin çok güçlü bir tarihten beslendiğini söylemek pek de yanlış olmaz. Zira yazılı tarihin başından beri kardeş rekabeti, trajik ve şiddetli bir mücadele olarak tarif edilmiştir. İncil’deki ilk kardeşler Kabil ile Habil, Eski Ahit’te Yakup ve Ays, Yusuf ve erkek kardeşleri buna örnektir. Psikanalitik yazın da kardeşlik deneyiminin travmatik bileşenlerine, kardeş doğumuna ve sonrasında büyük çocuğun ebeveynlerine verdiği tepkilere fazlasıyla yer vermiş, Oidipus Kompleksi denilen çok katmanlı bir teoriyi hayatımıza sokmuştur. Kıskançlık, bu teorinin katmanlarından biri olarak da ele alınabilir.

Kıskançlığın hayatımızda oynadığı çok çeşitli roller var. Herkesin kendisine özgü bir şekilde deneyimlediği bambaşka kıskançlık biçimleri yer alıyor. Peter Hooney, bu biçimleri ve ruhsal dünyamızın didiklenmemiş duygularını didiklemeye devam ediyor. Geçen yıl Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi kitabıyla, üzerinde çok da düşünmediğimiz bir konuyu zihinlerimize sunmuştu. Şimdi ise yine Doğan Kitap Renkli Tarih dizisinden çıkan ve çevirmenliğini Begüm Kovulmaz’ın yaptığı Edebiyatta, Sanatta ve Popüler Kültürde Kıskançlık kitabıyla bizim bu duyguyla düşünsel anlamda derinlemesine muhatap olmamızı sağlıyor.


 

Yazar “bir duyguyu hissedebilme yetimiz, onu tarif edebilme becerimizden önce gelir. Duygusal deneyimlerimiz, belli açılardan her zaman tarif edilemez, tanımlanamaz olacaktır,” diyor ve ekliyor: “Ancak kıskançlık, hakkında konuşulması özellikle zor bir duygudur. Bunun nedeni, tanımlaması zor bir duygu olmasındandır.” Kıskançlığın alt duygularını ayrımlaştırabilmek adına ise kitapta öncelikle kıskançlık ve haset (imrenme) arasındaki farklara değiniliyor: “İmrenme sahip olmak istediğiniz ama olmadığınız, kıskançlık sahip olduğunuz ve yitirmek istemediğiniz şeylerle ilgilidir. İmrenme genellikle iki öğeliyken (siz ve istediğiniz şey), kıskançlık üç öğelidir (siz, arzuladığınız şey ya da kişi ve onu sizden alma tehdidi oluşturan rakip).” Böylece yazar, “kıskançlığın bir tür kayıp duygusunu, haset etmenin ise bir şeyi elde etme duygusunu içerdiğine” değinerek önemli bir ayrım yapıyor. Bu ayrımı da çeşitli sanat eserleriyle örneklendirmeyi de ihmal etmiyor.

Kitapta kıskançlığın biyolojik ve evrimsel temellerinin insanların sosyalleşme biçimleri üzerindeki etkisi; zararlı etkiler bırakabilen kıskançlık duygusunun kimi zaman faydalı da olabileceği; özel hayatımızda ilişkilerimizi korumamızı ve güçlendirmemizi sağlamadaki rolü; toplumsal hayatımızdaki güçlü etkisi; bireysel hakların korunmasını, işbirliğini ve adaleti nasıl desteklediği; sanat ve edebiyattaki kültürel tarihçesi; bu duyguyu psikoloji, antropolji, sosyoloji gibi çeşitli bilimlerin nasıl yorumladığı; kıskançlık ve depresyon ilişkisi; sadakat, çok eşlilik kavramları yazar tarafından akademik olmayan, oldukça akıcı bir dille irdeleniyor. Aynı zamanda kıskançlığın tuvale ve kağıda geçirilmiş hallerinden de yararlanıp, yaratıcılığı nasıl tetiklediğinden de bahsediyor. “Kıskançlığın ne olduğundan ziyade onu neden hissettiğimiz” de yazarın kitap kapsamındaki temel meselelerinden biri.

Kıskançlığı açıklamakta çeşitli edebi eserlerden yararlanan yazar, Shakespeare’nin Othello’suna hak ettiği yeri vermeyi ihmal etmiyor. Örneğin, “En Kıskanç On Kişi Listesi yapılsa, Shakespeare’nin Othello’su bu listede üst sıralarda yer alırdı,” gibi oldukça iddialı bir cümle kuruyor. Yazar, aşk üçgenlerindeki cinsel kıskançlıktan, onu nelerin tetiklediğinden ve bu kıskançlığın özelliklerinden bahsederken Dante’nin İlahi Komedya’sının 5. Kanto’sunda karşımıza çıkan Francesca ve Paolo’nun hikayesini, Proust’un Swann’ların Tarafı‘ndasında yer alan Charles Swann ile Odette’yi, Vladimir Nabokov’un Lolita’sını bu kavramsal bilgilerin ışığında bir kez daha gözden geçirmemizi sağlıyor.

Yazar, dünya edebiyatından bahsettiği bazı eserlerle, Türkçe edebiyattaki Nahid Sırrı Örik’inKıskanmak’ı, Nabizade Nazım’ın Zehra’sı, Hakan Akdoğan’ın İlişmek’i gibi örnekleri de ekliyor ve biz Türkiyeli okuyuculara da ufak hatırlatmalarda bulunuyor. Yalnızca birkaçını saydığım ancak kitapta çok daha fazlasını bulabileceğiniz edebi eserlerin yanı sıra Munch’un kıskançlık ve melankoli resimleri serisi, Strindberg’ün Kıskançlık Gecesi, Gauguin’inKıskandın mı? tablosu, Gustave Moreau’nun Kıskançlık’ı ve Klimt’in yine aynı adlı eseri bu kitap kapsamında okuyucuyla buluşan sanat eserlerinden bazıları.

Yazar, kitabın son bölümünde bizleri iç dünyamıza dair çeşitli sorulara maruz bırakarak, birlikte yanıt aramaya çalışıyor: “Kıskançlığa sırtımızı dönmek mümkün müdür; yalnızca onu görmezden gelmek değil, çektirdiği bütün acıyı kalıcı olarak geride bırakmak olası mıdır? Yoksa en kötü sonuçlarıyla doğrudan mücadele etmeye çalışmak ve acı veren bedelleriyle birlikte sağladığı faydaları da kabullenmek daha mı iyidir? Kıskançlık, kendimizde tedavi etmemiz gereken şeylerden biri mi yoksa değil mi?”

Ardından içimize su serpen ve bizi farklı bir bakış açısına çeken yanıtları da beraberinde geliyor: “Bir duyguyu kontrol edemeyebilirsiniz ama onu eyleme döküş biçiminizi kontrol edebilirsiniz. Kıskançlık bir uyarı mekanizmasıdır. Uyarıyı alınca ne yapacağınız bambaşka bir konudur. Kıskançlık asla çekip gitmeyecek. Ona sırtınızı dönmek de mümkün değil. Zaten bunu neden yapalım ki? Kıskançlık çirkin bir duygu. Ama hepimizin hayatında çok güzel bir yeri olabilir. ”

Kitap başlı başına oldukça ufuk açıcı olmasına ve psikanalitik teorideki kıskançlığa da kısmen değinmesine rağmen, Bağlam Yayınları’ndan çıkan Psikanaliz Yazıları’nın Kıskançlık temalı 31. sayısıyla beraber okunduğunda çok daha doyurucu ve işlevsel bir okuma biçimine dönüşebiliyor.

Okulsuz Büyümek: Fazla Değil, “Yeterince” İyi Eğitim

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/egitim/174130-okulsuz-buyumek-fazla-degil-yeterince-iyi-egitim

Geçtiğimiz haftalarda “Fazla Değil, Yeterince İyi Ebeveynlik” üzerine yazdığım yazının ardından, bu sefer aile eğitiminin değil, okul eğitiminin “yeterince” iyiliği üzerine kafa yormaya başladım. Aileler çocuklarını cam fanustan çıkarsınlar, doğal olsunlar, tüm hayatı çocuklarının etrafında döndürmesinler  ve çocuklarının hayatı deneyimlemelerine,  kendilerini keşfetmelerine, hayata dair adaptasyon becerilerini geliştirmelerine  izin versinler derken, hayatlarının çoğunu okullarda “iyi eğitim” alma maksadıyla geçiren çocuklar başka bir fanusun içinde ve hayattan kopuk olarak yaşamaya devam ediyorlar.

Okulların kapanmasına yakın şu günlerde özel okullarda alıp başını giden ama nereye gittiği meçhul olan bir telaş var. Velilere- ki bence doğru kelime velinimet olmalı- kendilerini beğendirme telaşı ve önümüzdeki yeni eğitim-öğretim yılına hazırlık. Harıl harıl  okul tanıtım günleri organize ediliyor. Ve bu günlerde okullarının ne kadar başarılı öğrenciler yetiştirdiklerinden, sınavlarda nasıl derece elde ettiklerinden, kültür, sanat, spor alanlarında nasıl da aktif olduklarından bahsediyorlar. Kocaman gülümseyen yüzlerle karşılayıp, hoş ikramlarla ağırlıyorlar velinimetlerini. En kaliteli defter, broşür, kalemlerden oluşan dosyalar hediye ediyorlar. Bazı okullarda eğer veli ikna edilirse bir sonraki aşama olan “öğrenci tanıma çalışması” başlığı altında, öğrencinin akademik becerileri, zeka düzeyi anlaşılmaya çalışılıyor. Çünkü bir öğrenciyi tanımak ne yazık ki zekaya ve akademik becerilere indirgenmiş durumda. Öğrencinin kişilik özellikleri, ilgi duyduğu alanları, beklentileri, hayalleri pek de dikkate alınmıyor çünkü bunlar pek de karın doyurmuyor(!). Çocuk, okula başladığında ise yine suya sabuna dokunmasına izin verilmeyen, aşırı korumacı bir yaklaşımın benimsendiği, akademik başarı odaklı, çocuğun kendisini keşfetmesini, hata yapmasını engelleyen mükemmeliyetçi bir sistemin içine hapsediliyor.  Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi çocuklar aşırı yoğunluk, aşırı meşguliyet içinde boğuluyorlar.  8 saatlik okulun ardından, piyano kursu, gitar kursu, voleybol kursu, okul ödevleri hatta özel dersler ilk etapta aklıma gelenler…

Çocukların tek başına kalabilme kapasitelerini destekleyecek, kendi kendilerine yetebilecek bir eğitim modelinin dışında bir yaklaşım sergileniyor. Yani “yeterince” değil, aşırı bir meşguliyet hali. Olması gerekenden çok daha fazlasına maruz kalabiliyor çocuklar. Ve sonra bulundukları dünyada sonsuz ihtimalleri kovalayarak, her şeyin daha iyisine ve daha fazlasına ulaşmaya çalışarak, elinde olanı fark etmeyerek, ulaşılabilir olanı görmeyerek, sürekli kendilerine alternatifler üretilmesini bekleyerek  ve can sıkıntısıyla başetme stratejileri geliştiremeyerek büyüyorlar. Ellerinde olanla yetinemeyen, duramayan,  bir türlü doyuma ulaşamayan, gerçekten ne istediklerini bilemeyen, dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi anlamlandıramayan bireyler haline gelebiliyorlar. Bu aşırı sosyalliğin karşısında kendileriyle temaslarını yitirdikleri için, içten içe yalnızlaşabiliyorlar.

Aile veya okul çocuklara bir projeymiş gibi baktıklarında, çocuklar da her şeyde başarılı olmaları gerektiğine inanıyorlar ve bu gerçekleşmediğinde onlara derin bir başarısızlık, yetersizlik duygusu ve hayal kırıklığı eşlik edebiliyor. Halbuki çocukların kendi hızları ve merakları doğrultusunda öğrenmelerine olanak tanınsa eminim ki kendilerine dair çok farklı yönleri keşfedebilirler.  Sınavlardan, ödevlerden, notlardan, tüm kategorilerden bağımsız, sonuç değil süreç odaklı bir eğitim sistemi çocukların kendileriyle ve birbirleriyle çok daha barışık, keyifli, huzurlu olabilmelerini sağlayacaktır.

Bir balığın ağaca tırmanamaması, bir kelebeğin yüzememesi veya bir köpeğin uçamaması nasıl başarısızlık değilse, çocuklara dair de başarısızlık diye nitelendirilen çoğu şey aslında bir başarısızlık değil. Fakat çocukları gerçek anlamda tanıyamayan bir eğitim sistemi matematikte, tarihte iyi olmayan veya bir enstrümanı çalamayan, resim yapamayan bir öğrenciyi çok rahatlıkla başarısız olarak nitelendirebiliyor. Ve bu başarısızlık duygusu çocukta, diğer iyi olduğu birçok şeyi göremeyecek kadar büyük bir tahribat yaratabiliyor.

Niyetim bu yazıda özel okul eleştirisi yapmak değil ancak olan bitenleri ve çocuklara etkisini şöyle bir düşünsek fena olmaz derdindeyim. Bazı özel okulların bu şekilde biçimlenmesinde ne yazık ki kangren olmuş eğitim sisteminin çok büyük bir rolü var. Devlet okulları, alternatif olduğunu iddia eden ancak alternatifliği sorgulanabilecek birtakım başka eğitim kurumlarının da içler acısı halleri ortada ne yazık ki…

Ancak en temelindeki sorunun öğrenme, öğretme, eğitim, öğretmen gibi kavramlara olan bakış açımız olduğunu düşünüyorum.  Bu bakış açısını yeniden ve daha umutlu bir şekilde sorgulamamı sağlayan bir kitapla haşır neşirdim günlerdir. Kendisi Sinek Sekiz Yayınları’ndan çıkan, Ben Hewitt’in kaleme aldığı ve su gibi akan çevirisini Şule Seda Ay’ın yaptığı Okulsuz Büyümek isimli kitap. Kitabın alt başlıkları ise Okulsuz Eğitim, Kırsalda Yaşamak, Doğa ile Bağ Kurmak ve Yaşarken Öğrenmek Hakkında Sıradışı Bir Ebeveynlik Macerası. Kitabın önsözü ezberbozucu etkisiyle muazzam bir açılış yapıyor; “Öğrenmenin en çok, çocuklar hayatlarının akışından izole olduklarında gerçekleşeceğini düşünüyorlar. Öğretmenin de uzmanların işi olduğunu. Oysa çocuklar birinin onlara nasıl öğreneceklerini öğretmesine ihtiyaç duymuyor; zaten öğreniyor. Onlar için öğrenmek, nefes almak kadar doğal ve bariz. Bedenleri için gıda ne ise; çocukların ruhsal, duygusal ve entellektüel varlıkları için de öğrenmek o.”

Ben ve Penny, iki oğullarıyla birlikte çiftlikte yaşayan ve çocuklarını okulsuz büyüten bir çift. Doğayla yakın temas kurmuş, sezgilerine, gözleme önem veren,  yaşayarak ve karşılıklı öğrenmeye inanan, deneyimin ve deneyimlemenin kıymetini bilen  keyifli bir ebeveynlik tarzları var. “İyi ve anlam dolu bir hayatın, kültürün emrettiği eğitim basamaklarının tırmanılmasına bağlı olmadığını” savunuyorlar.  Ve çocuklarının eğitim süreci hakkında şunları söylüyorlar; “Penny’le ben çocuklarımız için orada ve erişilebilir olmaya inanırız, övgüye değil. Biz desteklemek ve kolaylaştırmak için oradayız; korkutmak, teşvik ile kandırmak ya da zorla yönlendirmek için değil. Çocukların engellenemeyen merakı zaten yeterince özendirici. Öğrenme kendi kendisinin ödülü.”

Okulsuz eğitimin kolay ve hatta gelişigüzel olduğunu düşünen kişiler için de bir uyarıda bulunuyor; “Sıklıkla okulsuz eğitim veren ailelerin pek çaba harcamadığı düşünülüyor; bu bir yanlış anlaşılma. Sanılıyor ki onlar çocuklarının plansızca etrafta koşturmasına izin veriyor. Böylece de kendi günlük yaşantılarına devam ediyorlar, yani okulsuz eğitim kolay. En azından bizim ailemiz için hiçbir ifade gerçeklikten bu kadar uzak olamazdı. Bizim için okulsuz eğitim ne rahat ne de kolay çünkü önemli ölçüde düşünme ve sabır gerektiriyor. Bir de çocuklarımız için orada ve erişilebilir olmayı. Bütün ebeveynler o kadar sabırlı ve erişilebilir olmaya alışık değiller çünkü daha önce sabırlı davranmaları ve orada olmaları için onlara hiç fırsat verilmedi. İş engel oldu. Okul engel oldu. Ben sabrın ve erişilebilir olmanın bizim kaslarımız gibi olduğunu öğrendim (ve hala öğrenmeye devam ediyorum); düzenli olarak pratik yapmak ve geliştirmek gerekiyor.”

Ve okulsuz eğitimin belli bir kalıptaki bilginin keşfi ile ilgili değil, en kesintisiz şekliyle keşfetmenin kendisi üzerine olduğunu vurguluyor.

Çocuklarıyla kurdukları ilişkide doğallığın, akışkanlığın, birbirine güven duymanın ve engel olmamanın önemini şu cümlelerle özetliyor Ben Hewitt; “Hikayemin çocuklarımla yazmak istediğim kısmı; güvenin hikayesi, akışına bırakmanın, bir ebeveyn olarak sezgilerime güvenmemin. Ve bu ancak ben onlara güvenmeyi öğrenirsem sahip olabileceğim bir lüks. Güvenmek, çocuklarımızın kendi hızlarında gelişmelerine izin verebilmek için kendimize ve çocuklarımıza inanmaktır. Onlar okul kurumunun ürettiği beklentilerin gerisinde kalıyormuş gibi görünseler de çocukların eninde sonunda gelişeceklerine inanmaktır.”

Kitap bitince, kafanızın karışması kuvvetle muhtemel. Bu ailenin hayatına tanıklık etmiş olmak, başka türlü olabildiğini gösteriyor bize. Ve bu naif, umutlu aile öyküsüyle adeta bir toprak kokusu duyumsuyorsunuz. Gelip geçici bir hevesten öte bir ilhamı kucaklıyorsunuz kitap bitiminde.  Hayatınıza sayıp sövmek yerine başka türlü nasıl bakabileceğinizi, size göz kırpan mümkünlükleri keşfetmeye başlıyorsunuz.

Hayata dair başka mümkünlükleri görmemize vesile olan, yaşama dair motivasyonumuzu arttıran ve “sürdürülebilir yaşam kitapları” sunan Sinek Sekiz yayınlarına da teşekkür ediyorum.

Son sözü yine kitabın yazarına bırakmak istiyorum;

“Bu kitap sizi ikna etmek için yazılmadı. Kitapta anlatılanlar tek bir kişinin ve bir tek ailenin keşif notları. İlerleyen sayfalardaki hikayeler gözlem ve deneyimlere dayanıyor. Ben bu konuda uzman değilim ancak yaşayarak öğrendiğim için alaylı olduğumu söyleyebilirim. Kendi fikirlerime ve bu alandaki uzmanların görüşlerine dayanarak yazdığım her şeyin arkasındayım ancak belirtmeliyim ki ben dahil herhangi birinin doğru kabul ettiği bir şey, sizin için öyle olmayabilir. Bu sadece kendi doğamıza, içten gelen bilgeliğimize nasıl güvenmeye başladığımızı anlattığım bir hikaye. Belki sizin de güvenmenize yardımcı olur diye paylaşmak istediğim bir hikaye.”

Kuşaklararası Bir Yolculuk

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır.

http://www.sabitfikir.com/elestiri/kusaklar-arasi-bir-yolculuk

Bir annenin çocuğuna bakışında, duru bir görüş mümkün müdür? Yoksa o bakışta aynı anda başka birileri de bulunur mu? O annenin kendi annesi, babası, çocukluğu, travmaları, aşkları mıdır o bakışı oluşturan ya da bulandıran? Bir annenin bakışında çocuğuna aktarılan birçok şey var kuşkusuz. Bunların en başında belki de kuşakların aktarımı gelir. O bakışta kendi ebeveynlerinin, hatta ebeveynlerinin ebeveynlerinin aktarımları söz konusudur. Peki bu aktarımda neler vardır? Sırlar, aşklar, nefretler, hayaller, hayal kırıklıkları, geçmiş, gelecek vs…

Çocukluktan itibaren, aile ortamımız, o ortamın arızaları, sırları, söylenmeyenleri ve çok tekrarlananları doğrultusunda ebeveynlerimizin varoluşlarıyla, çocuklukları ve ebeveynleriyle tutkuyla ilgilenmişizdir. Ve tüm bunlar sonucunda da kendi kişisel tarihimizi yazmaya başlarız. Hepsinin toplamı ya da onlardan arda kalanızdır bir bakıma. Hepimiz farklı seviyelerde aile geçmişimizdeki kişileri içimizde barındırırız. Onların imgeleri biz farkına varmadan bizi işgal hatta inşa eder. Ve özdeşleştiklerimiz de bu yolla ortaya çıkar.

 Finy Petra tarafından kaleme alınan Kuş Kadın adlı romanda da, Lea ismindeki genç bir kadının kendi kişisel tarihini, annesinin ve annesine tanıklık edenlerin izini sürerek oluşturduğunu görüyoruz. Bu duygusal yolculukta Lea, annesine, büyükannesine, babasına ve çocukluk kahramanlarına dair birçok sırra ulaşıyor. Ve bu sırlar eşliğinde önce annesi Lia’yı yeniden oluşturuyor. Romanda her kuşağın temsilcisi olan kadın karakterlerin varoluş nedeni, bir diğerinin yok oluşuna zemin hazırlıyor gibi.

Örneğin Lia doğarken, anneannesi ölüyor. Annesi ise yaşamı boyunca depresyonla mücadele eden, fiziksel olarak varlık göstermeyen bir kadına dönüşüyor. Kendisini hastalıklı bir şekilde kuşlara adıyor, kuş bilimci olarak hayatına anlam katmaya çabalıyor. Öyle ki, çoğu zaman kızını bile gözü görmüyor: “Öz kızının sesini duymasa da bir kuşunkini duyabilir. Hele bir ağaçkakanı muhakkak. Allah’tan ormanda kulaklarım her zaman açık yürümüşümdür. Ağaçkakan taklidi yapmaya çalışıyorum. Oldukça kötüyüm ama olur ya işe yarar. Birkaç dakikada çukurun kenarında annemin kafası bitiveriyor.”

Romanın baş kahramanı Lea ise Lia’nın kızı; Lea’nın da duygusal olarak ölü bir anneye doğduğunu söylemek mümkün. Anne var ama yok. İntihar ettikten sonra fiziksel olarak da yok oluyor. Ve kızı Lea, annesinin yarattığı boşluğu, başkalarından annesinin hikayesini dinleyerek, onun sırlarına, anılarına ulaşarak doldurmaya çalışıyor. Annesinin çocukluğuna, kadınlığına doğru bir gezintiye çıkarken, kendi var oluşunu da anlamlandırmaya çalışıyor: “Buyur bakalım. Başıma ağrı girdi. Anıların içinde sakladığım kadarını ortaya çıkarabilmiş sayılmam oysa. Asıl sorun tabii ki onları taşımak zorunda olup olmadığım. Eve gelince çantama yaptığım gibi, anıları da bir köşeye mi fırlatsam yoksa?”

Fransız psikanalist André Green “Ölü Anne” isimli makalesinde yaşamın ilk yıllarında yaşanan bir nesne kaybının, en önemli nesne olan annenin kaybının kişinin ruhsallığını nasıl belirlediği üzerine bir yorum getirir. Anne fiziksel olarak vardır ama ruhsal olarak varlığını çocuğa hissettiremez. Yani orada bulunup, bebeği gör(e)meyendir. Ölü anne, çocuğun taleplerine cevap vermez. Bu da çocuğun dürtüsel çıkışlarını hep boşlukta bırakır. Kitap, okuyucularına bu bağlamda, yani fiziksel ya da duygusal olarak ölü annelerin, insanın ruhsal yapısını nasıl etkilediğine dair etkileyici bir anlatı sunuyor. “Bazen, yeter diyorum. Buna daha fazla devam edemeyeceğim. Annemden bana ne! O çekip gitmeye karar vermişken ben niçin ona ve anılarına tutunmaya çalışıyorum ki! Midem gurulduyor. Hemen kalkıp kahvaltı hazırlamalıyım yoksa yattığım yerde bayılacağım.”

Öte yandan, roman, karakterlerin özellikleri, bölüm başlıkları, doğadaki malzemeleri kullanış açısından paganist özellikler taşıyor. Ayrıca kitapta yer alan bazı semboller, Jung’un arketipleri olarak yorumlanmaya da gayet elverişli.

Kuş Kadın, doğanın sesinden ve özellikle de kuş seslerinden oldukça yararlanıyor. Fakat kuş sesleri deyince aklınıza sadece bülbüller, serçeler gelmesin; kitapta alabildiğine karga sesleri, ağaçkakan seslerini de duyabiliyoruz. Tıpkı içimizdeki zıt sesler gibi.

Çevirmenliğini Sevgi Can Aksel’in yaptığı ve Aylak Adam Yayınlarından çıkan Kuş Kadın, Macar yazar Finy Petra’nın ilk romanı. Başarılı bir kurgu, masalsı bir anlatım taşıyan roman, kişisel tarihin izini sürmekte oldukça başarılı ancak bu durum okuyucuda toplumsal belleğin izini sürme beklentisi de yaratıyor. Yazarın Macar olması ve Macaristan’ın çalkantılı geçmişi de bu beklentiyi doğuruyor olabilir. Fakat kitabın gerçekliğinden, dış gerçekliğe ulaşamıyor, arka fonda bir Macaristan göremiyoruz ne yazık ki…

Fazla Değil, “Yeterince” İyi Ebeveynlik Üzerine…

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/cocuk/173348-fazla-degil-yeterince-iyi-ebeveynlik-uzerine

Son zamanlarda doğal beslenmeye verilen önem malumunuz. Bazı aileler çocukları ekşi mayalı ekmekler, katkısız meyve suları, köy yumurtaları, ev yapımı yoğurtlarla besleme konusunda oldukça hevesli görünüyor. Peki, kimyasal ve katkı maddeli ürünleri çocukların midesinden olabildiğince uzak tutmaya çalışırken, onların duygusal anlamda doğal beslenmesine ne kadar önem veriliyor? Yoksa bu doğal beslenme modası, hem fiziksel hem de duygusal olarak dış dünyadan izole çocuklar yetiştirmeye mi yarıyor?

Bir diğer soru ise ebeveynler çocuklarıyla ilişkilerinde ne kadar doğal olabiliyorlar? Yoksa yemekleri kitaplardaki yemek tariflerine bakarak yapmak gibi, kendi spontanlıklarını engelleyen ve çocukların bireysel farklılıklarını gözardı edip, bir şekilde tektipliliği, benmerkezciliği pompalayan birtakım “çocuk gelişimi” ya da “kişisel gelişim” kitaplarına göre fabrikasyon çocuklar mı yetiştiriyorlar? Sonra da bu çocuklardan farklılıklara tahammül göstermeleri mi bekleniyor?

Bazı ebeveynler “mükemmel” ebeveyn olmak ve “mükemmel” çocuklar yetiştirmek adına çocukları adeta cam fanusların içine hapseder oldu. Onları tüm olumsuzluklardan, negatif durumlardan koruyarak, çocuklarına iyilik yaptıklarını zannederken aslında çocuklarının duygusal bağışıklık sisteminin çökmesine neden olabiliyorlar.

Ve onların, yetişkin hayata adım attıklarında anksiyeteden, depresyondan, mutsuzluktan, doyumsuzluktan, asosyallikten mustarip bireyler olmalarına vesile olabiliyorlar ne yazık ki. Çocukların her adımında yanında olan, onlara sürekli eşlik eden, bir saniye olsun onları yalnız bırakmayan ebeveyn, çocuğunun tek başına kalabilme kapasitesinin gelişmesini engelleyip, ona fazlasıyla zarar verebiliyor.

Elbette onların yanında olunmalı, elbette onlarla vakit geçirilmeli ancak tüm yaşantınız çocuğunuzu merkeze alarak onun etrafında dönmemeli. Çünkü daha sonra çocuğunuz, herkesten aynı tepkiyi bekler bir hale gelecektir. Öğretmeni sadece onun öğretmeni olsun, arkadaşı sadece onunla oynasın, annesi babası sadece onunla ilgilensin ve hatta başka insanlara kendilerini kapatsın beklentisi içerisine gireceklerdir.  Her istediği olsun isteyen, ötekinin varlığını ısrarla görmek istemeyen, başkasının ihtiyaçlarını ve isteklerini dikkate almayan, narsistik bireyler haline gelebileceklerdir.

Mükemmel ebeveyn olma fikrinin altında yatan neden, çoğu zaman ebeveynlerin hayatlarının diğer alanlarında kendilerini eksik hissetmeleri ve bunu çocukları üzerinden kapatmaya çalışmaları olabilir. Veya çocuklarını mükemmel yetiştirme adına bu sayede kendilerine değer veya anlam katmaya çalışıyor olabilirler.

Yıllar önce, kendi annesini kaybetmiş bir kadınla karşılaşmıştım. Beş yaşında bir kız çocuğu annesi olan bu kişi, çocuğu etkilenmesin diye onun yanında hiçbir şey olmamış gibi davranıp, ağlamaktan kaçındığını ve bundan çok yorulduğunu ifade etmişti. Yasını tutamadığını söylüyordu. Böyle bir durumda çocuğuna nasıl davranması gerektiği konusunda benden destek istedi. Bu anneye söylediğim ilk şey çocuğunun yanında ağlayabilmesi gerektiği oldu.

“Kötü günler geçirdiğinizi lütfen çocuğunuza açıklayın. Siz bu durumu ona açıklamazsanız, bir şekilde çocuğunuz olan biteni sezinleyip, bu durumla başedebilmek için başka kurgular oluşturmayı tercih edecek ve bu da onun kaygısını arttıracaktır. Lütfen onunla konuşun, acınızı yaşayın ve paylaşın.”  Yani kısacası çocuğunuza rol yapmayın, doğal olun ve dürüst davranın. Sizinle ilgili her detayı bilmek zorunda değil ama ne olup bittiğini kısmen de olsa bilmek zorunda, çünkü siz onun bağ kurduğu en değerli kişisiniz.

Bir diğer tanıştığım kişi ise çocuğu onunla uyumak istediği için, çocuğunu kırmak istemediğinden eşiyle birlikte uyumayı reddediyordu. Bir başka örnek ise arkadaşlarıyla buluştuğunda çocuğundan başka konuşacak bir şey bulamayan  bir kadının öyküsüydü.

Çocuklar hepimiz için kuşkusuz en değerli varlıklar ancak hayatımızın tamamı olmamalı. Şayet olursa bu, en başta çocuklara zarar verebilir. Sonra da elbette ebeveyn olarak size. Çocukları okula başlayınca, ergenlik dönemine girince, bir nedenle şehirdışına/yurtdışına gidince veya evlenince depresyona giren ebeveynlere oldukça sık rastlıyoruz. Çünkü çocuklar hem fiziksel hem de duygusal olarak ailelerinden mesafe aldıkça, ebeveynler ne yapacaklarını şaşırıyor ve tüm hayatlarını çocuklarına vakfettiklerinden kendilerine ve hatta kendi çift ilişkilerine yabancılaşmış olabiliyorlar.  Çocuklar ise bağlanma/ilişki problemlerinden tutun da, özgüven sorunlarına kadar, kişilik problemlerine, cinsel problemlere, öğrenme güçlüklerine kadar her türlü psikolojik sorun yaşayabiliyor.

İngiliz psikanalist Donald Winnicott’un en önemli kavramlarından biri “yeterince iyi anne” kavramıdır. Winnicott, çocuğun tüm istediklerini değil ihtiyaçlarını karşılayan anneyi “yeterince iyi anne” olarak tanımlar. Çocuğun olgunlaşabilmesi için tıpkı anne karnında olduğu gibi, her arzusunun karşılanmamasını ve tutarlı yoksunluklara maruz bırakılması gerektiğini ifade eder. Çocuk makul bir düzeyde yoksunluk yaşadıkça daha yaratıcı olacak, kişiliğini ve zekâsını geliştirecek, beklemeyi, ertelemeyi öğrenecek ve hayatta karşılaşabileceği çeşitli sorunlara dair baş etme stratejilerini keşfedecektir. Yine makul bir düzeyde yalnız kaldıkça, çocuğun “tek başına kalabilme kapasitesi” gelişecektir.  Kendine duygusal anlamda temas edip, kendi kendine yeter biri haline gelebilecektir. Tek başına kalabilme kapasitesi geliştikçe, bireyselleşme süreci daha sağlıklı bir şekilde  tamamlanacak ve benmerkezciliği değil; özgüveni yüksek olacaktır. Başkasına bağımlı ilişkiler kurmak yerine, daha sağlıklı birliktelikler yaşayacaktır. Ayrılıklar, ölümler karşısında daha metanetli durabilmeyi öğrenecektir.

Birçok ebeveyn yeni bir ortama girdiğinde -bu bir restoran da olabilir, bir oyun parkı da- orayı çocuğuna göre yeniden organize etmeye çalışıyor. Hem ortamın hem de diğer insanların ve en önemlisi de çocuklarının spontanlıklarına müdahale ediyor. Amaçları çocuklarına rahatlık ve mutluluk sağlamak. Dünya adeta kendi etraflarında dönüyormuş gibi davranıyorlar. Bulundukları ortama adapte olmak ve çocuklarının adaptasyon kabiliyetini geliştirmek yerine etrafı kendilerine uydurmaya çalışıyorlar.

Parkta bir çocuk, o ebeveynin çocuğuyla oyun oynamak istemiyorsa, aile hemen devreye giriyor ve çocuklarıyla oyun oynamak istemeyen çocuğu oyun oynaması için ikna etmeye çalışıyorlar. Veya bir çocuk oyuncağını paylaşmak istemiyorsa o oyuncak zorla da olsa  illa ki paylaştırılıyor. Restoranda çocuğun istediği yiyecek yoksa bir şekilde ayarlanıp o yiyecek yaptırılmaya çalışılıyor. Çocuğun kendisine alternatif yaratmasına ve çözüm üretmesine izin verilmiyor. Ve sürekli onun adına düşünüp, onun adına davranıp, çocuğun kendi davranışının sorumluluğunu almasını engelliyorlar. Bunun başlı başlıca çocuk haklarına aykırı bir tutum olduğu ise gözden kaçırılıyor.

Çoğu aile çocuğunu negatifle, olumsuzlukla, reddedilmeyle, dışlanmayla, yalnızlıkla tanıştırmak istemiyor. Hayatın içerisinde böyle nahoş gerçekler olsa da bunlara ısrarla sırt dönülmeye çalışılıyor. Çocuğu bir proje olarak görüp, hayatın akışının ve doğallığının dışında davranıp, mükemmel bir sonuç beklemeye çalışıyorlar. Sonrasında ise davranış ve kişilik problemleri yaşayan, dış dünyaya uyum sağlamakta ciddi güçlükler çeken nesiller yetişmeye başlıyor.

Hâlbuki hayat biraz da eksikleriyle, boşluklarıyla, olumsuzlarıyla yaşanabilir bir hale gelir. Biliyoruz ki dışarısı her zaman günlük güneşlik değil. Ve aile içerisinde çocuğa olan yaklaşımı, laboratuar ortamındaymışçasına kurgulamaktansa, suya sabuna dokunmayıp sahte bir mükemmellik yaratmaya çalışmaktansa, o yaklaşımı bir şekilde hayat gerçekliğinin provası haline getirmek çocukların her zaman lehine olabilir.

Bu riski en aza indirmek niyetiyle ebeveynleri mükemmel değil, doğal ebeveyn olmaya davet ediyorum. Çocuklarınızın midesini nasıl doyurduğunuz kadar, duygusal dünyasını nasıl beslediğiniz de son derece önemli.  Winnicott’un deyişiyle “yeterince” iyi olmak, çocuklarınız için son derece kâfidir. Bu durum eğer sizin için yeterli gelmiyorsa, burada çocuğunuzun değil, sizin ihtiyacınız önplanda oluyor demektir. Fakat bunu çocuğunuzun ihtiyacı gibi gösteriyorsanız, hayatınızda nelerin eksikliğini çocuklarınız üzerinden telafi etmeye çalışıyorsunuz belki biraz da bunu düşünmeniz gerekir.

Travmanın -Şiddet Hali

Bu yazım Bianet.org’da yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/bianet/siyaset/173216-travmanin-siddet-hali

Travmaya olan bağışıklığımız gün geçtikçe güçlendirilmeye çalışılıyor sanki. Her çeşit facia önümüze seriliyor. İnsanların dövülerek öldürülmesi, çocukların toplu cinsel istismara uğraması, barış için çabalayan kişilerin türlü hakaretlere, tehditlere maruz kalması, erkek şiddeti, yayın yasakları, ayakkabı kutuları, bazı din adamlarının birtakım söylemleri, ağaçların kesilmesi, Soma, Reyhanlı, Suruç, Ankara, İstanbul derken bir de her sabah aynı gezegene gözlerimizi açmaktan utanç duyduğumuz insanlar var ki, liste alıp başını gidiyor. Nereye gittiği ise en ölümcül sorumuz, sorunumuz, sorumluluğumuz…

Bu topraklarda, Birhan Keskin’in dediği gibi “Yaşamak ne uzun bir korku”. Üstelik çok uzun bir süredir. Fiziksel olarak hayatta olsak bile, günbegün akıl sağlığımızı yitirme noktasına doğru gidiyoruz.

Bu Pazar günü hava nihayet bahar gibiydi. Cıvıl cıvıl olması beklenen sokaklar, sahiller, meydanlar bomboştu. Ve biz yine Birhan Keskin’in deyimiyle “Bir küfür gibi evde oturduk”…

Niye? Çünkü evden çıkmaya motivasyonumuz yok. Çünkü güvende hissetmiyoruz. Çünkü yorgunuz. Çünkü bıkkınız. Çünkü, çünkü, çünkü, çünkü…

Ölmek illa bombaların patlamasıyla olmuyor elbette. Korkuyla, sinmekle, susmakla da ölüyoruz. Dışarıda olmasa da evlerimizde patlıyoruz. Bedenimiz değil belki ama beynimiz patlıyor düşünmekten. Ruhumuz patlıyor duygularımızı bastırmaktan. Her yanımız yas. Tutamadığımız yas içimizde köklendikçe kökleniyor. “Kronik umutsuz” insanlar haline geliyoruz. Ve tam bu noktada “şiddet” kazanıyor. Bizleri evimizde esir ederek. Bizlere evimizde korkuyu ürettirerek. Birbirimizden şüphelenmemizi sağlayarak. Travmalarımızı kimseye göstermeden, konuşmadan yastık altında saklattırarak.

Travma, Gottfried Fischer’in tanımıyla, “kişinin başa çıkma olasılıklarıyla yaşanan olayın mahiyeti arasında büyük bir uçurum olma durumunda ortaya çıkacak çaresizlik durumudur” ve bireyin “kendisi ve dünya hakkındaki algısı”nın ciddi sarsıntıya uğraması halidir.

Fischer’e göre travma göreceli bir şey;  “bu durumun özellikleri (“tehdit edicilik”) ile kişinin özellikleri (“kişisel başa çıkma mekanizmaları”) arasındaki bir ilişkidir”. Yalnızca tehlikenin doğası, bireyin başa çıkma yeteneğinden daha ağır basarsa, “tutarsızlık deneyimi” ortaya çıkar ve bu yüzden de çok çarpıcı bir duruma dönüşür.

Travmanın bilinenin aksine sözü yoktur. Bir koku, bir görüntü, bir ses, bir dokunuş, bir çağrışım yangın yerine çevirebilir belleğimizi. Alakasız olaylara verdiğimiz duygusal ya da fiziksel alakasız tepkiler, travmanın dallanıp budaklanabilme gücünü göstermektedir bizlere. Bilinçli olarak alakasız gelen şeyin bilinçdışında elbette alakalı olduğu pek çok yer vardır. Travma bilinçdışımızda köklenip, bedenimizde meyvesini verir. Travmayı yaşayan veya buna tanıklık eden kişiler çok uzun bir süre zihinlerinde aynı olayı evirip çevirip yeniden kurgulamaya, yeniden düzenlemeye çalışabilir. İşte tam bu noktada sosyal destek sistemlerinin devreye girmesi çok önemlidir. Her acı biriciktir, ancak birlikte konuşabilme, birlikte anlamlandırabilme, birlikte düşünebilme kişiyi yeniden umutlandıracak önemli adımlardır.

Kişinin kendisi ve dünya hakkındaki algısının tepetaklak olması travmanın en hazin sonucu olsa gerek. Ülke dediğimiz yer, eninde sonunda içinde kendimizi  güvende hissetmek istediğimiz bir yerdir, ve ne yazık ki travmayla birlikte o güven duygusu yara alır. Peki bu yaraları sarmak ne ölçüde mümkündür?

Bireysel ya da toplumsal travma olsun hiç fark etmez. Yaralarımızı sarmadan önce onlara dokunabilmeyi öğrenmeliyiz öncelikle.

Yaranın gerçek yerini tespit edebilmeliyiz. Sosyal medya üzerinden ülkeyi kurtarmaktansa, ona buna sövüp insanların tansiyonunu yükseltmektense, felaket tellallığı yapan insanlarla muhatap olup, manipülasyonlara kapılıp gitmektense önce bir durup, o yaraya yakından bakmayı denemeliyiz. O yaranın hatırlatıcı işlevini, bireysel ya da toplumsal mücadelemizde  güce dönüştürebilmeliyiz.  Var olan yarayı, yaşamsal motivasyonumuza katıp, daha sağlam ayakta durabilmeliyiz. Yaşanılanları bastırmadan, unutmadan, ruhsallığımızda işleyerek var olabilmeyi öğrenmeliyiz. Travmanın gerçekliğini, yaşanmışlığını değiştiremeyiz ancak onunla olan ilişkimizi değiştirebiliriz. Daha fazla konuşarak, daha fazla yazarak, daha fazla çalışarak, daha fazla birlikte olarak; kısacası kendimizi daha fazla ifade ederek.

Unutmamalıyız ki ruhsal düzeyde, şiddetin kazananı yoktur, sadece kaybedenler vardır. İnsanlar arası çatışmalar asla şiddetle çözülemez, bu travmanın yarattığı bir illüzyondur ne yazık ki…

Sizin Günah Keçiniz Kim?

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/toplum/171629-sizin-gunah-keciniz-kim

İnsan canlısı, kendi türünün kendi türüne ettiklerini bir türlü kabullenemiyor. Yaşanılan hoyratlıklara, sırt dönmelere, vahşiliklere, olan bitene inanamıyor. Bu inanamayışla baş edemiyor ve o da kendisine davranıldığı biçimde davranıp, bu kısır döngünün içinde bir başrol üstleniyor. Bu sistemden de başkasını suçlama yoluyla sıyrılmaya çalışırken, kendi yarattığı cehennemine daha fazla odun taşıyor, hatta cehennemine odun oluyor.

Suçlamak, anadilimiz olmuş. Diğer dilleri anlasak da, konuşamıyoruz ne yazık ki. Ne kadar anladığımız da meçhul. Çocukken kafanızı masanın kenarına çarptığınızda, anneniz masayı suçluyordu. Siz büyüdükçe şeytanı suçlar oldunuz, sizi günaha soktuğu için. Doğayı suçlar oldunuz, yakıp yıktığı için. Kaderi, yetiştiriliş biçiminizi, eğitim sistemini, teknolojiyi, içinde bulunduğunuz çağı, sizden önceki kuşakları suçladıkça suçladınız. Sonra yetmedi anne babanızı suçladınız, okuldaki hocanızı, kapı komşunuzu, garsonu… Bunlar da yetmedi bu sefer toplumdaki marjinal grupları, azınlıkları, sizden farklı olanı suçladınız. Sonra ölüp gittiniz ve suçlama bayrağını başkalarına devrettiniz.

Bu suçlama halinin kavramsal bir adı var: Günah keçisi.

Bu kavram bir gelenekten de besleniyor üstelik. Eski Ahit’de yapılan Kefaret Günü ayinlerinde Yahudi kavmi günahlarını simgesel olarak erkek bir keçiye yüklerlerdi. Bu keçi, kurayla seçilir ve Azazel adlı kötü ruhu yatıştırıp, Yahudi kavmini günahlarından arındırmak üzere Kudüs’ün dışında bir uçurumdan aşağıya atarlardı. Antik Yunan’da da benzeri bir geleneğe rastlıyoruz. Burada da hastalıkları, afetleri, felaketleri hafifletmek ya da önlemek amacıyla günah keçisi olarak insanlar kullanılırdı. Atinalılar, Thargelia Şenliği’nde bir kadın ve bir erkek seçerler, yapılan şenlikten sonra bu çifti kentte dolaştırırlar ve sonra onları ince yeşil dallarla dövüp, kentin dışına sürerler ve orada taşlayarak öldürürlerdi. Böylece kentin bir yıl boyunca kötü kaderden korunacağına inanılırdı.

Bizim toplumumuz da gelenek ve göreneklerine son derece sadık oluşuyla(!) benzer uygulamaları yapmayı sürdürüyor. Kendisinin dışında olduğunu sansa da aslında kendisinden bir şeytan yaratıp, koluna kuvvet onu her fırsatta taşlıyor. Ve bunu yaparken de hiç olmadığı kadar yaratıcı olabiliyor. Çok hızlı bir şekilde gündem değişiyor bu ülkede ve itinayla yeni günah keçileri bulunuyor.

Bu sayede yaratılan günah keçisi üzerinden yarısı yapma, yarısı çakma, ziyan bir varoluş sürdürülmeye çalışılıyor, yaşamak ancak bu yolla anlam kazanıyor(!)

Anti-psikiyatri akımının savunucularından Dr. Thomas Szasz “Deliliğin İmalatı” isimli kitapta, sosyal inancın ‘öteki’ne olan olumsuz bakışı ve onu yok etme çabasından ziyade, paradoksal bir biçimde ona ihtiyaç duymasını, bu yüzden onu yaratmasını ve kötülüğü ona yakıştırarak kendini doğurmasını ortaya koymaya çalıştığını ifade ediyor.

Kişisel veya toplumsal kendi iç meselelerimize, birer dış mesele atıyoruz. Ancak bu yolla içimizde olan biteni görmezden gelip onun sorumluluğundan kaçıp ancak bu şekilde başetmeye çalışıyoruz. İçeride yaşanan ama kabul edemediğimiz şeyleri, bu şekilde  baskılıyoruz. Sonra hafiflediğimizi sanıp, fakat gittikçe ağırlaşan halimize duyarsızlaşıyoruz.

Thomas Szasz’ın da belirttiği gibi o dış meseleye ihtiyaç duyuyoruz, onu yoktan var ediyoruz ve sonra da ondan kurtulmak isterken, ona bağımlı hale geliyoruz.

Mesela sevgilinizle ilişki probleminiz mi var, atayın bir güzel günah keçisi oraya, kurtarsın sizi. Bu keçi, sevgilinizin annesi de olabilir, bir arkadaşınız da. Ama asla kendi özgüven probleminize, iç huzursuzluğunuza, ilişkinizde size iyi gelmeyen şeylere odaklanmayın. Siz başkasını suçlarken, o kişiyle olan temasınızı keserken, ilişkinizi kurtardığınızı sanın. Ve devam edin kendi içinizle olan bu temassızlığa. Kısa devre yapmanız an meselesi nasılsa.

Cinsiyet kimliğinizle veya cinselliğinizle ilgili meseleniz mi var, oraya da atayın bir tane. Günah keçisinden bol ne var ki bu memlekette. Kadınları suçlayın, eşcinselleri suçlayın, hatta onları öldürmeye çalışın, sonra etek boylarını suçlayın, gecenin körünü suçlayın ama asla bakmayın kendi cinsel eğilimlerinize, kendi sapkınlıklarınıza, kendi bastırılmışlıklarınıza, kendi hazin çaresizliğinize.

Siz iki kelimeyi yan yana getiremezken, suçlayın eli kalem tutanları, düşünenleri… Ama asla kendi korkularınıza, kendi eksikliklerinize, kendi zayıflıklarınıza bakmayın.

Psikolojik danışmanlık merkezleri, anne-babaları tarafından psikoterapi görmeye getirilen çocuklarla dolu. Anne-babalarına göre bu çocukların dev sorunları var. Getirilen çocuklara yakından baktığınızda, problemin ebeveynlerden kaynaklandığını rahatça görüyorsunuz. Fakat ebeveynler kendi çocuk yetiştirme tarzlarına veya çift ilişkilerindeki problemlere bakıp, bunları çözmeye çalışmaktansa çocuklarını günah keçisi ilan edip, çözümü çok başka yerlerde arayabiliyorlar.

Günah keçisi atanan bir diğer konu da azınlık meseleleri. Peki hiç düşündünüz mü, siz içinizdeki hangi çoğunlukla bu denli çatışma yaşıyorsunuz? Neyi azaltmak ya da neyi çoğaltmak istiyorsunuz ruhsallığınızda ki, yüzyıllardır anlaşılamayan, kulakları sağır eden bir ıslığı tutturmuş gidiyorsunuz.

Sahi, siz gerçekten gidiyor musunuz?

Stalklamak ya da Yas Tutmak

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/171074-stalklamak-ya-da-yas-tutmak

Likelandınız. Hatta kimsenin fark etmediği ya da fark edip de ilgi göstermediği fotoğraflarınızı bile fark edip likeladı. Sonra hayatla, ilişkilerle ilgili okkalı laflarınız favorilendi, retweetlendi. Paylaştığınız müziklere, haberlere yorumlar yapıldı. Sonra siz de karşılıklar vermeye başladınız. Ardından buluşmalar, arayıp sormalar, sesini duymalar, yemekler, sevişmeler derken nur topu gibi bir ilişkiniz oluverdi.

21. yüzyılda bu denli hızlı ve sanallıktan temel alan ilişkiler normalimiz. Önce facebookta statünüzü değiştirip “ilişkisi var” yaptınız sonra da hiç zaman kaybetmeden sevgilinizle çektiğiniz bir selfieyi paylaştınız. Millet görsün, artık sizin de bir sevgiliniz var.

Sonra sevgilinizin yedi seceresini çıkarmaya başladınız (belki çoktan yaptınız bunu ben sıralamada hata yapıyor olabilirim). Sevdiceğinizin sosyal medya geçmişine gidip tüm likeları, yorumları tek tek elden geçirdiniz. Eski sevgilileri ya da tehlike potansiyeli barındıranları tek tek belirlediniz. Belirlediklerinizin sosyal medya hesapları da incelendi. Defalarca fotoğraflarına bakıldı. O kadında/adamda ne bulduğu anlaşılmaya çalışıldı. Sonra whatsupptaki son görülme saatlerine dikkat etmeye başladınız.

Bazen mesajınızın alınmasına rağmen, geç cevap yazılmasına asabınız bozuldu. Tüm bu süreçte küçük kalp krizleri de yaşamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Sevgilinizin eski sevgilisinin fotoğrafına yakından bakıcam derken yanlışlıkla like etmelerden, parmaklarınız tombikse retweet ya da follow etmelerden de Allah sizi korumuştur umarım. Yaptıysanız da canınız sağolsun, her ölümlü stalker’ın başına gelebilecek şeyler bunlar.

Sonra likeların azalması, sosyal medya ilgisizliği, kıskançlıklar, kavgalar, soğukluklar derken bir ilişkinin daha sonuna geldiniz. Geçmiş olsun.

Belki çok derinlikli şeyler yaşadınız. Ve bir kaybınız oldu artık. Belki de bu bitiş çok da canınızı acıtmadı. Her ne olursa olsun sosyal medyada ilişkinize dair ne kadar az paylaşım yaptıysanız, o kadar şanslısınız. Zira şimdi temizlik zamanı. Önce birer birer sosyal medya hesaplarınızdan eski sevgilinizi sileceksiniz ya da limited’layacaksınız. Sonra birlikte olduğunuz fotoğraflarınızı sileceksiniz teker teker. Bir de engelleme opsiyonu var sanırım. E oldu olacak bir de evi temizleyin. Ona ait eşyaları da doldurun bir poşete.

Buraya kadar çok istikrarlıydınız. İşte şimdi felaketinizin olduğu noktaya gelebilirsiniz. Eski olan sevgiliyi stalklama! Ondan kurtulma arzusunda ve eylemlerinde bulunurken, aslında onu daha da içeriye almanız. Ve bunu takıntılı bir şekilde her sabah, her akşam ve haftalarca, aylarca yapmanız. Acaba bugün ne paylaştı? Acaba nasıl? Mutlu mu? Bensiz ne yapıyor? vs…

Aslında siz onu çoktan unuturdunuz da, ah bu sosyal medyanın …..

“Stalker” kelimesini Türkçeye takip eden, gözetleyen şeklinde çevirebiliriz. Özellikle sosyal medya üzerinden rahatlıkla yapılabilmesi, kolay ulaşılabilir olması ise eylemi daha takıntılı ve böylelikle de daha psikopatolojik bir hale dönüştürebiliyor. Son dönem hastalıklarından biri olarak da pekala düşünülebilir. Peki birini stalklamanın altında yatan nedenler neler olabilir? Merak? Kişinin yaşadığı derin duygusal boşluğu -belki de yalnızlığı- çeşitli görüntü ve yazı kalabalığıyla gidermeye çalışmak? Ya da içerideki zihinsel ve duygusal yükü, dışarıdaki bir şeye bağlama arzusu ve bu sayede hafiflemeyi umma? Veya ayrılmayı reddetme ve o kişiyle bağlantıda kalma arzusu?

Sebebi her ne olursa olsun, olan biten şeylerden belki de en önemlisi belleğinizi kendi haline ve kendi hatırlamak istediklerine bırakmayıp, zihninizi sürekli dışarıdan gelen yeni görüntülerle muhatap edip, kendinizi kurtulmak istediğiniz kişiyle iyice yoğurmanız.

Peki bunun ne gibi sonuçları olabilir?

Malumunuz psikanalizin mucidi Sigmund Freud’a göre bellek, yas karşısında direnir, çünkü yitirilen sadece bir kişi/nesne değil, insanın o kişi/nesneyle kurduğu ilişkidir aynı zamanda. Yaşanan kayıplardan sonra hayata sağlıklı bir şekilde devam edilebilmesi için bir “yas çalışması”na ihtiyaç vardır: yani “öleni öldürme süreci”ne. Freud, 1917 yılında yazdığı “Yas ve Melankoli” makalesinde kayıplarla vedalaşma sürecine değinir. “Kayıp” kelimesi, bize ilk olarak ölümü çağrıştırırsa da bir ilişkinin bitmesi de kayıptır. Bu süreçte benlik kaybedilen kişi ya da nesnenin artık var olmadığı hükmünü verir ve enerji bu kişi ya da nesneden geri çekilir. Freud bu noktada “sağlıklı/başarılı yas” ve “patolojik/başarısız yas” ayrımı yapar. Başarılı yas, kaybedilen nesnenin/kişinin yerine başka bir nesneyi/kişiyi koymakla ilgilidir; başarısız yas ise engellenmiş yastır, patolojik bir durumdur ve melankoliye yol açar. Bu patolojik durumda, ego kaybedilen nesne tarafından ele geçirilir, kaybedilen nesneye kendini adar. Başarısız yas durumunda bellek, yitirilene takılıp kalmakta ve obsesif-kompülsif saplantılarla, yani yoğun tekrarlarla yası sürdürmektedir. Yas çalışması ise yitirileni, bellekte, sembolik olarak başka bir yere taşımakla yapılır; böylece saplantılı tekrarlardan kurtulan benlik, özgürlüğüne kavuşur.

İşte tam da burası sosyal medyanın, ilişki kayıplarında/yaslarda kişilere yaşattığı ya da kişilerin yaşamayı tercih ettiği cehennem taraf. Çünkü yitirdiğiniz nesnenin yani ayrıldığınız kişinin sürekli fotoğraflarına, paylaşımlarına bakarak aslında başarısız bir yas sürecine girip kaybedilen kişiye iyice saplanıp kalıyorsunuz. Yasınızı tutamadığınız için de gerçekten o kişiden ayrılmanız pek de mümkün olmuyor aksine o kişiyle iyice kaynaşmış oluyorsunuz.

Bu kaynaşma hali ise diğer ilişkilerinizi olduramama halini besleyebiliyor. Veya bir diğer versiyon olarak karşınıza hep benzer kişilerin çıkması da burada halledemediğiniz meselenizin tez zamanda çözülmesi gerektiği sinyalini verebiliyor size. Aksi halde çözülmesi gereken meseleler farklı kişilerde tekrar tekrar gündeme gelerek kendilerini size sürekli hatırlatıp, bir şekilde çözülmeyi bekliyorlar ısrarla.

Bir şey yıkılmadan yeniden inşa edilemez. İçeriden geçmeden dışarıya çıkılamaz. Yani kayıplarınızın ardından içinize dönüp mutlaka yasınızı tutmanız ve o kişiyle vedalaşmanız gerekmektedir. Sosyal medyanın bunu mümkünsüz kılma çabalarına rağmen. Dışarıdan size oldukça basit görünen bu merak dürtüsü, içeride çok hazin tahribatlara yol açabilir. Bu noktada eski sevgiliyi stalklamaktansa, iç dünyanızda olup biteni stalklama eylemi sizi çok daha farklı açılımlara taşıyabilecektir kendinize dair. Kolay mı? Bu çabucak ulaşılabilir bilgi ve görüntü kirliliğinde kolay olduğunu pek sanmıyorum. Ancak iç meselelerimize yoğunlaşmaktansa sürekli tekrar eden dış meselelerle boğuşmak, kendimizle olan temasımızı ciddi anlamda tehdit ediyor olabilir. Tüm bunların ardından ise kocaman bir yabancılaşma hissiyle kalakalıyoruz. Bu yabancılaşma önce kendimizle başlayıp, sonra dış dünyaya doğru vahşice yayılıyor ne yazık ki…

Harita Metod Defteri: Yaralar Çocukluktandır

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/170092-harita-metod-defteri-yaralar-cocukluktandir

Otobiyografik kitaplar, yazarın arka bahçesi gibidir. Onları okudukça sanki siz de çocukluğunuzun tozlu tavan arasında sizden gizlenen bir şeyleri arar gibi hissedersiniz. Yazarınıza dair karşı koyamadığınız bir merak ve heyecan duygusu ele geçirir tüm benliğinizi. Başkasının hayatına dair gizli bir şeyler arama mevzusunun tohumları kuşkusuz ilk erken dönem ilişkilerimizde atılmıştır. Belki de öncelikle anne-babanın arasında ne oluyor sorusuyla. Eğer bu ilk soruların ardından ruhunuza bir engel koyulup, merak engelli bir birey olmadıysanız şanslısınız.  Çünkü daha sonraları bu merak sizin kendi varoluşunuza, başkalarının varoluşuna, hayata dair birçok şeye ulaşmaya çalışmanız için elinizden tutacaktır. Kendini merak etmeyen ötekini de etmez elbette. O yüzden bu yazıda sözünü edeceğim kitap, bu meraka yenik düşenler için daha çekici olacaktır kuşkusuz.

Okuduğunuz otobiyografik kitaplarda özellikle de “gönül terbiyesiyle” yazılmış olanlarda yazarla ilgili bazı bulduklarınız sizi kendi bulamadıklarınıza götürebilir, yazarın keşfedişleri kendi keşiflerinizi anlamlandırabilir, pek sevgili yazarınız ruhunun dehlizlerinde kaybolurken siz de kendi karanlığınıza çekilebilirsiniz. Yazarın ipiyle bazen kendi kuyunuza bile indiğiniz olur. Çünkü çağrışımlar kutsaldır. Yazarın kalemine takılan bir anı, sizin ruhunuza takılan ve daha önce hiç fark etmediğiniz bambaşka bir anıyı çağrıştırabilir. Yazarın ipi, size kendi kuyunuzda yankılanan bir sese kulak vermeniz ve oraya inmeniz için bir vesile oluşturabilir. Kuyuya inişleriniz bir yazarın ipiyle mümkün olmuş olsa da, çıkışınız her çıkış gibi kendi maharetinize kalır.

Murathan Mungan, elinde tuttuğu sağlam ve bir o kadar naif ipiyle kendi kuyuma inebildiğim nadir yazarlardan biri.  Bir yazar sizi kendinize biraz daha yaklaştırıyorsa, kendinize eksik sarılışlarınızı tamamlatıyorsa işte orada temasta olunması gereken çok değerli bir şey var demektir.

Paranın Cinleri, ergenlik yıllarımda okuduğum bir kitaptı. Harita Metod Defteri’nin müjdesini ilk orada vermişti okuyucularına. Bu anlamda yıllardır beklenen bir kitap.

Bu kitabın yıllardır beklemesini şöyle ifade ediyor Mungan; “Yaşananları gönül doğruluğuyla anlatabilmem için öncelikle affetmeyi öğrenmem gerekiyordu.” , “…kişinin içinin varamadığı yere kalemi kendinden önce varamaz. Bunun tersi de geçerlidir: çok beklemiş malzemenin sahibinde eskimesi, çürüyüp dağılması, zamanla kıymet kaybına uğraması, anlatma hevesinin yıllar içinde tüketilmiş olması da mümkündür. Hayat yaşarken olduğu gibi, yazarken de bir ‘zamanlama’ işidir” diyor.

Mungan’ın belirttiği gibi yazmak bir “zamanlama işi”, kuşkusuz okuyucu için kitabı doğru zamanda okumak da. Ve bu ikisi arasında eğer bir paralellik varsa, birbirine denk düşen zamanlarsa –ki bazı yazarlarla olur bu paralellik, tam ihtiyacınız olan bir zamanda, yazarınız nokta vuruş yaparak, tam da ihtiyacınız olan bir kitabı iliştirir ruhunuza, zihninize- ne mutlu size. İşte o vakit, bu kutsal zamanlamanın ortasına salıncak kurup, yazarın yaşantısından kendi yaşantınıza gidiş gelişler yaşayarak, bu durumun alabildiğine tadını ya da acısını çıkarmak gerekir.

Mungan, kitabı bekletmesinin başka bir nedenini de şöyle açıklıyor; “yeniyetmeliğimde yaşadığım zaten kendisi yeterince hazin olayları, dramatik olmadan anlatmanın sükûnetine ulaşmayı beklemekti sanırım.”

Harita Metod Defteri’nde Mungan’ın bahsettiği sükûnet sizi yoğun bir etki altına alıyor. Üstelik bu sükûnet, oldukça şairane bir tonda salınıyor satırlara. Yaşananlar, romantik sayıklamalardan çok uzak, demini almış, dinlenmiş bir üslupla okuyucuya yansıtılıyor. Anılarına Munganî bir mesafede yaklaşması sizin de kitapla hatta yazarla olan konumunuzu belirliyor. Bir süre kitapla birlikte yaşıyorsunuz. Onunla uykuya dalıp, onunla uyanıyorsunuz, birlikte yolculuk yapıyorsunuz, uzun uzun susuyorsunuz, uzun uzun dinliyorsunuz. Kitap bittiğinde ondan kopmanız gerekmiyor. Kitabı belleğinizin unutuşuna terk etmiyorsunuz. Mungan’ın anıları belleğinizin raflarında, size bambaşka açılımlar yaratmış bir halde en güzel yerlerini alıyorlar.

Babasıyla başlıyor kitaptaki ilk anı. Gitmek zorunda kalan, bileklerine kelepçe takılan, uzun bir tren yolculuğunun başrolünü üstlenen bir baba. Ve bu üstlenişin çocuk Murathan ve onun annesiyle paylaşılması. Arka fon 60’ların Türkiye’si. Diyarbakır’dan Edremit’e uzanan kasvetli bir tren yolculuğu… Gecenin bir vakti denize kıyısı olan memlekete ulaşılıyor. Mungan, denizi ilk o gece gördüğünü zannediyor. (Zannediyor çünkü bilinçli olarak gördüğü ilk deniz bu ancak yıllar sonra bilinçdışı kodlarına yerleşmiş başka bir denizin varlığını fark ediyor). Gördüğü denizin peşi sıra büyük bir hayalkırıklığı yaşıyor. Gördüğü “kocaman, kapkara bir su” çünkü.  “Deniz siyahmış” diyor kendi kendine.  Ve o gecenin çocuk Muro’sundan yetişkin Murathan’ına birtakım duygular miras kalıyor.

Bu unutulmaz tren yolculuğunun anısı, okuyucuyu içinde oyuncak tren ve raylarının olduğu bambaşka bir anıya daha götürüyor. Ve burada kayıp bir tren rayı üzerinden Mungan’ın bir çocukluk travmasına dokunuyoruz. Siyasal, duygusal, kültürel birçok belirleyici etkisi oluyor bu travmatik yaşantının kendisi üzerinde. Başka bir çocuk tarafından çalınmış bir tren rayı, tüm oyuncak sisteminin iptal olmasını ve trenin işlemesini engelliyor. Trenin kendisinin çalınmasından bile daha hazin bir olayla karşılaşıyor çocuk Muro. Ve bu tren rayları arasındaki boşluk ya da yazarın deyimiyle sistemin “eksik parça”sı bu kitabın hatta varoluşunun bir “anahtarı” haline geliyor.

Mungan’ın yaşam öyküsü, 11 aylık bir kayıpla başlıyor. Yine bir tren yolculuğu ve bu yolculukta bu sefer yol boyu ağlayan bir bebek başrolü üstleniyor. 11 aylıkken, bir deniz memleketinden, bozkır memleketine getiriliyor. Bu yüzdendir ki içinde (yıllar sonra anlamlandıracağı) hep çalkantılı bir deniz barınıyor.  Biyolojik annesinden ayrılıp zaman zaman “Haboş” diye hitap ettiği annesine veriliyor. Hayatının 11 ayıyla ilgili bilgileri hep sezdiyse de, bilinçdışının karanlık koridorlarında izini sürmeye çalıştıysa da somut anlamda tek tük bilgilere yıllar sonra ulaşabiliyor. O tren raylarının kayıp parçasını bir anlamda buluyor da diyebilir miyiz? Gözlerini hep Mardin’de açtı sanırken İstanbul daha doğuştan onun içine yerleşmiş oluyor. Gerisi okumaya doyamadığımız yaşantılar silsilesi…  Tam 17 yıl sonra onu doğuran kadını görüyor, annesini.  Öz annesi dersem Haboş’a haksızlık edeceğimi düşünüp bu yüzden biyolojik annesi demeyi tercih ediyorum.

Yıllar sonra terapistinin kendisine söylediği oldukça anlamlı birkaç cümleye yer veriyor kitabında;

“Belki de baştan beri biliyordunuz. On bir aylıkmışsınız ayrıldığınızda. Bilinçdışı kayıtları küçümsememek gerek. Başka çeşit bir bilgidir bu, ama bilgidir. ”

On bir aylık bir çocuk neyi bilebilir? Dile getiremese de elbette kendisine ait olan çoğu şeyi.

On bir sayısının Mungan için yazgısal bir tarafı da oluşmaya başlıyor sanki: “Geç öğrenmelerimden biri de on bir yaşıma kadar ayakkabı bağını bağlamayı öğrenememiş olmamdır; başkasına bağlatmak kolay geldiğinden değil sahiden öğrenemedim.”

Neredeyse ergenlik döneminin başı sayılan on bir yaşında ayakkabı bağını bağlamayı öğrenirken;  çocukluk döneminin ilk evresi olan on bir aylıkken de bambaşka bir bağ kurmayı öğreniyor.

1972’de terk ettiği ve çok uzun yıllar görmediği Mardin’e,  belki de kendi içinde nice yaşantıları affedip, onlarla barıştıktan sonra gittiğinde ilk tepkisi olarak şunları ifade ediyor;  “o denli ağladım ki gözyaşlarımın perdesinden şehri doğru dürüst göremedim bile. Gözlerim çocukluğumun her şeyi grileştiren yağmuru olmuştu sanki. Hatıralar söz konusu olunca herkes aynı yaştadır.”

1972 yılı Mungan’ın 17 yaşında olduğu yıl. Damarlarında deli bir kanın aktığı ve her açıdan onun için çok zor olan bir yıl. Mungan bir sır yarasıyla büyüdüğünü ifade ediyor kitabında; “kendi payıma bu kadar çok çalışıyor, yazıyor, üretiyor olmamda; insanlara, hayata, varoluşa dair bu kadar çok şey söylemek istememde, sırrımın dilsizi olarak yaşadığım çocukluk günlerimin, ‘dili tutulmuş’ bir sır yarasıyla büyümemin bir payı var mıdır bilemem. Çocukluğum, yeniyetmeliğim boyunca suyun altında tuttuğum nefesimi belki de sayfanın yüzüne çıktığımda bırakabiliyorumdur. ”

O sır yarasına ben de Murathan Mungan’ın sadık bir okuyucusu olarak bu yazı vesilesiyle sarılmak istiyorum. O sır olmasaydı, yazdığı kitaplar bu denli “içeriden” olabilir miydi, “içeriyi” bu denli doldurabilir miydi merak ediyorum.  O sırrı burada aşikâr etmeyeceğim çünkü okuyucu olarak bu sırrı saklamam gerektiğini düşünüyorum.  Ancak siz de kitabı okuduğunuzda zaten uzun uzadıya tanıklık edeceksiniz bu sır yarasına.

Murathan Mungan’ın satırları, bozkır topraklarında köklenen ve denize tutkun davudî bir sesle örülü. Bu ses, yazarın çocukluğunu okurken kendi çocukluk cehennemimizi katlanabilir bir hale getiren merhametli ezgilerle dolu. Kitap bitiminde bazen efkârdan, hüzünden, bazen merhametten, bazen keyiften, bazen hiç bir şeyin değişmemezliğinden bazense her şeyin değişebilirliğinden kısacası insanlık hallerinden kafanızın bir hayli güzelleşeceğini söyleyebilirim.

Son söz niyetine, yazarın önsöz niteliğindeki “Niyet”inden bir alıntı yapmak istiyorum;

“Bir çocuğun kalbinin ne zaman kırıldığını büyükleri çoğu kez bilemez, ne kadar derinden kırılmış olduğunu da kendisi… Bunu ‘hissettiği’ şimşek çakımı kısa anlar yaşar belki, ama ‘bilmesi’ yıllar alır. Yalnızca insanlar büyür, yaralar büyümez, yaralar çocuk kalır.”