Bırak Demini Alsın Biraz

Bu yazım 19 Mart 2017 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar ekinde yayımlanmıştır.

http://www.birgun.net/haber-detay/birak-demini-alsin-biraz-151584.html

“Şimdi o adam yine hayatıma girse bu sefer kıskanmam” diyorsun. “O ilişkiyi onu kıskanarak bu denli mahvetmezdim” diyorsun. Ama kıskanmamayı o adamı kıskandın diye anlıyorsun.

“Şimdiki aklım olsa üniversite tercihlerini yaparken o bölümü yazmazdım” diyorsun, halbuki o bölümün zorluğunu o bölüme girdiğin için biliyorsun.

“O arkadaşımın kalbini boşuna kırmışım” diyorsun. Bu yalnızlığı yaşamasaydın, o arkadaşının kalbini yine kırardın biliyor musun.?

“O kadın hayatımdayken keşke bu kadar yalan söylemeseydim” diyorsun. O kadın seni yalanların yüzünden terk etmeseydi, yalan söylememen gerektiğini asla fark etmeyecektin, bilmiyorsun.

“Kedisiz bunca yıl nasıl yaşamışım” diyorsun, kedin olduktan sonra bunu anladığını unutuyorsun. Şimdiki aklınla önceki aklın savaşı bu.

Ve bu savaşın kazananı asla yok.

O zamanın gerçekliği, o zamanki sen, o zamanki şartlar başkaydı, şimdi başka…

Şimdiki aklınla o yaşadıklarını yaşamayacaktın zaten.

Bunları önceki aklınla yaşamasaydın, şimdiki aklın diye bir şey olmayacaktı.

“Annem beni yetiştirirken ne çok hatalar yaptı” diyorsun.

“Babamdan ne çok çektim, bu adam sonradan böyle sakinleşti” diyorsun.

Çocukluğunun anne babasıyla şimdiki anne babanı karıştırıyorsun birbirine.

Tıpkı önceki senle şimdiki seni birbirine karıştırdığın gibi.

Çocukluğunun anne-babasıyla olan kavganı, şimdiye sürüklüyorsun.

Annen baban da o uzun yıllar önce bıraktığın insanlar değil, bilmiyorsun.

Geçmişine gerekirse öfkelen, bağır, çağır ama sonra oturun 2 tek atın birlikte. Anlamaya çalışın birbirinizi, sarılın ve sonra dostça ayrılın. Alma geçmişinin ahını. O ahı lanete çevirme. Velev ki çevirdin, o lanetin hayatına bağdaş kurmasına izin verme. Canım John Berger’in şu lafını da yaz bir yere; “Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.”

Günler bile hep cumartesi değil, sen nasıl aynı sen olarak kalabilirsin ki…

Düşüncen değişiyor, hayat değişiyor, önceliklerin, duyguların değişiyor.

Ya hiç bir şey değişmeseydi. İşte o zaman hapı yutmaz mıydık bir düşün.

Evet yıllarını geçirdin o adamla. Nasıl da arkasına dönüp bakmadan gitti.

Evet o kadınla çocukluk arkadaşıydınız siz, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmezdi. Ve şimdi yanında yok, üstelik nasıl da eften püften bir sebeple yok.

Evet canın ciğerindi o senin ve nasıl da kırdı kalbini, en zayıf yerinden vurdu seni.

O marketten aldığın süt var ya hani üzerinde son kullanma tarihi yazan. Hah işte ilişkilerin de son kullanma tarihleri var, ne yazık ki üzerlerinde yazmıyor, zamanla anlaşılıyor.

Eğer bu son kullanma tarihini es geçersen sütten zehirlendiğin gibi o ilişkiden de zehirlenirsin, bunu biliyorsun değil mi?

Hırpalama kendini, yorma kalbini.

Öp o hatalarını, deneyimlerini, geçmişindeki her şeyi..

Seni şimdiki sana taşımış diye teşekkür et onlara. Şimdiki seni de sev bi zahmet.

Kendinden başka neyin var ki… Bir sürü şeyinin var olduğunu düşünüyorsun belki ama onlar sen olmadan çok anlamsız değiller mi?

Bak önüne. Devam et. Bekleme yapma geçmişinde.

Geçmişinin bir bekçiye ihtiyacı yok.

Bazen hayatın duruyormuş gibi geliyor ya.

Sanki hayatında hiçbir şey olmuyormuş gibi. Söyleyecek sözün bitmiş gibi. Bakacak gökyüzü tükenmiş gibi.

Beklediğin o iş teklifi bir türlü gelmiyor, o kadın ya da o adam hayatına bir türlü girmiyor, sen sanki hep yerinde sayıyormuşsun gibi geliyor ya.

Hayat durmuyor aslında. Deri değiştirmen, kabuk değiştirmen için alan yaratıyor sana.

Demlenmen için fırsat tanıyor. Biraz sessizlik sunuyor. Az sabretsene.

Sallama çay gibi olsaydın daha mı iyiydi?

Demini çekmeden sırf o çayı içmiş olmak için içseydin.

Demlendir deneyimlerini, zamanını, kendini.

Demini al. Bak o zaman kendine doyamayacaksın.

Öyle kendini iyi hisset diye değil bu lafım, kafiye olsun diye hiç değil.

Hayatının rehavetini alacak o demlenmiş halin göreceksin.

Edebiyat ve Psikanaliz

Bu röportaj 18 Mart 2017 tarihli Habertürk Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

http://www.haberturk.com/yazarlar/gulenay-borekci/1430475-edebiyat-ve-psikanalizin-firtinali-evliligi

Edebiyat ve psikanalizin fırtınalı evliliği

Psikanalizin kurucu babası Sigmund Freud hayatı boyunca tek bir ödül almış; büyük Alman şairin adına verilen Goethe Ödülü. Bunu psikoterapist Tuğçe Isıyel’den öğreniyorum. Bir süredir “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” atölyeleri düzenleyen Isıyel, psikanalizin edebiyatla kuvvetli bağlarını, ikisinin de dönüştürücü etkileri olduğunu hatta ‘bibliyoterapi’ yani kitaplarla tedavi gibi bir disiplinin de doğduğunu anlatıyor.

PSİKANALİZ

Ağırlıklı olarak yetişkinlerle ve çiftlerle çalışan psikoterapist ve psikolojik danışman Tuğçe Isıyel’in edebiyatla ilişkisi kuvvetli. Ve birkaç yıldır “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” atölyeleri düzenliyor. Mart ve nisan aylarında üç yeni atölye açılacak, tavsiye ederim… “Psikanaliz, bir tedavi biçimi olmasının yanı sıra bir düşünme biçimidir de” diyor Tuğçe. “Ben psikanalist değilim, psikanalizi bir düşünme biçimi olarak kullanıyorum. Edebiyat da bu durum için çok elverişli bir alan. Atölye kapsamında bilinçdışı, rüyalar, savunma mekanizmaları, aktarım ilişkisi, id-ego-süper ego, kastrasyon, narsisizm gibi psikanalizin temel kavramları üzerinde durup, metinleri psikanalitik bir bakışla irdelemeye çalışıyoruz. Aynı zamanda yazar ile eseri arasındaki psikodinamik faktörleri, bilinçdışının metin üzerinden işleyişini görmeye çalışıyoruz” diyor. Bir sonraki sorum, “Kimler bu atölyeden yararlanabilir?” oluyor. Cevap: “Bir edebiyat metnindeki olayları, durumları, kahramanları okumakla yetinmeyen; daha ötesini merak eden ya da sadece psikanalizle tanışmak isteyen herkes.” Buradan devam ediyoruz…

“Psikanaliz, divanın dışında kalan zamanını edebiyatta, kitap sayfalarının arasında geçirmeyi hep çok sevdi…” Psikanaliz ne buldu kitaplarda?

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’a “Sizin ustalarınız kimlerdir?” diye sorulduğunda, Freud kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. 70. doğumgünü kutlamalarında Freud, “Bilinçdışının Kâşifi” unvanıyla takdim edilince, bu unvanı reddeder ve şöyle der:

“Ozanlarla filozoflar bilinçdışını benden çok önce açığa çıkarmışlardır. Benim açığa çıkarmış olduğum şey ise, bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel bir yöntemdir.” Freud, hayatı boyunca tek bir ödül almış; 1930 yılında verilen Goethe Ödülü… Tüm bunlar Freud’un ve haliyle psikanalizin edebiyatla nasıl iç içe olduğunu gösteriyor. Freud’a göre bilinçdışı, sanatçıların yaratma ediminde ihtiyacı olan ilhamın da çok önemli bir kaynağı. Yani bilinçdışı; edebiyat ve psikanalizi buluşturan kavramların başında geliyor.

Nasıl bir ilişki var psikanalizle edebiyat arasında?

Edebiyat da psikoterapi de içsel çatışmaların çözümlenmesiyle ilgilenir. Her iki durumda da sembolleştirme ve yer değiştirme mekanizmaları kullanılır. Ve metaforların zengin katkısını görebiliriz. Freud, psikanalizi antik tragedyalarla, Shakespeare’in, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla desteklemiş. Örneğin Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus, psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yapmış. Flaubert’in histerik karakterlerinin, Freud’un 1895’te yayımladığı “Histeri Üzerine Çalışmalar” başlıklı eserini epey beslediği de söylenebilir.

Edebiyat da bir terapi biçimi sayılabilir mi; iyileştirir mi?

Her sanat dalı gibi edebiyatın da sağaltıcı bir tarafı var. Sabit Fikir Dergisi’ne “Edebiyatın İyileştirici Gücü” başlıklı bir yazı yazmış, ‘bibliyoterapi’ kavramından bahsetmiştim. Doğru zamanda doğru bireyle doğru kitabı buluşturarak kişinin duygusal sorunlarının anlaşılabilmesinde, yaşama uyum sorunlarının ele alınmasında kullanılan bir tedavi yöntemidir bibliyoterapi. Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak, bunu sembollerle, metaforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek edebiyatın işi. Yazmak, zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek sayılabilir. Buna eşlik eden okuyucu da yazarla, karakterlerle özdeşleşerek kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini anlamlandırır.

Psikanaliz hangi yazarları seviyor?

Kendisini kendisine ve dolaylı olarak da okuyucusuna içtenlikle açan; hayatla, kendisiyle, var oluşuyla derdi olan ve bu derde kalemini iliştiren tüm yazarları sevdiğini düşünüyorum.

Shakespeare, Dostoyevski tamam ama kötü bir edebiyat örneği de “anlamaya” yarar mı?

“Kötü” derken neyi kastettiğiniz önemli. Ben kişisel olarak, çok ciddi teknik sıkıntılar yoksa, edebiyat eserlerini iyi-kötü şeklinde ayırmıyorum. Yazar, okuyucusunu bir yolculuğa davet eder. O yolculuğa çıkıp çıkmamak bize kalmış. Yolculuk beklediğimiz gibi geçmeyebilir. Bunun yazardan ya da kendimizden kaynaklanan türlü sebepleri olabilir. Veya o anda böyle bir yolculuğa ihtiyacımız yoktur, önceliğimiz başka bir şeydir. Başka biri içinse bu belki de hayatının en muhteşem yolculuğu olacaktır. Bir edebiyat metnini sevmemiş olabiliriz, yazara ya da yarattığı karakterlere yakın hissetmemiş olabiliriz… Elbette bunun tersi de mümkün; kendimizi bir karaktere yakın hissetmiş, ona acımış ya da âşık olmuş hissedebiliriz. Yahut kitabı okuduğumuz an unutabilir, bir türlü bitiremeyebiliriz… Psikanalitik okuma önce kendi içimizde başlar. Ve okuduğumuz çoğu şey yazarın ruhsal süreçlerinden bağımsız olmadığı gibi, okuyucu olarak bizim kendi ruhsal süreçlerimizden de bağımsız değildir.

‘BİR YERDE İNSAN VARSA ORADA BİLİNÇDIŞI VARDIR’

Psikanaliz edebiyatı resimle veya müzikle aldatır mı? Demek istediğim diğer sanat dallarıyla da ilişkisi var mıdır?

Bir yerde insan varsa, orada bilinçdışı da vardır. Bilinçdışı psikanalizin ana malzemesidir. Resim, müzik, mimari, politika, moda… Bu alanların hiçbiri insandan yani bilinçdışından ayrı düşünülemez. Psikanaliz bilinçdışının olduğu her yere burnunu sokabilir. Burnunu soktuğu yerde ise iyi koku almakta üstüne yoktur.

Diyelim ki atölyenize katıldım. Oradan nasıl bir değişiklikle çıkarım?

Bir edebiyat metnini okurken artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir… Tercihen biraz kafanız karışmış ya da basitçe farklı bir görüş açısı kazanmış olarak çıkabilirsiniz.

Hangi metinleri inceliyorsunuz?

Türk edebiyatından eserler seçiyor, bir öykü, bir mektup, bir roman inceliyoruz. Bazı gruplar bireysel ya da kolektif olarak bir eseri inceleyip ortaya bir ürün koymak istiyorlar. Atölye bittiğinde de katılımcılarla bağlantımız sürüyor. Yazdıkları incelemeleri edebiyat dergilerine, edebiyat sitelerine gönderiyoruz. Örneğin atölyeye katılan bir grup Sadık Hidayet’in “Kör Baykuş”unu inceledi ve o yazı Varlık Dergisi’nde yayımlandı.

Aynı zamanda çift terapistisiniz. Bu, bir edebiyat metnini yorumlarken bakış açınızı nasıl etkiliyor?

Seanslarımda çoklu gerçeklikle çalışıyorum. Gerçekliğin lineer bir düzeni yok, mutlaka geçmiş, şimdi ve gelecekle bağlantılı. Kişiler ilişkilerine, geçmiş deneyimlerinin tortularını taşıyorlar. Kişilerin olayları algılayış tarzları farklı. Anın gerçekliği ve çiftlerin ilişkideki duygusal pozisyon alışları benim için önemli. Terapide odaklandığım şeylerin başında bu geliyor. Edebiyattaki karakterleri, kurguyu anlamaya çalışırken de önemli bir araç oluyor. Danışanla olmak ve edindiğimiz yeni deneyimler yoluyla gelişmesini, dönüşmesini sağlamak çok kıymetli. Benzer bir süreç bir kitabı okuma serüveninde de olabiliyor. Başarılı bir psikoterapi sürecinde olduğu gibi, bir kitabı bitirdiğimizde de kendimize dair bir şeylerle karşılaşıyorsak, ne mutlu bize.

Psikanaliz, dünyayla aramızdaki fırtınayı sakinleştirir mi?

Psikanaliz nedir, ne işe yarar?

Psikanaliz: Ruh çözümlemesi. Ruhsal işleyiş süreçlerimizi inceleyen bir bilim dalı, aynı zamanda ruhsal sorunlarımız, arayışlarımız konusunda etkili bir tedavi tekniği. Bir bakıma insanın kendisini kendisinden yeniden yaratması… Ana malzemesi, ‘bilinçdışı’.

Bilinçdışı nasıl oluşur?

Bastırma yoluyla… Yüzleşmek istemediğimiz anılarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, travmalarımızı, arzularımızı bastırıyoruz. İşte psikanaliz dediğimiz pratiğin merkezinde de bilinçdışına itilmiş olanın bilince çıkarılması var. Psikanaliz sayesinde iç dünyamızda olup bitenler arasındaki bağlantıları ve bunların yaşamımızdaki olaylara, ilişkilere, tekrar eden sorunlara ve içinden çıkamadığı durumlara nasıl sebep olduğunu görmeye başlıyor; içgörü kazanıyoruz.

Peki dünyayla aramızdaki fırtınayı sakinleştirir mi?

Bu süreç başlangıçta kendimizle ve dünyayla aramızdaki fırtınayı artırsa da, fırtına bir süre sonra diniyor. Daha güzeli, fırtınanın ne zaman geleceğini anlamamızı sağlayacak bir öngörü yaratıyor.

Kendine Ait Bir Yol

Bu yazım 5 Şubat 2017 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar ekinde yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/kendine-ait-bir-yol-145742.html

“Rota oluşturuldu.”

“80 metre sonra sağa dönün.”

Uzun bir süredir araçlarda +1 kişiyiz.

“400 metre sonra çıkış, sola dönün.”

Bize gideceğimiz yere göre sürekli komutlar veren bir erkek ya da kadın sesi yolculuklarımıza eşlik ediyor.

“600 metre sonra hafifçe sağdan devam edin.”

Bu sesin bir nebzeye kadar işimizi kolaylaştırdığı kesin.

“300 metre sonra sola dönün ardından sağa dönün.”

Geçtiğimiz yaz birkaç arkadaşımla kısa bir seyahate çıkmıştım.

“200 metre sonra sola dönün.”

Varacağımız yeri cep telefonlarımızdaki haritada takip etmekten, sapağı kaçırma kaygısından, manzaraya, etrafta olan bitene ne kadar dikkat edebildik bilmiyorum. Ne gördük o yol boyunca hatırlamıyorum.

“Varış noktasına mesafe 300 metre.”

Bu tavrımızın temellendiği birkaç nokta var elbette. Varacağımız yere bir an önce varmak, mümkünse kaybolmamak, yolu şaşırmamak, yol boyunca karşımıza çıkabilecek olası sürprizleri ve riskleri en aza indirgemek.

“2 kilometre düz devam edin.”

Kaybolmaktan hiç korkmadığımız kadar fazla korkuyoruz sanki.

Yolda kaybolmak bunun en somut örneği.

Kaybolma riskinden kurtularak, kaybolunca elde edeceğimiz şeyleri de kaybediyoruz.

Bir de kendi içimizde, kendi hayatımızda kaybolma durumu var.

Bu kaybolmayı engellemek için de navigasyon cihazından fırlamış sesin türevlerine ihtiyaç duyabiliyoruz hayatımız boyunca.

Birileri bizim için bir rota oluştursun ve kaç metre sonra nereye sapacağımızı, nereden döneceğimizi söylesin.

Ama tabii önemli bir fark var, insanın yolu bir şehrin yolundan çok daha karmaşık, çok daha bilinmez. Bu yüzden navigasyon türevlerinin yanılma payı oldukça yüksek.

Her yaşam öyküsü biricik.

Çünkü hepimizin ruhsal mayası başka. Hepimiz başka başka yaşantılardan, başka geçmişlerden, başka aile kökenlerinden geliyoruz hayata. Hepimiz farklı beklentilerin, farklı hayallerin ürünüyüz.

Her birimizin kendi hayat deneyimindeki zaafları, tıkanıklıkları, avantajları, dezavantajları, öncelikleri, beklentileri, krizleri ve bunlara ilişkin geliştirdiği çözüm yöntemleri çok farklı.

Hepimizin yolda yürüme hızı, mola sıklığı bambaşka.

Bu yüzden bizden daha iyi kimse bilemez hayatımızdaki rotayı nasıl oluşturacağımızı ve o rotada nasıl ilerleyeceğimizi.

Hiç kimse sen olamaz, kimse de ben olamaz.

Birbirimize yollarımızda eşlik edebiliriz elbet ancak birbirimizin yolunu kendi yolumuzcasına biçimlendiremeyiz.

Bu herkesin kendi yolu. Ve hepimizin yolu kendine!

Bu yolda ilerlerken navigasyon cihazına niçin ihtiyaç duyduğumuzu biraz sorgulayalım.

Nedir bizi korkutan?

Rotadan çıkarsak ne olur? Kaybolursak? Yolları karıştırırsak? Duvara toslarsak?

Başka bir yere gitmek isterken bambaşka bir yerde kendimizi bulursak? Ve yeni vardığımız bu yer diğerinden bambaşka pencereler açarsa hayatımızda.

Ne olur? Geç mi kalırız bir yere? Eğer öyleyse bu ne acele?

Kaybolmak yolun şanındandır.

Ve her kayboluş başka bir keşiftir aslında.

“Gerçek yolculuk geri dönüştür” der Ursula Le Guin, Mülksüzler romanında.

Biz de kendimize dönüp, tüm kalbimizle kendi yolumuza inansak. Yön duygumuza güvensek.

Kendimizi serbestçe sadece kendi yolumuza bıraksak.

Kendi kaybolma sanatımızı icra etsek.

Kaybolmazsak gerçek manada kendimizi bulmak nasıl mümkün olabilir ki?

Peki ya kendimizi kaybetmezsek, kendimizi bulmanın başka bir yolu var mı ki!

Bütün kavşaklarıyla, otobanıyla, köprüleriyle, çıkmaz sokaklarıyla, meydanlarıyla kabul etsek kendi yolumuzu. Bir yere hızlıca varmaya çalışmadan yolda karşımıza çıkanlara biraz daha dikkatle baksak. Belki bu dikkatle baktıklarımız yolda bize güç verecek, hatta tabela işlevi görecek şeylerdir.

Navigasyon cihazı, sadece bir metafor değil sevgili okuyucu.

Araçlarımızda da sustursak ya bazen navigasyonun şu itici sesini.

İstediğimiz bir müziği koyup, sezgilerimize kulak verip merak ettiğimiz başka yollara sapsak.

Yolun keyfine varsak.

Aradığımız sokağı bulmaya çalışırken de cebimize koysak o haritasını açtığımız telefonu.

Oraya buraya bakına bakına bulsak o sokağı.

Köşede tüylerini yalayan kediyi, mendil satan çocuğu, el ele tutuşan yaşlı çifti, çay molası veren esnafı es geçmesek.

En kötü kayboluruz ya da yoldan çıkarız ve bu düşündüğümüzün aksine belki de en kıymetli şeydir.

“Rotadan çıktınız.

Rota yeniden oluşturuluyor. “

Umut Market

Bu yazım 21 Ocak 2017 tarihli Biamag’da yayımlanmıştır.

http://m.bianet.org/biamag/yasam/182878-umut-market

Uzun süredir çiçek açmıyor menekşem. Yerini sevmediğini düşünüp aldım diğer pencerenin kenarına koydum. Orayı hiç sevmedi, yaprakları da değişik oldu bu sefer, büzüş büzüş. Bir arkadaşım “su dengesini iyi yapman gerek hatta toprağını da değiştirmeyi deneyebilirsin“ dedi. Gittim toprak almaya. Almışken yeni de bir saksı alayım dedim. Değişiklik olsun dedim menekşeye, sıkılmıştır hep aynı saksıda belki. Ben çiçek olsam sıkılırdım mesela. İnsan sürekli aynı tabakta ömrünün sonuna dek yemek yiyemez değil mi! Sürekli aynı kıyafetle de dolaşamaz. Sıkılır yani. Sıkıntı diye bir şey var şu hayatta. Bazen duvarlara bakınca bile geçmiyor. Yatağın sürekli aynı tarafında yatınca da sıkılırsın. Sağında yatıyorsun diyelim arada sola geçmek gerekir. Oradan da bakmak gerekir  tavana, kapıya, yanındaki adama, kadına…

Neyse konu dağılmasın, menekşe diyordum. Valla bana mısın demedi yine. Aynı suratsızlıkla devam ediyor hayatına. E ben de kendi haline bıraktım sonunda. Kendi haline bıraktım dediysem yok saymıyorum elbette onu. Arada konuşuyorum kendisiyle. Çiçeklerle konuşmaya biraz erken başlamış olabilirim. Kendi kendime konuşmaktan iyidir.

Menekşeye kaptırdım gidiyorum, aslında daha mühim başka bir mesele var.

Lahanaların hiç tadı yok bu sene. Geçen alayım dedim kapuska yapacaktım zeytinyağlı şöyle biraz da acılı olsun dedim. Anneannemin kulakları çınlasın çok güzel yapar. Hele lahana dolmasını.

Ayol sanki laboratuarda üretmişler bu lahanaları. Bu ne tatsızlık! Biraz baharat filan katınca daha yenilebilir bir hale geldi neyse ki. Yanına da yoğurt aldım. Zaten bana göre yoğurdun güzelleştiremeyeceği hiçbir şey yok.

Bizim market Çatalca’daki bir çiftlikten getiriyor yoğurtları. Nasıl taze, nasıl lezzetli.

Benim kedi de çok seviyor. Kocaman bir kase yoğurt koy önüne yer. Balık yemez ama. Niye? Çünkü biraz değişik.

Kediler çok acayip varlıklar. Bak benimki evden çıkacağımı anladığı zaman geliyor kapının önüne, kendisini yere atıp açıyor göbeğini. Seveyim onu diye. Yahu evden çıkacağım vakti mi buldun kur yapacak.

O gün de spor ayakkabı almaya gidecektim kendime. Niye “gidecektim” dediysem. Gittim işte. Aldım da. Şimdi markasını söylemeyeyim reklam olmasın. Hem de baya uygun bir fiyattaydı. Yılbaşından sonra indirime girdi çoğu yer. Bazı mağazalar hiç girmiyor indirime ama! Ne özgüven onlarınki de. Gerçi çok da kaliteli ürün yapıyorlar. Varsın girmesin indirime. Helali hoş olsun o para. Bak kaliteli ürün çok önemli. Gerekirse bir tane olsun ama kaliteli olsun.

Neyse o spor mağazası indirimdeydi ama. İyi oldu benim için. Devir ekonomi devri azizim. Çok da rahatlar. Sabahları kilometrelerce yürü, çok da güzel uyum sağlarlar, gıklarını da çıkarmazlar. Canım spor ayakkabılarım. Sabah yürüyüşü çok iyi geliyor. İnsan baya açılıyor. Yürüyüşten sonra çok da güzel bir kafe keşfettim. Çayları çay gibi kokuyor valla.

Eskiden taş çatlasa 7-8 tane kafe vardı bizim mahallede. Gelen gideni tanırdı, giden de geleni. Çaylar da her zaman çay gibi kokardı. Şimdi neredeyse bir sokakta 8 tane cafe açıldı. Çok hoş dizayn edilmiş yerler allah için. Ama tıkış tıkış masalar, çayları kahveleri de birbirinden beter. Kimin girip çıktığı da belli deği.

Ama tek tük de olsa dışı gibi içi de güzel yerler çıkabiliyor insanın karşısına.

“Dışı seni içi beni yakar” demiş ya eskiler. Bak çok doğru bir laf. Hiçbir şey vallahi göründüğü gibi değil. Bu sosyal medya çok süslü gösteriyor her şeyi. Elalem birbirinin hayatına özenip özenip duruyor. Sosyal medya mutluluğu diye bir şey var artık. Yahu mutluluğun fotoğrafı olmaz ki. Mutluysan fotoğraf çekmeyi düşünmezsin zaten. Ordasındır yani. Fotoğraf kimin aklına nasıl gelsin. Ben mesela hep canımın en sıkıldığı zamanlarda fotoğraf paylaşıyorum. Can sıkıntısı pek mühim mesele zaten yukarıda da bahsettim. Tekrar temcit pilavı gibi ısıtmaya gerek yok, daha soğumamıştır bile.

O değil de bu sene iyi kış yaptı. Diz boyu kara ulaştık resmen. Belediye de fena çalışmadı hani. Ara sokakları filan çok muntazam bir şekilde tuzladılar. Ama yine de 3 gün kar tatili oldu. Ohh mis! Tatillerin en güzeli. Öğrenciler de öğretmenler de iyi dinlendi. Önümüzdeki hafta kar yine geliyormuş diyorlar. Yine tatil olur mu acaba! Evlere çekilip iyi kitap okuduk. Bak kitap dedim de geçen yeni aldığım bir kitabı arkadaşıma ödünç vermiştim. Daha kitabın kapağını açmadan yani. Peki arkadaşım ne yapmış? Tükenmez kalemle altını çize çize, kitabın orasını burasını kıvıra kıvıra okumuş bir de utanmadan kitaptaki bir sayfanın fotoğrafını çekip instagrama koymuş. Ben şoktayım tabi. Kitap okumanın da bir adabı var yani. Hele başkasının kitabını okumanın. Bir de kitap konusunda ne kadar hassas olduğumu beni tanıyan bilir. O tanıyamamış demek ki. Ben de onun bu denli hoyrat olduğunu bilememişim. Hoyratlık çok feci bir şey. Kitaba kıymet vermeyen hiçbir şeye  kıymet vermez ben sana diyim.

***

Sıkıldınız mı? Çok mu uzattım?

Özledim de ondan.

Neyi mi özledim?

Gündelik hayatın dertleriyle meşgul olmayı, havadan sudan konuşabilmeyi.

Havadan sudan!

Önemsiz bir şey gibi mi geliyor böyle yazınca? Dünyanın en önemli şeyi halbuki.

Dünyanın en ferah, en dingin, en barışçıl, en hafif, en sahici meselesi aslında.

Ve ben çok özledim.

Bu ülkenin derdi hiç bitmedi ama bu derdin insan canlılarının yüzlerine bu denli sinmediği günleri özledim.

Acaba nerede bomba patlattılar, kaç kişi öldü, kimi içeriye aldılar, kim nereye kaçtı, kim ne dedi gibi sorularla beynimizi yakmadığımız günleri özledim.

Günlük/haftalık/aylık travma menüsünün ruhumuza dayatılmadığı günleri özledim.

Gelecek kaygısının aklıma mukayet olmayı zorlaştırmadığı günleri özledim.

İnsanlara “hayır“ kelimesinin anlam ve önemini anlatmak zorunda kalmadığımız günleri özledim.

Şişme mont giyen, büyük çanta taşıyan, kocaman sakalı olan adamlardan tedirgin olmadığım günleri özledim.

Toplu taşımaya sadece havasız diye, kalabalık diye binmek istemediğim günleri özledim.

Mahallede alışveriş yaptığım -hani şu Çatalca’dan doğal yoğurt getiren- marketin adı “umut“ market.

Poşetlerinin üstünde de “umut”  yazıyor. Poşetin içinde taşınan da umut olabilseydi keşke.

Umudun bir market adı olmadığı günleri özledim.

İlişkiler için Bibliyoterapi Desteği

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Ocak 2017 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/iliskiler-icin-bibliyoterapi-destegi

Aşkın nasıl bir duygu olduğunu tarif et, deseler, oldukça “cilalı” bir duygu olduğunu söylemekte bir sakınca görmezdim. Zira her şeyi olduğundan daha parlak gösterdiği kesin. Peki bu sonsuza dek sürüyor mu? Elbette hayır. Hatta bazı kişiler tarafından aşka çeşitli sürelerde ömür bile biçiliyor. Bir son kullanma tarihi var! Şayet sürseydi de, o parlaklık sonucu gözlerimiz bozulabilir, körlük başlayabilirdi. İşte o vakit, aşkın olmasa da, âşığın gözü gerçekten kör olabilirdi.

Aşka dair yeryüzünde nefes alıp veren insan sayısı kadar çok şey yazılıp çizilmiştir herhalde. Dolayısıyla bu saatten sonra yeni bir şey söylemek ne kadar mümkün bilmiyorum. Fakat aşka dair bilmediklerimize temas edip ezberimizin bozulması da fena olmazdı diye düşünüyorum.

Alain de Botton, Aşk Dersleri romanında içinde aşkı, özlemi, evliliği, hayal kırıklıklarını, cinselliği, bıkkınlığı, evlilik dışı ilişkiyi, tekdüzeliği barındıran uzun soluklu bir ilişkinin çetrefilli yollarında gezdiriyor bizi. Evlilik “kurumu”, romantizm, iki insanın birlikte olma gereklilikleri, aldatma üzerine kafamızı bir hayli karıştırıyor.

“Yanlış kişilerle evleniyoruz çünkü sevilmek ve mutlu olmak arasında doğru ilişkiyi kuramıyoruz,” diyor Alain de Botton ve çoğu kişinin yanlış kişiyle evlendiğini ama bunu çok da önemsemediğini belirtiyor. Yazara göre insanların yanlış kişiyle evlenmelerinin bir diğer nedeni de “biz çok yalnızız” algısı; hayatını tek başına sürdürmenin hep olumsuz bir anlama işaret etmesi… “Bu insanlar, mutluluğu yalnızca bir evlilikte bulabileceklerine inanıyorlar ancak aslında birçoğu ne istediği konusunda bir fikre sahip değil.” Bununla bağlantılı olarak, bir röportajında da sağlıklı ilişki için şunları söylüyor: “Hayatı boyunca aslında yalnız olduğunu idrak eden, hayatı daha hafif, daha sorunsuz yaşar. Rahatlar bir kere. Daha yaratıcı olur. Şarkılar söyler, şiirler yazar, kitaplar üretir. Bambaşka bir mertebede yaşar, üretir. O seviyeye ancak kendi kendine yetebildiğini fark eden insan erişebilir. Ve asıl kendi kendine yetebilen bir insan sağlıklı, mutlu bir ilişki kurabilir, bir başkasını gönülden sevebilir. Başkasının düşündüklerini tekrar edip durmaz, kendine ait bir görüşü vardır çünkü. Daha dikkatli dinler, kendini dinlemekten antrenmanlıdır çünkü.”

Romanında Rabih ve Kirsten isimli iki karakterin yaşadıkları aşktan ve bu ilişkinin evliliğe evrilmesinden bahsederek bize bugüne kadar anlatıldığı gibi aşkın sadece heyecandan ibaret olmadığını, bir duygudan daha ötesi, bir davranış şekli, yani bir beceri olduğunu ve aşkın başkalaşıp her evrede farklı yaşantıları, duyguları doğurmasının üzerinde duruyor Alain de Botton. Ve belki de en önemlisi, aşkın geçirdiği değişimi kabullenmeyi öğretiyor. Evet “öğretiyor” çünkü roman boyunca yazarın rahatsız edici olmayan didaktik tavrı hüküm sürüyor. Kitabın adının “aşk dersleri” olması, okuyucunun bu tavırla karşılaşmasını şaşırtıcı kılmıyor.

Aşkın uçucu olduğu muhakkak ancak sürdürülebilirliği mümkün mü sorusunun peşine de düşüyoruz Aşk Dersleri’nde. Yazarımız bunun öğrenilmesi ve hatta öğretilmesi gereken bir beceri olduğunu düşünüyor. Tam bu noktada Tomris Uyar’ı anmak isterim: “Sevginin yalnızca bir duygu olmadığını, bilgi de gerektirdiğini kendimden biliyorum. Sevgi savurganlığım yüzünden habire su vererek çürüttüğüm kaktüsler hâlâ aklımda.”

Aşk Dersleri, ilişkilere dair seçmeli değil zorunlu bir kitap olmayı hak ediyor. Özellikle romantik ilişkilerinde problem yaşayanlar için bibliyoterapötik bir etki yaratacağı kesin. Alain de Botton ülkemizde çok sevilen bir yazar. Hatta “modern filozof” gibi abartılı bir ünvanla da anılıyor. Karmaşık konuları basit ve sade bir dille anlatabilmek kolay bir iş değil elbette ancak “roman” yazdığını iddia eden birinin etkileyici aforizma üretimi kadar kurguya da biraz daha özen göstermesini beklemek de hakkımız!

Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir bakış

Bu yazım SabitFikir Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.sabitfikir.com/elestiri/edebiyat-ve-psikanaliz-iliskisine-%E2%80%9Caykiri%E2%80%9D-bir-bakis

Psikanaliz, divanın dışında kalan zamanını edebiyatın içinde, sayfaların arasında, yazarların kalemlerinin ucunda geçirmeyi hep çok sevdi. Hatta edebiyat, o kadar çok psikanalizin içinde oldu ki, psikanalizin çalışma nesnesi olan bilinçdışı kavramının antik tragedyalarla, Shakespeare’in Dostoyevski’nin kahramanlarıyla desteklendiğini biliyoruz. Sophokles’in kahramanı Kral Oidipus’un psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi’ne isim babalığı yaptığını da. Flaubert’in romanlarındaki histerik karakterlerin, Freud’un 1895’de yayımladığı Histeri Üzerine Çalışmalar başlıklı eseriyle epey örtüştüğünü, –belki de– ona eşlik ettiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz.

Psikanalizi divana hapsetmeyip diğer sanat dallarıyla –felsefeyle, politikayla, mimariyle hatta modayla– olan ilişkisi üzerine yazılıp çizilenler dünyada hatırı sayılır bir miktarda. Türkiye’de ise gerek psikanalize yeterli ilginin gösterilmeyişi, gerekse çeşitli dillerdeki metinlerin dilimize çevrilmesi konusundaki yetersizlikler ve psikanalizle bir şekilde haşır neşir olan kişilerin yeni metin üretimindeki sıkıntılarından dolayı metin çeşitliliği Türkçede oldukça az bir miktardaydı. Psikanaliz saman kağıtlara basılan asık suratlı kitaplara emanetti. Ancak bu durum, son yıllarda oldukça heyecan ve merak uyandıran bir dönüşüm içerisinde. Psikanalizle ilgili birçok telif ve çeviri eser yayımlanıyor. İşte bunlardan biri de, 1944 doğumlu müzikolog ve psikanalist olan Michel Schneider tarafından kaleme alınan Okumak ve Anlamak. Kitabın Edebiyatta Psikanaliz alt başlığındaki başrolü üstlenen isimler ise Vladimir Nabokov, Henry James, Fernando Pessoa, Marcel Proust, Arthur Schnitzler.

Kitapta, birbirinden bağımsız on inceleme sunmuş Schneider. Bu incelemeler, edebi bir metnin psikanalitik duyarlılıkla nasıl okunabileceğini gösterirken, bazı bölümlerde, kendinizi bir vaka çözümlemesine tanıklık ederken de bulabiliyorsunuz. Ayrıca bu incelemeler bünyesinde psikanaliz tarihine, psikanalizin temel kavramlarına, yaklaşımlarına değinilip, psikanalizin felsefeyle olan yakın bağına temas edilip, psikanalistlerin duruşları, sınırlılıkları, sınırsızlıkları(!) da gayet cesur bir biçimde irdeleniyor.

Yazar önsözünde kitabının ortaya çıkışına dair bazı esaslardan bahsediyor: “Bu kitapta derlenen metinlerde kelimelerin anlamına dair arayışımı entelektüel yaşamımın tabi olduğu üç esasa göre belirledim: Yetki, psikanaliz, edebiyat. Her biri bana sorduğumdan hem daha azını hem de fazlasını anlattı. ‘Bana var olduğumu söyleyin’, yetkinin beyan edilmesidir. ‘Bana düşündüğümü söyleyin’, analitik aktarım sırasında ötekinden beklenendir. Edebiyattansa istediğim tek şey vardı: ‘Bana rüya görmediğimi söyleyin’; siz, roman yazarları, farkında olmadan içinde yaşadığım hikayeleri anlatan romanlar. Okundular ve anlaşıldılar. ”

 

Kitabın kuşkusuz en etkileyici bölümlerinden biri olan “Ne Düşünüyorsun?” sorusu, doğrudan Freud’a yöneltiliyor. Ve düşünme eylemi üzerinden okuyucunun önüne birtakım sorular sürülerek, düşüncenin kökeninin bir eksiklikle belirlendiği çeşitli psikanalistlerin görüşlerinden yararlanılarak ifade edilmiş: “Bion için düşünce, beklentinin hayal kırıklığıyla buluşmasıdır. Düşünce, olmayan nesnenin yerini alır ve bunu yaparken de nesnenin yokluğunu inkar etmez. Çocuk memeyi bekler, ancak onu tatmin edecek meme yoktur. Olmayan meme, no breast, yani memenin yokluğu bir düşünce oluşturur ve düşünme eylemiyle düşünme düzeneğinin kaynağındadır.” Bion’a göre düşünmek, içinde boşluk olan gerçeklikle kurulan bağın bir temsilini ortaya koymaktır. Schneider’a göre de ”Ne düşünüyorsun?” sorusu, anneye sormaktan bıkılmayan bir sorudur. Ona göre anne, düşünceyi ve düşünülecek ilk şeyi veren kişidir. Açlığı ve yemeği beraber sunması gibi. “Anne, ödipal yapılanmanın geçirdiği değişimlere ve başarısızlıklarına göre, zihinsel veya etki edilecek bir malzemeye dönüştüreceği bir düşünme aygıtı inşa eder.” Birincil düşünce bedenle, dokunmakla, hissetmekle ilgili olup anneden gelirken; dile, yasaya ve idrak etmeye dair ikincil düşünce süreçlerinin de babadan aktarıldığı açıklanıyor.
Burada özellikle yer vermek istediğim bir diğer bölüm ise “Gayretli Psikanalist.” Schneider bu bölümde ortalığı biraz dağıtıp kafaları itinayla karıştırıyor. Psikanalizi, edebiyattan; edebi yazıyı psikanalitik yazıdan ayrıştırıyor. Analist yazarların değil, “gayretli psikanalist” adını verdiği yazan analistlerin olduğundan bahsediyor. Psikanalize dair araçları ve yöntemleri edebiyatta işlevselleştirmeye çalışan “yazanlar,” edebiyatı psikanalizin bir uzantısı haline getirmeye uğraşmaktadırlar. Michel Schneider’a göre ortaya çıkan şey ise ne psikanalize ne de edebiyata ait canavarların doğması oluyor. Ona göre yazarlar neden yazdığını değil, nasıl yazacaklarını sorgularlar. Neden yazdığını sorgulayanlar ise yazanlardır. Hatta daha da ileri giderek gayretli psikanalistin sevilmek, takip edilmek, itaat edilmek için yazdığını düşünür. Yazarların ise sırf okunmak için yazdıklarını. Kişinin yazar olmak için değil, yazar olduğu için yazdığını savunur. Ve kimilerine oldukça sert gelebilecek, aynı zamanda da sayfalarca tartışmaya açık kalabilecek cesur bir sınır çizer; “Hayır, edebi tarz psikanalistin işi değildir.”

Ve tam bu noktada “bir roman yazma riskini” göze aldığını düşünen psikanalist Serge André’nin o radikal ayrımı yaptığını düşünür. Serge André, “psikanaliz konuşturmaya çalışır, yazıysa susturmaya,” diye yazmıştır. Neyi konuşturup, susturacağı ise kitabın önemli meselerinden biri olarak düşünülebilir.

Lacan, “Edebiyat kalıntıların uyumudur,” der. Schneider da bu fikre kesinlikle katılır ancak neyin kalıntıları olduğunu da sormadan edemez  ve şöyle yanıt verir: “Bir seansta veya bilimsel toplantılarda kullanılan dilin kalıntıları değildir bu. Bizzat edebi dilin uyumudur ve bu anlamda bir uyumun kalıntısıdır. Duyulan şey yazılmaz. Yazıya, kelimelerin hiçbir şey ifade etmediği, anlaşılmadıkları o anda başlanır.” O an ise şüphesiz ki kendinden menkuldür, nedensizdir.

Okumak ve Anlamak, okuması ve anlaması pek kolay olmayan bir kitap. Sürüklenerek değil de durarak ilerlemeyi, referansları takip etmeyi ve çok yönlü bir düşünme sürecinden geçmeyi hak ediyor. Bu anlamda, kendisini ve okuyucusunu felsefeye bulaştırarak var olmayı önemseyen bir kitap olduğunu söylersek abartmış olmayız. Elbette bunlar gözümüzü korkutmak için değil, gayretli birer okur olmamız için planlanmış olabilir.

Edebiyat ve psikanaliz ilişkisine “aykırı” bir pencereden bakmayı, bu ikiliye dair bazı ezberlerin bozulmasını ve pek çeşitli zor sorulara maruz kalmayı göze alanlar için düşünsel hacmi geniş ve sıra dışı bir eserle karşı karşıya kaldığımızı belirtmek isterim.

 

Ruh sağlığımızı kimlere emanet ediyoruz?

Bu yazım 25 Aralık 2016 tarihli BirGün Gazetesi’nin Pazar eki’nde yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/ruh-sagligimizi-kimlere-emanet-ediyoruz-140782.html

Son günlerde özellikle ruh sağlığı alanında çalışan kişilerin ve bu kişilerden hizmet alan insanların zihnini meşgul eden ve sosyal medyada da geniş yankı bulan üzücü iki tane önemli olay yaşandı.

İlki yaşam koçu ve melek terapisti Beki İkala Erikli’nin okuyucusu olan ve ondan 3 seans koçluk hizmeti almış bir kişi tarafından ofisinin önünde canice öldürülmesiydi.

Beki İkala’nın ismini daha önce hiç duymamıştım. Eminim ki bu hizmeti verirken kendine göre oldukça iyi niyetli bir şeyler yapmaya çalışmıştı. Ancak büyük bir talihsizlik sonucunda ruhsal anlamda ciddi düzeyde sıkıntı yaşayan bir danışanı tarafından öldürüldü. Bu cinayetin akıl alır hiçbir yanı yok. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine sabır diliyorum.

Cinayetin failinin de ruhsal tedavisinin ve hukuki sürecinin başladığını biliyorum.

Yaşam koçu ve melek terapisti Beki İkala, psikoloji/psikiyatri eğitimi almış olsaydı, psikopatoloji bilgisi olsaydı, kişilik bozukluklarıyla, psikozla nasıl çalışması gerektiğini bilseydi ya da en azından inandığı, uyguladığı yöntemin herkeste bambaşka etkiler doğurabileceğini, kimine hiç iyi gelmeyeceğini ve bu iyi gelmeme haliyle de o kişinin çok tehlikeli bir evreye geçebileceğini bilseydi sonuç daha farklı olabilir miydi?

Burada Beki İkala’nın şahsından çıkıp, bu korkunç cinayetin, özellikle son yıllarda oldukça revaçta olan melek terapisi, çığlık terapisi, regresyon terapisi gibi psikolojik(!) alternatif terapi modellerinin bilimselliğine, tehlikesine dair olan tartışmaları yeniden gündeme getirmesiyle ilgili olarak yazıyı devam ettirme niyetine giriyorum. Bu terapi modellerinin yanı sıra içindeki vahşi kadını keşfet, gizemli dişiliğine doğru yolculuğa çık, ilişkindeki karanlık yönleri fark et, tanrıyla bütünleş, içindeki tanrıçayı sev gibi sloganvari başlıklar taşıyan grup çalışmaları ve kamplar da yapılıyor. Bunlara new age dinlerin damıtılmış versiyonları diyebiliriz.

İnsan ruhsallığının çetrefilli olduğu aşikar. Bu terapi modellerini uygulayanların ve demin ismini saydığım “kişisel gelişim” çatısı altında yapılan grup çalışmaları yapan kişilerin çok büyük bir kısmının herhangi bir psikoloji/psikiyatri eğitimleri yok maalesef. Ve kendilerinden hizmet almaya gelmiş kişilerin gerçeklik algısına zarar vererek, “bilinçdışı” dediğimiz ve davranışlarımızı büyük ölçüde belirleyen bir kavramı çok hoyrat bir şekilde tetikleyerek hem onları hem de kendilerini büyük bir tehlikeye atıyorlar.

Bu hizmeti almaya gelen kişilerin yaşadıkları problemler, bu tarz bilinçten, içgörüden yoksun yöntemlerle daha da kemikleştirilip, sinsi bir hastalık gibi daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüşebiliyor. Bir süre bunlara devam eden kişilerin, yaratılan tahribatı giderebilmek adına çok ağır psikiyatrik müdahalelere maruz kaldıklarını da mesleki deneyimlerimden biliyorum.

Suyun yüzlerce metrelik derinliğine tüpsüz dalış yaparsanız nefesinizi ancak belirli bir süreye ve belirli bir yere kadar tutabilirsiniz. Ancak daha sonrasında ya suyun yüzeyine çıkmanız gerekir ya da size destek verecek bir ekipmana ihtiyaç duyarsınız. Aksi halde ciğerleriniz parçalanır, boğulursunuz. Yanınızda kim varsa o panik haliyle onu da boğabilirsiniz.

Veya dalış tüpünüz var diyelim ancak nasıl dalacağınız konusunda bir eğitiminiz yoksa suyun derinliğine hızlıca dalıp, sonra hızlıca yukarıya çıkarsanız da vurgun yersiniz.

Alçak basınçtan yüksek basınca ya da tam tersine hızlıca geçmenin ölümcül tehlikeleri vardır suyun altında. Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belirli derinliklerde beklemeniz, o sırada var olan basınca uyumlanmanız ve daha sonra hareket etmeniz gerekir.

İnsan ruhsallığıyla çalışmak da buna benziyor.

Eğer ehliyetiniz yoksa, mesleki ekipmanlarınız yani mesleki bilgi, beceri ve donanımınız yoksa kaza yapmak işten bile değil.

Bedenimiz gibi, ruhsallığımız da oldukça önemli. Nasıl ki bedenimizde bir sıkıntı olduğunda o işin uzmanına gidip, muayene oluyorsak, ruh sağlığımızı da psikoloji eğitimi almış, işin uzmanlarına teslim etmemiz gerekir.

Merdiven altı yerlerde ameliyat yaptırmak nasıl tehlikeliyse bu durum ruh sağlığımız için de geçerli.

Peki o zaman ruh sağlığımızı hangi psikologlara, psikoterapistlere, psikolojik danışmanlara emanet etmeliyiz?

Elbette diplomasından ve uzmanlığınızdan emin olduğumuz, araştırdığımız, iyice sorup soruşturduğumuz kişilere.

Diploma lafını açmışken bu hafta yaşanan ikinci korkunç olaya değinmek istiyorum.

Bu olay da psikolog olduğunu iddia eden Çağla Düvenci Sönmez’le ilgili. Bu kişinin sahte psikoloji diplomasıyla danışmanlık hizmeti verdiği, televizyon programlarına katılıp konuşmalar yaptığı ve Prima, Lactamil gibi ünlü markalarla da hayali “psikolog” kimliğini kullanarak çalışmalarda bulunduğu ortaya çıktı. Ancak kendisinin psikoloji bölümünden değil sosyoloji bölümünden mezun olduğu ve sosyolojide okurken alttan birkaç tane psikoloji dersi aldığı anlaşıldı. Mezun olduğu üniversitenin öğrenci işleri de bu durumu doğrular nitelikte bir açıklama yaptı.

Biz bu ülkenin vatandaşları olarak sahte diploma ya da diplomasızlık durumlarının tartışılmasına oldukça alışığız. Devlet büyüklerimizden tutun da çok çeşitli meslek gruplarına kadar. Neyse ki hayat bazen yüzümüze gülüyor da bazılarınınki ispat edilebiliyor. İspat edilemeyen yüzlercesi var elbette.

Çağla Düvenci Sönmez, “blogger anneler” furyasından “socialmom” hesabıyla sosyal medyadan adını duyuran biri. 190 bine yakın takipçisi var. Paylaşımlarına baktığımızda sürekli kadınlığını, anneliğini, hamileliğini ön plana çıkaran, mesleki bilgi ve deneyimine dair herhangi bir paylaşıma rastlanmayan, “ışıltılı” bir imaj yaratıp, o imajın peşinde insanları sürüklemeye çalışan biri.

Belli ki psikolojiye epey hevesli arkadaşlarımızdan. Yalancının mumumun yatsıya kadar yanacağı atasözüyle de daha önce hiç karşılaşmamış. Ama şimdi deneyimlemiş oldu. Bu da önemli bir adım elbette. Bu işin psikoloji bölümünden alttan birkaç ders alınıp hobi biçiminde yapılamayacak kadar ciddi bir iş olduğunu, psikoloji ya da psikolojik danışmanlık bölümlerinden birinde lisans ya da yüksek lisans eğitimini almış olmasını ve psikoterapi yapacaksa en azından bir psikoterapi ekolünde ve alanında uzmanlaşmış olması gerektiğini eminim ki bu süreçte öğrenmiştir. Geçmiş olsun diyelim. Umarım kendisinin bundan sonraki mesleki hayatı ahlaki ve etik hassasiyetlerle harmanlanır.

Şimdi insan ruhsallığı diyoruz, bu durumun çocuk oyuncağı ya da hobi olmadığından bahsediyoruz. Ciddiyetinden bahsediyoruz. Bilimselliğinden bahsediyoruz. Ancak kocaman bir gerçeklik var ki o da; psikologların, psikolojik danışmanların, psikoterapistlerin bir meslek odasının, bir meslek yasasının olmaması. Bir denetleme sisteminin var olmaması.

Yukarıdaki örneklerin yanı sıra örneğin işletme mezunu biri parayı bastırıp özel bir üniversitede psikoloji alanında yüksek lisans yapıp kendisine “psikolog” ünvanını yakıştırıp, hiçbir psikoterapi eğitimini olmamasına rağmen psikoterapi yapabiliyor. Ve bu ne yazık ki denetlenemiyor.

Yaratılan bu boşlukta psikoloji bilimiyle yakından uzaktan ilgisi olmayan ama varmış gibi yapan kişiler bu alanda at koşturup, çok büyük hasarlara sebebiyet verdiler, veriyorlar, vereceklerdir de.

Ciddi bir önlem alınması için daha kaç tane felaket yaşanmalı?

Mutluluk Fetişizmi

Bu yazım 3 Aralık 2016 tarihli Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/yasam/181325-mutluluk-fetisizmi

smiley-1041796_1920

Bu aralar mutsuz, depresif, kötü hisseden kişiler değil de her şeye ve herkese rağmen sürekli mutlu hissedenler ya da sürekli mutlu hissetmek isteyenler psikologları bir ziyaret etse yeridir. Öncelikle en baştan söyleyeyim kimsenin mutluluğunda gözüm yok. Fakat bir ruh sağlığı çalışanı olarak mutluluğun fetiş bir kavram haline getirilmesi, özellikle son yıllarda artan bu mutluluk düşkünlüğü oldukça ilgimi çekiyor.

Ne kişisel ne de mesleki hayatımda hiçbir zaman mutluluğa aşırı meraklı biri olmadım. Melankolinin dibinde de yaşamıyorum elbette ama yaşamın amacının mutlu hissetmek filan olduğunu düşünmüyorum. Terapi süreçlerinin de böyle bir amaca hizmet ettiklerini sanmıyorum. Yani eğer sadece mutlu hissetmek için bir psikoterapiste gidiyorsanız bence vazgeçin.

Yaşam koçlarına, kişisel gelişim kitaplarına tepkili olmam da daha çok bu sebeple ilintili. Yaşama dair birtakım “iyi” duyguların amaç edinilmesi ve bu “iyi” duyguların fetişleştirilmesi. Üstelik bunların “profesyonel” olduğu iddia edilen bir çabayla yapılması ve bir pazarlamacı tavrıyla piyasaya sürülmesi. Bu şekilde davranan terapistler de var elbette. Yüzlerindeki yapmacık gülümseyişten ve bazı “kutsal” kelimeleri dillerine pelesenk etmelerinden tanıyabilirsiniz onları. Bu yaklaşım insanilikten ve sahicilikten son derece uzak görünüyor bana.

(Yaşam koçları ve kişisel gelişim kitapları konusuna girmeyeceğim zaten haklarında fazlaca yazıp çiziyorum, orada burada konuşuyorum, neredeyse kendimden sıkılacağım. Ancak hatırlatma olması adına geçtiğimiz yıllarda bianet’e yazmış olduğum Yaşam Koçları İyi Saatte Olsun Terapistleri ve Türlü Tuhaflıklar Üzerine başlıklı yazıyı yeniden hatırlatmak isterim.)

İnsanın, birileri tarafından dışarıdan ona çakılan duygularla değil, içeriden gelen duygularla kalabilmesini daha sahici ve samimi buluyorum. İçeriden gelen duygular pek iç açıcı olmasa dahi kişinin kendi ritmine göre herhangi bir şeyden kaçmadan, olanla yüzleşerek duygularını dönüştürebileceğine inanıyorum.

Yani bu bağlamda önemli olan her türlü duyguya açık olma ve her türlü duyguyu hissedebilme becerisini geliştirmek. Sadece mutluluğa endekslenmemek.

Eğer duygu hissedişlerimizde bir çoraklık veya bir takılmışlık varsa da bunu bir şekilde fark etmek ve çözüm bulmak gerekiyor, ruhsallığımızı yavanlıktan kurtarabilmek adına.

Sadece mutluluk için yaşamak, yalnızca birkaç kısa an için yaşamak ve geri kalanı da çöpe atmak anlamına gelebilir. Bu durum ise mutsuzluğun, mutluluğun sona erdiği an başlamasını kaçınılmaz kılabilir.

Mutluluk fetişisti birtakım kişilerin, her şeyi keyif ve haz açısından değerlendirdiklerini hatta bu haz ve keyif haline bağımlı olduklarını gözlemliyorum. Bu elbette hastalıklı bir bencilliği de beraberinde getiriyor. Bunu yaşadıkları çok ciddi sıkıntılardan, zorluklardan, acılardan kaçış yolu olarak kullandıklarını da farkındayım. Zor bir çocukluk, travmalar, hastalıklar bu kaçışın olası sebeplerinden birkaçı olabilir.

Bu kaçış bazı eylemlerle de kendisini gösterebiliyor. Örneğin bazılarının bir guru edasıyla mutluluğu bir kampanya gibi anlatması, bir ürünü pazarlar gibi mutluluk hakkında yazıp çizmeleri ya da sosyal medyada ne kadar mutlu olduklarına dair fotoğraf paylaşmaları ilk aklıma gelenler. Bunlara maruz kalan veya kişisel olarak bu kişilerden feyz almayı tercih eden kişiler umarım birtakım gerçekdışı beklentiler, hayal kırıklıkları, ruhsal çökkünlükler yaşamıyorlardır. Yaşıyorlarsa da tez zamanda atlatmalarını ve hayatı olduğu gibi kabullenmelerini diliyorum.

Bir şey dile ne kadar çok getiriliyorsa onunla ilgili ciddi bir yoksunluğun yaşandığını düşünüyorum. Olmayan şey sürekli tekrar edilerek bu yoksunlukla başa çıkılıyor olabilir.

Bir başka takıntı da hayatın anlamını bulmaya dair olsa gerek.

Hayatın anlamını bulmak diye bir şey nasıl var olabilir? Ayrıca niye olsun? Bu hayat anlamsız demek değil. Ancak “hayat” dediğimiz şey, tek bir anlama indirgenmeyecek bir genişlikte sanki. Hayatı anlamlı kılmak ise bambaşka bir konu. Ve bunun ilk adımının da olumlu-olumsuz tüm duygularla barışık olabilmekten geçtiğine inanıyorum.

Yaşamda acılar, mutsuzluklar, kötülükler, zorluklar var. Geçmişte de vardı, şimdi de var, gelecekte de var olmaya devam edecekler. Bunların üzerini örtmeye çalışmak nafile bir uğraş çünkü bir yerden illa ki hortlayıp kendilerini bize hatırlatacaklardır.

Herhangi bir kılıfa, maskeye, kaçışa gerek duymadan yaşamı tüm bunlara rağmen yaşayabilmek, tüm bunlarla yaşamı zenginleştirebilmek esas mesele.

Herhangi bir duyguyu yermeden veya yüceltmeden hepsine kucak açabilmek.

Çünkü yaşam sadece mutlu hissetmenin çok daha ötesini hakediyor olmalı.

Cin Aynası’nın Gör Dediği

Bu yazım 23 Ekim 2016 tarihli BirGün Pazar’da yayımlanmıştır. 

http://www.birgun.net/haber-detay/cin-aynasi-nin-gor-dedigi-132551.html

cin-aynasi-nin-gor-dedigi-199803-5

Bazı kitapları beklemenin ve onlara kavuşmanın tadı bambaşka.

O kitapları sindire sindire okumak, içselleştirmek, yazarın sesiyle kendi sesinizi bütünleştirmek ya da ayrıştırmak ne kıymetli.

Ercan Kesal’ın çıkan her kitabı yeni bir heyecan kaynağı oluyor benim için. Memleketten abim gelmiş de acaba bu sefer bize ne getirmiş hissiyle başlıyorum okumaya.

Cin Aynası, yazarın dördüncü kitabı. Bellekleri silkeleyen bir kitap. Bu sayede de yaşanmışlıkları tazeleyen, onlara yeniden bakmamızı sağlayan bir aracı. Bu yenidenlik içerisinde de yaşantıları dönüştürmemizi sağlayan bir şifacı.

Yazarın, psikanalize ve sinemaya yaptığı göndermeler ise kitabı benim için çekici hale getiren diğer noktalar.

En baştan belirtmek isterim ki bu bir kitap tanıtımı ya da eleştiri yazısı değil. Zaten hali hazırda kitap hakkında çok besleyici, düşündürücü yazılar yazıldı, yazarıyla pek keyifli röportajlar yapıldı. Şu an okuyor olduğunuz bu satırlar ise, Cin Aynası’nın bana düşündürdüklerini kaleme alma denemesi sayılabilir. Önce yazarı anlamaya çalışmak, anladıkça zihnimin gıdıklanması, gıdıklandıkça kendi düşüncelerimin peşine takılmam bu yazının kaleme alınmasındaki temel motivasyon kaynaklarım arasında.

Cin Aynası’nda Ercan Kesal’ın kişisel tarihiyle toplumsal tarih arasında gidiş gelişleri, okuyucu olarak bizleri de peşinde sürüklüyor. Ve kitabın nesnesi değil, öznesi konumuna geliyoruz, kendimizle ve toplumumuzla yüzleşecek alanlar yaratıyoruz. Toplumsal acılarımıza dokunuyoruz tekrar, el birliğiyle tutulmayı bekleyen yaslarımızla karşılaşıyoruz.

Türkiye, ne yazık ki yasların tutulamadığı hatta yas tutmanın engellendiği bir ülke. Çok uzun bir süredir neleri unutmamız, neleri unutmamamız gerektiğine, hangi yasların “dışarıya” çıkartılıp tutulmaya değer olduğuna, hangilerinin “içeride” kalması gerektiğine devletin belleği karar veriyor.

Freud’a göre, ruhsal acıların kökeninde hatırlanabilenler değil “unutulanlar” vardır. Bizim toplumumuz için buna “unutturulanlar” da diyebiliriz.

Travmatik yaşantılarda söz yoktur. Bir koku, bir görüntü, bir ses, bir dokunuş, bir çağrışım belleğimizi alt üst edebilir. Alakasız olaylara verdiğimiz duygusal ya da fiziksel alakasız tepkiler, travmanın dallanıp budaklanabilme gücünü göstermektedir bizlere. Travma bilinçdışımızda köklenip, bedenimizde meyvesini verir. Travmayı yaşayan veya buna tanıklık eden kişiler çok uzun bir süre zihinlerinde aynı olayı evirip çevirip yeniden kurgulamaya, yeniden düzenlemeye çalışabilir. Bu o yaşantıyı simgesele dönüştürme işlemidir. Çünkü ruhsal hakikat, ancak simgesel düzen içinde inşa edilebilir. Ruhsal “uzlaşmaya” giden yol sembolizasyon sürecinden geçer.

Öyküleştirilemeyen, yani sembolize edilemeyen travmatik her anı, kişiyi yeniden travmatize edecektir. Bu noktada sosyal destek sistemlerinin devreye girmesi çok önemlidir. Her acı biriciktir, ancak birlikte konuşabilme, birlikte anlamlandırabilme, birlikte düşünebilme kişiyi yeniden umutlandıracak önemli adımlardır.

Bu birlikte konuşabilme durumu, birileri tarafından “öteki” addedilen bir grup kişinin, kendi içlerinde toplanıp olan biteni konuşup paylaşmaları değil elbette. Bu durum kapalı bir sistemi de beraberinde getirir ve toplum içinde kutuplaşmaların, birbiriyle empati kuramamaların, tektipliliğin artması riskini taşır. Bir odada uzun süre havasız kalmak, nasıl ki o odada yaşamayı güçleştirirse, o kapalı sistem içerisinde var olan kişiler de er ya da geç ruhsal olarak çölleşecektir.

Yas tutma süreci, yas tutan kişinin ya da toplumun, yitirilen şeyin zihinsel temsilini hatırlamak yani sembolize etmek, o anıyı gözden geçirmek ve bu ilişkiyi anlamlandırmak üzere başvurduğu bilişsel etkinliklerin tümüdür. Travmatik kayıplar ardından tutulan yas, mağdurun travmatik olayın ona acı verici hisleriyle bozulan öyküsünü, söz öncesine kilitlenmiş, bedende mühürlenmiş travmatik yaşantıyı söze dökerek, sembolize ederek yeniden yazmasıdır. Hatırlama, birey veya topluluğun kendi kendine, kendi içinde yaptığı bir çalışma değildir. Hatırlama ancak ötekinin varlığında ötekiyle, yani tanıklarla birlikte yapıldığında anlam kazanabilir.

Ercan Kesal, Cin Aynası’nda toplumsal olarak yaşadığımız travmatik anılarımızı söze dökerek, belleklerimizi şifalandırıyor. Tanıklık ediyor, tanıklık ettiriyor. Eski(meyen) defterleri açıyor. “Unutmak ihanettir çünkü” diyor. Hatırlatıyor. Gösteriyor. Ve bunu hoyratça değil, çok naif bir yerden yapıyor. Yarayı açmaya vesile oluyor ancak yarayı öyle bırakmıyor, pansuman yapabilme gücünün varlığını da sezdiriyor okuyucusuna.

Cin Aynası’nı okumaya başladığım sıralarda okullar yeni açılmıştı. Öğrencilere 15 Temmuz Darbe Dirişimi’yle ilgili broşürler dağıtılmıştı. Broşürdeki “15 Temmuz Sözlüğü”nde ise “cumhuriyet, demokrasi, meclis, darbe, cunta, FETÖ/PDY” kavramlarının anlamları açıklanıyordu.

Evet 15 Temmuz korkunç bir geceydi ve elbette unutulmamalıydı.

Peki ya yaşadığımız diğer korkunç geceler, günler? Onları ne kadar hatırlıyoruz ya da ne kadarını unutmaya çalışıyoruz? Ne için, kim için unutmaya zorlanıyoruz? Unuttuklarımız daha sonra bize nasıl dönüyor? Unuttukça insanlığımızın eksildiğini ne kadar farkındayız?

15 Temmuz sözlüğü gibi bir sözlük daha yapılsa ve içinde faili meçhul, Cumartesi Anneleri, barış, özgürlük, katliam, Ermeni Soykırımı, linç, 12 Eylül, faşizm, vicdan gibi kelimelerin anlamları da açıklansa…

Unuttuğumuz yerden yara alıyoruz. Hem de nasıl köklü yaralar…

Hatırladıkça yaralarımızı saracağımızı ne zaman öğreneceğiz?

Hatırlamaya vesile olan Ercan ağabey’e sevgiyle. . .

Tepki Verme Sanatı

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır.

http://bianet.org/biamag/toplum/181128-tepki-verme-sanati

son_m

Çok uzun bir süredir türlü türlü sebeplerle toplu bir moral bozukluğu içerisinde olduğumuzu söylersem abartmış olmam herhalde.Bunun bireysel ve toplumsal çok çeşitli sebepleri var kuşkusuz. Sabah gözümüzü karanlığa açıyoruz örneğin.

Yeni saat düzeniyle beraber sabahın yedisinde hava hala karanlık oluyor. Bünyemizin yıllardır süre giden alışkanlığını bu yıl devlet büyüklerimizin takdiri neticesinde değiştirmek zorunda kaldık. Adaptasyon kabiliyetimizi sürekli geliştirmeye yarayan bir sistem içerisinde deviniyoruz.

Diğer yanda adına kentsel dönüşüm denilen kentsel çöküş hikayesini yaşıyoruz. Bitmeyen inşaatlar, ses ve görüntü kirlilikleri, balkonsuz, kişiliksiz binalar.

Özellikle Beyoğlu’nun, Kadıköy’ün hiç olmadığı kadar değişen yüzleri…

Hiçbir şey bıraktığımız yerde değil artık. Bitmeyen yas süreçlerimize artık olmayan mekanların yasını da ekliyoruz.

Yazarların, gazetecilerin, akademisyenlerin sürreal sebeplerle tutuklu oluşları ise başka trajik bir konu.

Bitmeyen cinayetler, tecavüzler, terör saldırıları…

Yanlış anlaşılan ya da bir türlü anlaşılmayan demokrasi, özgürlük gibi kavramlar.

Sonra fillerin tepişmesi, çimenlerin ezilmesi.

Daha bin tane şey var düşününce ama hepsini yazmaya kalksam yetişemem sanırım.

Bir de çok sık aralıklarla aklımızın sınırlarını zorlayan şeyler için change.org denilen bir yerde imza topluyoruz.

En son çocuklar tecavüzcüsüyle evlendirilmesin diye imza topladık mesela. Böyle bir şey için imza topladığımızı yazarken bile utanıyorum. Ve inanamıyorum. Bu ülkede hala inanamadığım bir şeylerin olmasına sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum.

Çocuğun çocuk, kadının kadın, ağacın ağaç, hayvanın hayvan olduğunu anlatmaya çalışıyoruz birilerine. Bizler ısrarla anlatmaya çalıştıkça, ısrarla anlamayan insanlarla bir arada yaşıyoruz.

İyi hissetmek pek kolay değil sanki. Bireysel mutluluklarla da bir yere kadar idare edebiliyoruz, çünkü en nihayetinde bu coğrafyada soluk alıp vermeye devam ediyoruz.

Ibn Haldun’un çok sevdiğim lafıdır, “coğrafya kaderdir” der. Kadere meydan okumayı, bu coğrafyanın bir parçası haline getirecek olan da bizleriz sanırım. Bu meydan okuma elbette tepkilerimizle olacak.

Fakat nasıl tepkiler?

En son çocuk istismarı konusunda özellikle sosyal medyada paylaşılanlar, dile getirilmeye çalışılan tepkiler son derece düşündürücü(ydü).

Tecavüze uğrayan hayvanlar için, “onları da mı evlendireceksiniz” denmesi, “birden fazla kişiye tecavüz eden kişiler için yazı tura mı çekilecek” gibi sarkastik ifadelerin kullanılması, “bu yasayı savunanların eşleri, anneleri, çocukları da tecavüze uğrasın” gibi korkunç ifadeler, var olan kötülüğü daha da pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Herhangi bir şeye hizmet ettiğini de düşünmüyorum.

Tepki vereyim derken edilen küfürlerde kadın bedeninin aşağılanması, eril bir küfür dilinin daha doğrusu şiddet dilinin kullanılması tam da karşısında durulan şeyin bir parçası olunduğunu düşündürüyor.

Elbette eleştirmeye, öfkelenmeye, tepkimizi dile getirmeye hakkımız var.

Ancak iyi hissetmeyişimizin ve öfkeli oluşumuzun dilini rahatsız olduklarımızın diline benzetmeden, alaycı, ötekileştirici bir biçimden uzak, küfürler saçmadan nasıl kullanabiliriz? İnsan haklarını, çocuk haklarını, kadın haklarını, hayvan haklarını daha makul yollarla savunamaz mıyız? Böyle bir beceri geliştirebilmek için birbirimize destek olsak nasıl olur?

İstismar konusunda aileleri, çocukları bilinçlendirmek, çocuklarla, kadınlarla çalışan sivil toplum kuruluşlarına maddi manevi destekte bulunmak, gönüllü faaliyetlere girişmek, konuyla ilgili daha çok yazmak, daha çok okumak, daha çok konuşmak benim ilk aklıma gelenler. Sizin aklınıza gelenleri de lütfen paylaşın. Bu paylaşımlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Ülkede ve dünyada bunca hoyratlık hüküm sürerken “incelikleri” incitmeden, “söz”ün kalbini kırmadan tepki göstermenin bir yolunu elbette bulabiliriz.

Tutunacağımız dalları kesmenin kimseye bir yararı yok.