Kişisel Gelişim mi, Kişisel Gerilim mi?

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/yasam/166960-kisisel-gelisim-mi-kisisel-gerilim-mi

Geçtiğimiz aylarda “Yaşam koçları, iyi saatte olsun terapistleri ve türlü tuhaflıklar üzerine” başlıklı yazımı yazarken, zihnim bir yandan kişisel gelişim kitapları üzerine de tez zamanda yazmam gerektiğini aksi halde bu serinin eksik kalacağını salık veriyordu. Zira her yaşam koçu aynı zamanda kişisel gelişim uzmanı da sayıldığından, kişisel gelişim kitapları yazma potansiyelini fazlasıyla taşıdıklarını düşünüyorum.  Daha sonra bu konuyla ilgili yazma fikrimi rafa kaldırmıştım ki birtakım koylarda, plajlarda insanların elinde bir virüs gibi yayılan o kitapları tekrar görene kadar.

Vakti zamanında çok sevdiğim bir arkadaşımın kütüphanesinde göz gezdirirken birkaç tane kişisel gelişim kitabı dikkatimi çekmişti. Onları elime almamı sağlayan şey başlıkları ya da içeriklerinden çok kitapların kapak resimlerinin ve kitap sırtlarının yazarın(!) fotoğrafından oluşmasıydı. Yani sen git o kadar vakit ve nakit ayır kişisel gelişim kitabı yazıp, yayımlatacağım diye, sonra da “kendinin geliştiğini” kanıtlarcasına boy boy fotoğraflarından birini kitabın kapağı yap. (Zaten kitabının içeriğine, doluluğuna güvensen, yakışıklı bir fotoğrafını kitabının kapağı yapmazsın diye düşünüyorum. Kitabındaki içerikten çok kendini vitrin olarak kullanıyorsun daha çok satabilmek adına!) Buyurun önce buradan yakalım. Sanki bir popstar albüm çıkarıyor! Peki madem bu kadar “piyasa” bir iş yapmaya yeltendin kitabının içinde öyle iddialı, ağır kavramları kullanma bir zahmet, hakkını veremiyorsun çünkü. Sufilikten bahsetme mesela, “ego” kavramını yerli yersiz kullanıp, sızlatma Freud’un kemiklerini, bilinçsizce her şeye travma etiketini yapıştırma. Burada bu kişilerin narsisistik kişilik özelliklerini, bu denli gözükme, onaylanma ve takdir ihtiyaçlarını ve olası nedenlerini incelemeyeceğim. Zaten herşey apaçık ortada. Ancak bu kişilerin bir guru, bir mürşid edasıyla, bir zamanlar kendilerinin de, ne olumsuz yaşam deneyimlerinden geçip, bir şekilde neleri neleri aştıklarını ifade etmeleri ve kendi deneyimlerinden edindikleri düşüncelerini tek mutlak gerçekmiş gibi sunup insanların –inanma/iyileşme/medet umma vs…- zaaflarından yararlanmalarını çok kurnazca buluyorum. Elbette sözüm kaliteli iş yapanlardan, sınırlarını bilenlerden, sırtını bilimselliğe dayayanlardan dışarı.

Kendi fotoğraflarını kitap kapağı yapan kişisel gelişim kitabı yazarlarının(!) büyük çoğunluğunun Türkiyeli olması ise ayrıca düşündürücü. Yabancı kaynaklara baktığımda buna pek rastlayamadım. Kendi dövmeli, kaslı, döpiyesli fotoğrafını kitap kapağına koymak Türkiyeli kişisel geliştiricilere özgü birşey sanırım.

Bu tarz kitapların temel argümanları arasında yaşama dair büyük hedefler belirlemek, hayata pozitif bakmak, kendi içimizdeki güç/sevgi/başarı vs… ile tanışmak, beden dili/ ses tonumuz üzerinde hakimiyet kurmak, zihnimizi yönetmek, ne kadar mükemmel olduğumuzu fark etmek, an’ı yaşamak, 5 adımda bilmem neye ulaşmak vs…  bulunuyor. Tüm bu argümanların kişisel gelişimden çok, kişisel gerilime yol açtıkları kesin. Sürekli bir kendini gözlemleme halini, her an bir şeyleri aşmayı hedeflemeyi, bir arzu benliği yaratıp; ona ulaşmaya çalışmayı, kendi varoluşunun özgün, biricik bilgisine kulak vermektense başkalarının deneyimlerini kendine rehber tutmayı öğütlemesi kişiyi geliştiren değil, olsa olsa gerileten ve geren bir sürece sokacaktır.

Bir de bu kitaplarda sık sık sözü geçen “an’ı yaşa, hayatı ıskalama” sloganı var hiç anlayamadığım. An dediğin şeyin içinde geçmiş de, gelecek de, şimdiki zaman da soluklanır. Sen bir ağaca bakarken, dün kavga ettiğin sevgilini düşünüyorsan, bu düşünce senin o an’daki gerçekliğindir. Yani kişi, an kaçmasın diye onu düşünmeyi kendisine zorla bıraktırıp ağacın ne kadar güzel köklendiğini, yapraklarının rüzgarda nasıl tatlı tatlı uçuştuğunu düşünüyorsa, bu durumun kişinin kendi gerçekliğine dair büyük bir aldatmaca yarattığına inanıyorum. Ancak gel gör ki bu tarz kitapları okuyunca sanki an denilen şeyin arkasından atlı kovalıyormuş da sen de onu yakalamak zorundaymışsın gibi bir algı yaratılıyor. Sonra ben niye şöyleyim, ben niye böyleyim, hayatımı bile doğru düzgün yaşayamıyorum gibi anksiyete kokulu düşünceler abanıveriyor zihne. Buyurun size kişisel gerilim! Bu kitaplar teoride kişinin kendisiyle barışmasını sağlamak gibi söylemler içerirken, pratikte ise kişinin kendisiyle çatışmasını yoğun bir şekilde tırmandırıyor ne yazık ki…

Bu kitapların çok sattığını düşünürsek benim esas irdelemek istediğim insanların kişisel olarak gelişmek için neden bu tarz kitaplara, hap bilgilere ihtiyaç duydukları… Muhteşem bir manzara karşısında bile o manzaraya zihinsel ve duygusal olarak varmayı, onu kendi biricik gerçekliği içinde eritmeyi kendilerine çok görüp,  kaygılı gözlerle bu tarz kitapların tatil arkadaşlığı yapmasına izin verilmesi…

Birçok yerde ebeveynlere yönelik seminerler veriyorum. Seminerin ardından bana sordukları soruların başında kitap tavsiyesi istemek oluyor. İstiyorlar ki 10 adımda mükemmel annelik, zor çocukla başa çıkmanın 5 anahtarı, başarılı çocuk yetiştirmenin 23 adımı, uyumlu çift olmanın 17 yolu gibi tuhaf isimli kitap reçeteleri yazayım onlara. Belki kişisel gelişim kitapları okumaya çok alıştıkları için, belki kolaya kaçtıkları için, belki de benim şu an bilemediğim başka bir sebep yüzünden. Benim onlara ilk söylediğim şey kitap okumayın, kendi ebeveynlik yönünüzü en saf haliyle siz kendiniz deneyimleyin ve bu deneyimler sonucunda gelişin/geliştirin demek oluyor. Mükemmel değil, organik ebeveyn olmaya çalışın diyorum. Doğal olun, bir tereddüt yaşarsanız da size seve seve yardımcı olacak uzmanlar var şu hayatta, onlardan destek isteyin. Ama lütfen psikolog görünümlü işletmecilerin, reklamcıların size daha fazla zarar vermesine izin vermeyin. Ne yazık ki ülkemizde işletme, iktisat gibi bölümlerden mezun olup, üzerine psikolojinin herhangi bir alt dalında yüksek lisans yapıp veya parayı bastırıp yaşam koçluğu sertifikası alıp ben psikoloğum/psikoterapistim demek moda oldu.  Lütfen okuduğunuz o kitapların yazarlarını, destek aldığınız o kişilerin uzmanlık alanlarını ciddi bir şekilde araştırın.

Ve başkasının deneyimlerini düstur edinmeyin kendinize. Çünkü hepimizin ruhsal mayası, ruhsal formu başka. Hepimiz başka başka yaşantılardan, başka geçmişlerden, başka aile kökenlerinden geliyoruz hayata. Hepimiz farklı beklentilerin, farklı hayallerin ürünüyüz. Bu yüzden bizden daha iyi kimse bilemez çocuğumuzu nasıl yetiştireceğimizi ve elbette hayatımızı nasıl yaşayacağınızı…

Çoğu kişi psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarını birbiriyle karıştırıyor. Belki kitapçılarda iki türün bitişik raflarda yer almasından dolayı. Fakat ikisi kesinlikle aynı şey değil. Psikoloji kitapları öncelikle bilimsellikten temelleniyor ve sizi şişme motivasyonlarla arkanızdan hoyrat ellerle itmiyor. Kendinize dair daha gerçekçi sorgulamalara, daha derinlikli farkındalıklara davet ediyor sizi.

Sizi “gerçekten” geliştirecek kitapları okumayı çok istiyorsanız nacizane önerim klasikleri okumanız olabilir, geçmişte okuduysanız bile yine okumanız,  şiir okumanız, psikoloji/pedagoji uzmanlarının kitaplarını okumanız ama sizi sizden daha iyi tanıyormuşçasına hayatınıza nasıl yön vermeniz gerektiğini söyleme cüretinde bulunan yazarlardan ve onların çok bilmiş kitaplarından uzak durmanızı bir kez daha hatırlatırım.  Çünkü herkesin kendi hayat deneyimindeki zaafları, tıkanıklıkları, beklentileri, krizleri ve bunlara ilişkin geliştirdiği çözüm yöntemleri ve problem çözme kapasiteleri çok farklı. Bizi kendi gerçekliğimizin bilgisinden alıkoyacak ya da bu bilgiye ulaşmamızı engelleyecek kitaplara hayatımızda yer vermemek çok daha sağlıklı. Çünkü o kitaplar, o kitabı “yazanın” gerçekliğini içeriyor, bizimkini değil. Kendi gerçekliğimizi ise en iyi biz bulabiliriz. Belki izlediğimiz bir filmde, okuduğumuz bir romanda, seyahat ettiğimiz bir şehirde, gözlemlediğimiz bir kedide, belki bir terapi odasında kim bilir… Ama bu ancak bizim burnumuzu soktuğunuz bir şey olmalı. Çünkü bu bizim yaşamımız.  Çünkü hayat 10 adımın, 20 anahtarın çok daha ötesinde bizim deneyimlememiz gereken özel bir şey.

Adalar Memleketi: Endonezya

Bu yaz hayatımdan bir adalar memleketi geçti. Hem de hiç hesapta yokken.. Soğuk bir akşamda, canım kapı komşum Müge’yle pijamalarımızı giymiş kırmızı koltukta otururken pat diye karar verilen sonra gereği neyse yapılan…Niye orası? Kendi sularımda yüzdürdüğüm öykülere yeni kara parçaları eklensin diye mi? Sanırım. Yorulduklarında çıkıp dinlenebilsinler diye belki.

İsmine “ada” denilen coğrafi oluşum insanın doğasına en uygun düşeni galiba. Sınırları belli, dört tarafı sularla çevrili, pencereleri vapurlardan oluşan…

©tuğçe ısıyel

Şu içimizdeki boşluklar var ya, hani bazen hortlayan, insanı ne yapacağını bilemez bir hale getiren, bizi delirteceğinden korktuğumuz o boşluk hissi. Hah işte o çok kıymetli birşey. Çünkü sana hareket alanı tanıyor. Ancak boşluk olursa hareket edebiliyor insan, dolulukta ise sıkışıp kalıyor. Ada denilen yerlerde işte hep bu hissi duyumsuyorum. Boşluk ama yaratıcı, devingen bir boşluk. Hem dışımda hem içimde… Bu yüzden hemen uyumlanabildiğim yegane yerler hep adalar…

DSC00971

© tuğçe ısıyel

Oralar nasıldı sorusuna cevap veriyorum; yeryüzünün cennete bakan balkonunu hayal etmeniz yeterli. Ama arka bir balkon bu. Karşınıza hiç ummadığınız yerlerden ummadık güzellikler çıkartıveren bir yer. Sizi görünenin ötesine çağıran, dünyanın en mutlu ve en güzel gülümseyen insanlarının hayatına dahil olduğunuz bir yer. Birilerinin hayatına dahil olabilmek her yerde mümkün olmuyor. Ama bazı yerler buna öyle açık ki, size sarıldığı gibi kalp atışlarını hissettirebiliyor.

DSC00670

© tuğçe ısıyel

DSC00862

© tuğçe ısıyel

Maymunlarla, gekkolarla, tütsülerle, tanrılarla, gökyüzüyle oynaştığınız bir yer burası. Pirinç teraslarında yürüyüp, bedeninizi ruhunuza iliklemenizi sağlayan sevimli, yemyeşil bir düğme…  Spirütüellik dilenen batılılara, hayatının aşkını arayan küçük Julia’cıklara çarpıp, halinize ne kadar şükretseniz az olacak bir yer :)

DSC00190DSC00310DSC00194

DSC00613

© tuğçe ısıyel

DSC00592

© tuğçe ısıyel

Yaklaşık 20 gün geçirdik Endonezya genelinde. Günlerin bir kısmı Bali ve çevresinde, bir kısmı ise Lombok’taki adalarda geçti. 14 saatlik gökyüzü yolculuğundan sonra dünyanın bir ucundaydık.  Oradaki güneş doğuşunun, buradaki güneş batışı olmasının hissi çok acayip. Bu hissi 3.kez yaşıyorum. Zaman denilen, coğrafi sınırlar denilen şey çok acayip. Yolculuk yapmanın en güzel tarafı, içinde hareket ettiğimiz dünyanın, kendi içimizde bambaşka bir dünyaya doğru akıyor olması ve böylelikle hiçbir şeyin birbirinden ayrı kalamayıp herşeyin başka bir şeyin temsilcisi, tetikleyicisi haline gelmesi. Bir manzaranın ruh halimizde bambaşka çözümlemeler veya bambaşka düğümler yaratması gibi… Sınır denilen şey haritada bir çizgi ama aynı zamanda içimizde bir yerlerde de çizili. Bazı sınırların denize kıyısı var, bazısı dağları yarıp geçiyor, bir kısmı çöllere komşu. Ve yolculuk tüm bu iç-dış sınırlarından geçmeyi sağladığı için çok güzel. Seni sımsıkı tutunduğun konforlu ve bildik alanının dışına çıkardığı için çok besleyici ve unutulmaz. Kendi iç sınırlarını, coğrafi sınırlar üzerinden sana tanıttığı için çok öğretici.

DSC00968

© tuğçe ısıyel

Bali, Endonezya’nın Hindu kısmı; Lombok da Müslüman kısmıydı. 2 dini de çok yakından hissedebildik. Bali’de tütsülendik, Lombok’ta selamünaleyküm’leştik.  Oraya gittiğimizde Ramazan ayıydı ve Lombok’taki kişiler oruç tutuyorlardı. Fakat oruç tutmayanları asla ötekileştiren bir tarafları yoktu. Gayet bikinilerimizle denize girdik ve hiçbir rahatsız edici bakışa maruz kalmadık.

DSC01071

© tuğçe ısıyel

Ve işte Lombok’ta öyle bir yere düştük ki… Tam da burası kağıda kaleme değsin ve dursun bir yerlerde istiyorum. Burası hayatıma giren son ada’m yani Gili Air. Burada öyle büyük büyük atraksiyonlar olmadı, şunu yaptık bunu yaptık gibi şeyler yazmayacağım. Burası daha çok eylemsellikten ziyade, durumsal açılımları olan bir yer oldu. Ama elbette muhteşem yemekler yememizi, harika insanlarla tanışmamızı, yeryüzünde rastlayacağım en masalsı yollarda bisiklet sürmemizi, adanın arka tarafındaki mercanlarla kaplı kumsalı, bir meditasyon sırasında yanıbaşımda resmen konuşan bir gekkoyu hissedip, hayatımın en tuhaf meditasyonunu yaptığımı anmadan geçemeyeceğim.

© tuğçe ısıyel

IMG_1941

Bir de elbette yaz başında kaybettiğimiz Oktay Çakmak’ın anısına yaptığım su altı dalışını. Hiç dalış yapma modunda değilken, hatta sanki Oktay’a ihanet edecekmişim gibi düşünürken birden Oktay’ın “delirme Tuğçe’cim dünyanın dalış merkezinde dalmayıp da nerede dalacaksın” dediğini hayal ettim. Ve sonunda karar verebildim bu cennete bir de suyun altından bakmaya. Ancak brövem yanımda değildi ne yazık ki, neyse ki bir dalış okulunda tanıştığımız Türk dalış hocası Sinan yardımcı oluverdi bana.  Ertesi gün 6-7 kişilik bir grup olarak 19 metreye kadar iniverdik. Ve kocaman kaplumbağalarla, balon balıklarıyla yüzebilme şansına erişmek galiba bu hayatın kocaman bir lütfu oldu bana.  Müge de suyun üstünde şnorkelle aynı keyfi yaşamış. Kafasını sudan çıkaran kaplumbağalarla bir güzel bakışmışlar :)

DSC00819

© tuğçe ısıyel

DSC01006

© tuğçe ısıyel

photo by tugceisiyel

© tuğçe ısıyel

Gili Air’ın en unutulmaz tarafı benim için güneş doğuşlarını ve güneş batışlarını bir günlük ritüel olarak hiç kaçırmamaktı. Uykuya ihtiyacım hayret verici bir şekilde azaldı oradayken. Tabii o kadar sağlıklı beslenmeye, temiz havaya azalmasın da ne yapsın canım uykucuğum. Bir günü karşılamak ve uğurlamak çok tılsımlı birşey, resmen başka bir enerji geliveriyor üstünüze ve gününüz acayip bir şekilde anlamlanıp, bereketleniyor. Bir de adada olduğumuz o günlerde şansımıza dolunay vardı. Hem dolunayın asaleti, hem de denizin gel-gitlerine şahit olmamız tam da olmak istediğimiz yerdeyiz hissini uyandırıyordu bizde.

DSC01076

© tuğçe ısıyel

İlk birkaç gün dışındaki tüm akşam yemeklerimizi Warung Padang denilen yerel bir lokantada yedik. Burası Endonezya yemekleri yapan esnaf lokantası gibi bir yerdi. Oruç tutanlar, oruçlarını burada açıyorlardı. Buranın tam karşısında bir camii vardı ve renkli kıyafetleriyle bisiklet sürerek buraya teravih namazı kılmaya gelen insanlar çok tatlı sinematografik bir görüntü oluşturuyorlardı. Burayı bisikletle gezerken tesadüf eseri bulmuştum. Bu lokantadaki ilk akşam yemeğimi yerken, masam bir anda Harvard’dan emekli olmuş bir psikoloji profesörü ve çok tatlı eşi, Rus bir yoga hocası, İsviçreli bir  hemşire, Avustralya’lı bir sörfçü ve birkaç yerli insanla şenleniverdi. Müge malesef bu akşam yanımda değildi, çok yorulduğundan, dinlenebilmek için odaya gitmiştii. Ancak neyse ki Müge’nin kaçırdığı birşey olmadı çünkü sonraki akşamlarda da bu ekip hiç bozulmadan devam etti. Sanki sözleşmişiz gibi herkes aynı saatte ve masanın aynı yerinde oturup yemeğini yiyor, adadaki günlük hallerimizle ilgili havadan sudan konuşulan tatlı bir sohbet başlıyor ve isteyenlerle bu geç vakte kadar orada veya başka bir mekanda devam ediyordu. Bu rutin hal öyle keyifli ve huzurluydu ki…

DSC01262DSC00643 DSC00563

Gece birkaç bardan yükselen eski reggae şarkılarını dinlemenin verdiği keyfi, gecenin bir körü mısır közleyip ikram eden adalı genci hatırladıkça içim kıpır kıpır oluyor yine.

DSC00904

©tuğçe ısıyel

Böyle durmalı, huzurlu bir yerdi Gili Air, sen durdukça başka başka güzellikleri karşına çıkaran acayip büyülü bir yerdi. Oradayken, soluduğum her nefeste hayata karşı eksik sarılışlarımı, eksik bakışlarımı tamamlıyormuş hissine kapıldım.  Ve birleşiverdim yaşamla, daha önce hiç olmadığı kadar… Şimdi özlüyorum işte orayı…

DSC00946 DSC00782DSC00804

Yaşam Koçları, İyi Saatte Olsun Terapistleri ve Türlü Tuhaflıklar Üzerine…

Bu yazım Biamag Cumartesi’de yayımlanmıştır. 

http://bianet.org/biamag/toplum/164238-yasam-koclari-iyi-saatte-olsun-terapistleri-ve-turlu-tuhafliklar-uzerine

Bu yazı, yaşam koçlarından, 2 günlük bazı eğitimlerden geçip kendisini psikoterapist sanan bir grup aile dizimcisinden ve iyi saatte olsunlara karışan bazı terapistlerden neden uzak durulması gerektiği hakkındadır.

Öncelikle hadsizliğe karşı genel bir alerjik reaksiyonumun olduğunu söyleyebilirim. Hadsizliğin her türlüsüne, sınır bilmemeye, insanları aptal yerine koymaya, “ben daha iyi bilirimci” tavırlara vs…

Şimdi efendim insan ruhsallığı dediğimiz şey, mekanik birşey değildir. Pat diye adamın travmasını çözemezsiniz, öyle hemen farkındalık yaratıp, yeni bir kişilik oluşturup, yeni bir kendilik görüşü inşa edemezsiniz (ki zaten buna da gerek yok). Asansörle bir düğmeye basıp zemin kata iner gibi, hemen kişinin çocukluğuna inemezsiniz. Ki zaten bunları eğer işini bilen bir psikoterapistseniz tek başınıza hiç bir zaman yapmazsınız/yapamazsınız.  Hepsinin bir yolu yordamı, sırası var. Öncelikle psikoterapi dediğimiz şey sonuç değil, süreç odaklı birşeydir. Öyle 2-3 günlük birtakım eğitimlere gitmekle terapist olunmaz.  Israrla buranın altını çiziyorum. Ben psikoterapi sürecini, hep ruhsal bir gardrobu düzenlemeye benzetirim. Kişinin gardrobu öyle bir dağılmıştır ki, giysilerin yarısı çekmecelerde, yarısı askılarda, yarısı odaya saçılmıştır. Kirlilerle temizler karışmıştır. Çorap kutusunda gömlekleri vardır, gömlek askısında çorapları, iç çamaşırları yünlü kazakların içine girivermiştir.

Kişi bir psikoterapi sürecine girince çekmecelerde, askılarda kalan diğer giysilerini de dağıtır odaya.  Daha sonra terapistinin yardımıyla her bir giysisine tek tek dokunur, inceler. İşe yaramayanlarla vedalaşıp onları çöp torbasına koyar, kirli olanları bulup, çamaşır sepetine koyar, ütüsüzleri çıkarıp eğer isterse ütüler. Çoraplarını -kendisine göre- ait olduğu yere, kazaklarını ait olduğu yere koyar. Varlığından bile haberi olmadığı hatta kaybettiğini sandığı giysileriyle karşılaşır. Var olan ama hiç kullanmadığı giysilerini fark eder. Zamanında zorla aldırılan giysilerini görür. Yırtıklarını görür. Dikmek istediklerini diker, yama yapmak istediklerini yamalar. Hangilerinden kurtulmak istediğini, hangilerini tekrardan gardrobuna koyacağına, hangilerini yıkaması gerektiğine yavaş yavaş karar verir. Ve kişi tüm bu düzenleme evrelerinden bambaşka şeyler öğrenir, bambaşka şeyler katar kendisine. Amaç gardrobu toplamak değil, gardrobu kişinin istediği gibi yeniden düzenlemesine yardımcı olmaktır.

Psikoterapiye gelen kişi, sıkıntılarını, yaşam öyküsünü anlatır. Psikoterapist de anlamak/anlamlandırmak için kişinin öyküsünden içeri girer. Kişi içinde olan biten şeyi anlattıkça, anlattıklarını dışarıdan da duymaya başlar. İç seslerini, dış seslerden ayırt etmeye başlar. Psikoterapist çoğu durumda ayna olur danışana ve daima bir eşlikçidir. Kişinin davranışına veya sorununa odaklanmaktan çok, zaman içerisinde o sorunun kökenine/kaynağına inmeye, o sorunun nerelerden beslendiğine anlamaya yardımcı olur. Fakat bunu yaparken danışandan gelen bilgilere, güvene, işbirliğine ihtiyaç duyar. Yani psikoterapist, sihirli değneği olan ya da danışanın sorularının yanıtlarına sahip olan biri değildir. “Ben senden daha iyi bilirim” tonuyla yaklaşmaz danışanına. Bazen terapistle kurulan bu ilişkinin kendisi, başlı başına iyileştirici bir süreçtir. Şayet sağlıklı bir ilişki kurulabilmişse. Aslolan ilişkidir yani. Psikoterapi sürecinde zihin bazen devre dışı kalır, duygular açığa çıkar. Duyguların açığa çıkmasıyla bilinçdışı kendisini göstermeye başlar. Kişinin ruhsallığındaki sırlar görünür kılınır.  İşte bu evrede sadece terapistin mesleki bilgisi yetmez, aynı zamanda terapistin hayat deneyimi, donanımı da işin içine girer. Terapistin manevra kabiliyeti, dili kullanmadaki becerisi vs… Dili iyi kullanmayan birinden ne kadar iyi bir terapist olur hiç emin değilim açıkçası.

Bu psikoterapi denilen iş, bir bakıma kansız bir cerrahidir. Kişi terapistine ruh sağlığını emanet eder. Bu yüzden bu kişinin alanında uzman olması şarttır. Mesleki bilgi ve becerilerinin yanısıra psikoterapistin başka bir uzman eşliğinde kendi psikoterapi sürecini de tamamlamış olması gerekmektedir. Aksi halde her gelen danışanla birlikte, psikoterapistin kendi çözülmemiş sıkıntıları, tamamlanmamışlıkları, kendi anlamlandıramayışları terapi odasında eline ayağına dolanabilir ve danışanla birlikte ruhsal bir uçurumun kenarına rahatça yuvarlanabilirler. Danışanın anlattığı birşey, terapiste kendi yaşantısıyla ilgili başka bir şeyi çağrıştırabilir. Eğer terapist bu durumu yönetemezse objektifliğini koruyamaz ve danışana ister istemez zarar verir.

Şimdi mesleki bilgi ve deneyim bile bu iş için yeterli olmazken; iyi okullardan mezun olmak, bir sürü kitap bitirmek, edinilen teorik bilgiler yeterli olmazken, kişinin bu işi yapabilmesi için böyle bir deneyimden geçmesi şartken, sürekli bilgilerini güncellemesi gerekiyorken nasıl oluyor da bu konuda eğitim almamış ya da 2 günlük bazı eğitimlerden geçen kişiler bu işe uzanabiliyor? Bu hadsizlik değil de nedir? Örneğin psikoloji eğitiminin p’sini almamış birtakım aile dizimcileri veya birtakım  terapistler okudukları teorik kitaplar sayesinde, kişilerin travmalarına dokunmayı ve onları açığa çıkarmayı bir ölçüde öğrenebilmiş olabilirler. Bunu yapmak çok da büyük bir mesele değil zaten, gelen kişi bunu yaptırmaya açık bir şekilde geliyor. Fakat asıl mesele, bunun sonrasında kişiyi o acıyla başbaşa bırakmak ya da bırakmamak. Öncelikle kişi o travmayı fark etmeye hazır mı? Bu fark edişin zamanı gelmiş mi? Bilinçten bilinçdışına giden yolu tepmiş mi, bunun için yeteri kadar zaman geçmiş mi? Peki bu travmayı açığa çıkardınız diyelim, gerekli pansumanı yapacak, kanı durduracak bilgi ve beceriye sahip misiniz?  Bu durum ameliyat masasında kişinin içini açıp daha sonra dikişlerini yapmayıp, öyle açık bir şekilde ameliyat masasından kaldırmaya benziyor. Ne hakkınız var kişiyi organları açık bir şekilde yaşatmaya merak ediyorum.  Bu kişinin kan kaybından ölmeyeceğini mi sanıyorsunuz. Ne hakkınız var kişinin başedemediklerini zamanı gelmeden yüzüne vurmaya? Onu bu açığa çıkmış acılarıyla yaşatmaya? Veya bu travmaları henüz kişinin kendisi fark etmeden, sizin fark ettirmeniz o kişiye ne kadar yarar ve  farkındalık sağlayabilir?

Psikoterapi ne kadar süreç odaklıysa, koçluk mantığı da o kadar sonuç, başarı ve zihni programlamaya odaklı. İlişki koçluğu, yaşam koçluğu, beslenme koçluğu, akademik koçluk gibi onlarca koçluk çeşidi türedi son zamanlarda. Ama sanırım kavramsal olarak en trajik olanı “yaşam koçluğu”. Nasıl cüretkar bir tamlamadır bu. Nasıl naiflikten, mutevazılıktan, insanın doğasından uzak bir kavram bu. Nasıl olunabilir koskoca bir “yaşamın” koçu?

İnsanın mekanik bir varlık olmadığından bahsetmiştim, ancak  koçluk sistemlerinde, insan oldukça mekanik ve sadece başarıya endeksli bir robot veya yarış atı olarak görülebiliyor ne yazık ki.  Gereksiz ve samimiyetsiz bir motivasyonla insanları doldurup, süreci alabildiğince ıskalayıp, kısa süreli sonuca ulaşmayı hedefliyorlar.  Kısa süreli sonuçlar da beraberinde yüzeyselliği getiriyor.  Hiçbirşeyin derinine inilmiyor. Birşeyin derinine inilmezse değişim nasıl meydana gelir anlamıyorum. Burada ekseriyetle duygulara değil, düşüncelere ağırlık veriliyor. Sanki insan canlısı, sadece düşünceden, zihinden ibaret bir varlıkmış gibi. Üretimden ziyade tüketime öykünülüyor.  Bir nevi fast food türü beslenme diyebiliriz. Evet çok hızlı servis ediliyor, geçici bir tokluk hissi veriyor ancak olabildiğince sağlıksız, ileride bambaşka sağlık sıkıntılarına yol açabilme potansiyeli taşıyor ve açlık hissini hızlı bir şekilde tekrar gündeme getiriyor. Bu yüzden kesinlikle kalıcı değil. Bu tarz oluşumlar kişileri, daha doğrusu “müşterilerini” narsisistik açıdan fazlasıyla beslediklerinden (sen çok iyisin, mükemmelsin, herşeyin merkezi sensin, güç senin elinde vs… ) çok fazla rağbet görebiliyorlar.  Ne yazık ki narsisizm hastalığıyla boğuşan bir toplum olduğumuzdan, insanlar kendileriyle ilgili böyle şişme iyi laflar duymak için bir sürü paralar dökebiliyor bu insanlara. Çünkü kendimizle gerçek anlamda yüzleşmek çok zor ve sancılı bir süreç. Dağıttıklarımızı toplamak oldukça yorucu. İnsanın kör ve karanlık noktaları, zaafları, arzuları var. Ve tüm bunların görmezden gelinmesi, insanın bütünlüğüne hatta doğaya aykırı.  Psikoterapi, kişinin bu taraflarını önce görmesini ve kabullenmesini sonra isterse değiştirebileceğini sağlayan bir süreç.  Çünkü birşeyin varlığını kabul etmezseniz, onu ne dönüştürebilirsiniz ne de yok edebilirsiniz.

Bir de son zamanlarda melek terapisi, regresyon terapisi, çığlık terapisi gibi iyi saatte olsunlara karışan bazı terapi modelleri de çıktı. Bunlar ne yazık ki kişilerin gerçeklik algısına oldukça zarar verici müdahalalerle bulunabiliyorlar. Bir süre bunlara devam eden kişilerin, yaratılan tahribatı giderebilmek adına birkaç yıl sonra soluğu psikiyatrist koltuğunda aldığını da biliyorum. Var olan problemler, bu tarz bilinçten, içgörüden yoksun yöntemlerle daha da kemikleştirilip, sinsi bir hastalık gibi  daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüşebiliyor. Ve bunlar biraz tarikatvari de çalıştığı için malesef elini veren kolunu da kaptırabiliyor. Durum bu hale gelince kişileri girdikleri çıkmazdan kurtarabilmek için sadece psikoterapi yeterli olmuyor, birtakım psikiyatrik ilaçlara da ihtiyaç duyulabiliyor.

Şimdi iğneyi başkalarına batırıp, çuvaldızı kendimize batırmamak olmaz. Kendi alanıma dair bir özeleştiri yapacak olursam da, biz psikoterapistler, psikologlar, psikolojik danışmanlar alanımızda nasıl bir boşluk yaratıyoruz ki psikoloji bilimiyle yakından uzaktan ilgisi olmayan ama var-mış gibi yapan kişiler yaratılan bu boşlukta at koşturup, çok büyük hasarlara sebebiyet verebiliyorlar. Bu yazı vesilesiyle değerli meslektaşlarımı bu durumu düşünüp, çözüm üretmeye davet ediyorum.  Birbirimize sırtımızı dönmektense yüzümüzü dönebilirsek hep beraber alanımıza sahip çıkabileceğimizi düşünüyorum.

Sevgili okuyucu, bedenimiz gibi , ruhsallığımız da oldukça önemli. İkisinin dengesi ise herşeyden daha kıymetli. Nasıl ki bedenimizde bir sıkıntı olduğunda o işin uzmanına gidip, muayene oluyorsak, ruh sağlığımızı da psikoloji eğitimi almış, işin uzmanlarına teslim edelim. Psikoloji eğitimi almamış ama kendisini terapist sananlara, kocaman bir yaşamın koçu olduğunu iddia edip, türlü yüzeysellikler içinde salınanlara değil. Elbette burada da dikkatli olmak lazım. Her psikoloji eğitimi alan kişinin işini mükemmel yaptığını iddia etmiyorum. İyice araştırmaktan, sorup soruşturmaktan vazgeçmeyelim.

Psikoloji eğitimi demişken bir de memleketimde Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi bünyesinde Psikoloji Bölümü açılmasıyla ilgili bir süreç var, her ne kadar şu an rafa kaldırıldıysa da… Bu ilginç durumla ilgili fikirlerimi bir sonraki yazıma saklıyorum.

Arzunun Sapkın Halleri

Bu yazım Sabitfikir’de yayımlanmıştır. 

http://sabitfikir.com/elestiri/arzunun-sapkin-halleri

İnsan kendisinde ya da bir başkasında neyi arzular? Yaşamı, ölümü, cinselliği, kaybı, zaferi, gücü, takdiri?  Hiçbir cevap tatmin etmiyor değil mi? Acaba insan, hep düşünülenin aksine ötekini değil de, ötekinin arzusunu arzuluyor olabilir mi? Peki istek nedir, arzudan hangi noktalarda ayrılır? İkisi eşanlamlı mıdır?

Fransız psikanalist Jacques Lacan’a göre istek ve arzu birbirinden farklıdır. İstek, bedenin ihtiyaçlarından kaynaklanır ve kendisine özgü biyolojik bir  işlev barındırır. İnsan arzusu ise, isteğin hem ötesindedir hem de ondan önce vardır. Bu da, arzunun isteği aştığı yani sonsuz olduğu anlamına gelir. Bu yüzden onu tatmin etmek olanaksızdır. O, her zaman söylenemez veya ulaşılamaz olana işaret ettiği için hiçbir zaman doyurulamaz. Bir amaca ulaşıldığında aslında bir şeylerin eksik kaldığı. Bu yüzden varoluşun bu oldukça çekici ve bir o kadar da karanlık odasını el yordamıyla bulup, dekore etmeye çalışmak bütün ömür boyu sürecek bir meseledir. İşte bu mühim meseleye fazlasıyla kafayı takmış bir yazar Mehmet Erte. Ve kendi gibi buna kafayı takan kahramanlar yaratmaktan da oldukça hoşlanıyor. Bunun ispatı ise Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Arzuda Bir Sapma. Erte, bu kahramanları yaratırken okura bol miktarda psikanalitik malzeme vermeyi ihmal etmiyor. Neredeyse her karakterinde ödipal bir sorunsala, otoriteyle çatışmaya, sado-mazoşist bir tavra, ensestiyöz bir tona, fetiş özne veya nesnelere rastlayabiliyoruz. Bu anlamda oldukça cesur bir kalemi olduğu söylenebilir. Sanki tüm karakterlerin kulağına Julia Kristeva’nın “Arzu, özünde sapkındır” sözü fısıldanmış gibidir.

Kitap “Tasma” adlı öyküyle başlıyor. “Tasma”, okul hayatına başlamak üzere olan bir çocuğun, sembolik düzene geçişindeki gel-gitlerini, huzursuzluğunu, ötekilerle, kendisiyle ve geçmişle kurduğu ilişkiyi konu alıyor: “Artık annemle birlikte yattığım öğle uykuları yoktu, sabahları erken kalktığım bu yeni hayat anneminkinden çok, babamın dünyasına aitti; oysa ne kadar erken uyandığım göz önünde bulundurulduğunda her zamankinden daha fazla gündüz uykusuna ihtiyacım vardı ve kendimi disiplin altına almaktan zevk duysam da babamın zalim dünyasında adımlarımın ürkekliğini daima gizlemek zorunda olmak öyle yorucuydu ki, en azından bir öğle uykusu süresince irademi annemin kalp atışlarına terk ederek onun derin soluğunun yatağında dinlenmek istiyordum.”

Ve elbette arzularına, arzularının inşasına, arzudaki sapmalarına değiniyor: “Ansızın gözlerim yerde genç kadının çıplak ayaklarıyla buluştu. Ruhumdaki eziklik bu ayaklar tarafından ezilme arzusu yaratıyordu. Kendime etmeyi göze alamadığım işkenceyi onun ayakları yapabilirdi. Bana eziyet et, diye yalvarmalıydım ona. Yerlerde sürünmek, tekmelenmek, ezilmek için yakarmalıydım… Tüm suçlarımı cezalandırabilecek güzellikteydi ayakları…”

Çocukluktan, ergenliğe; ergenlikten genç yetişkinliğe uzanan bir sıralamayla yerleşiyor öyküler. Ve her öyküye eşlik eden arzu nesnelerinin ayak izlerini takip ediyoruz. Hiçbir öykü birbiriyle bağlantılı değil ancak sanki her bir öykü bizi bir diğerine taşıyor, sanki her bir öykü diğerini inşa ediyormuş gibi. Ve biz baştan sona bir çocuğun gerek annesiyle kurduğu ilişkiyle, gerekse genelev deneyimiyle sanki erkekliğinin inşası sürecine eşlik ediyoruz.  Bu erkeklik hikayelerinde, insana çok tanıdık gelen ama bir o kadar da huylandıran bir nemlilik hissediliyor. İdrar, meni, ter veyahut patlamış iltihaplı bir sivilce… Bedenin dışında mı içinde mi olduğu tam olarak kestirilemeyen arada kalmış sıvılar bunlar. Tıpkı Erte’nin ne tam çocuk dünyasında ne de tam yetişkin dünyasında var olabilen, ergenleşmiş ya da ergenliğe yazgılı kahramanları gibi.

Kitaptaki öykülerin uzunluğu birbirinden oldukça farklı. Fakat bir itirafta bulunmak gerekirse en etkileyici olanlar, “Adanmış”, “Karadelik”, “Şair”, “Prezervatif”, “Lokma” gibi kısa öyküler. Lafı dolandırmadan söylemesi, okuyucuda doldurabileceği boşluklar bırakması, keskin ve duyarlı gözlem gücü ve yansıttığı tahrik edici ayrıntılar açısından…

Son söz ise kitabın kapağı için olsun. Mehmet Erte, aynı zamanda bir çizer. Kitabının kapak resmi kendisine ait. Kitabın adı ve içeriğiyle oldukça fetişist bir uyum içerisinde. Keşke öykü aralarında da çizimlerine rastlasaydık, eminim ki öykülerini oldukça bütünleyecek ve okuyucuya çifte haz yaşatacak görseller olurdu bunlar.

Psiko-Zen Bir Deney

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/psiko-zen-bir-deney

Psikolojiyle haşır neşir olan insanların azımsanamayacak oranda önemli bir kısmının öncelikle kendisini anlamak, bilmek, araştırmak veya yaşadığı sorunları anlamlandırmak dürtüsüyle bu alanda at koşturmaya başladığını ifade etsem, oldukça haklı bir genelleme yapmış olurum sanırım. İnsan kendisini anlayabildiği ölçüde başkalarını da anlayabiliyor. Kendi ruhsallığına dokunabildiği oranda başkalarının yaralarına merhem olabiliyor. Bu yüzdendir ki, bir psikolog en iyi okullarda okuyup, en harika eğitimleri alsa bile kişisel psikanaliz veya psikoterapi sürecini tamamlamazsa psikanalist veya psikoterapist olup, danışan göremiyor. Çünkü kendi tamamlanmamışlıkları, kendi anlamlandıramayışları, kendi sıkıntıları terapi odasında eline ayağına dolanabilir ve danışanla birlikte ruhsal bir uçurumun kenarına rahatça yuvarlanabilirler. Aman Allah muhafaza! Yani lafı fazla uzatmadan diyeceğimi diyeyim; kişinin en iyi laboratuvarı kendisi. Kişi kendisi üzerinden sayısız deney yapabilir ve bu deneylerde de en hakiki sonuçları edinebilir. Tam da bu noktada, sizi kendisini laboratuvar olarak kullanan bir isimle tanıştırmaktan mutluluk duyarım; yazar ve psikanalist Marion Milner. Milner, 1926 yılında çok ilginç bir deney yapmaya girişiyor. Amacı mutluluk anlarını fazlalaştırmak. Yirmi altı yaşında bir günlük tutmaya ve kendisini nelerin mutlu ettiğini sıralamaya başlıyor. Elbette bu süreç kolay olmuyor, bazen çok yoruluyor, bazen sıkılıyor, bazen pes ediyor, bazen motivasyonu ani bir şekilde yükseliyor. Peki sonra ne oluyor? Kendisine ait bir hayatın özeti ve kendisine ait mutlu bir son çıkıyor karşımıza. Kitap bu veriler ışığında kaleme alınıyor. Ve bu günlük 1934 yılında Kendine Ait Bir Hayat ismiyle ve Joanna Field mahlasıyla yayımlanıp, o dönemin önde gelen eleştirmenleri tarafından oldukça beğeniliyor. Türkçeye ise Metis Yayınları tarafından, Aslı Biçen çevirisiyle kazandırılıyor. Kitapta neredeyse her bölüm, Robinson Crusoe’un yazarı Daniel Defoe’nin alıntılarıyla başlıyor. Bu da yazarın Defoe’yla olan içsel tanışıklığına dair merak ve sempati uyandırıyor. Marion Milner, kendi bilinçdışına yaptığı keşif yolculuğunun sonuçlarından şaşkınlıkla bahsediyor: “Elbette mesleki çalışmalarım dolayısıyla ‘bilinçdışı zihnin’ içeriği ve alışkanlıkları üzerine pek çok tanım okumuştum ve bilinçdışı tanımı gereği , yardım almadan kendimde bilemeyeceğim bir şeydi. Ama psikanalistin karanlık krallığıyla, bilinçli düşüncemin işlenmiş toprakları arasında bulunan ıssız bölgeyi kendi kendime büyük bir randımanla keşfedebileceğimi bilmiyordum. “ Kitap boyunca Milner’ın düşünme edimiyle, zihniyle, zihin oyunlarıyla yaşadığı hesaplaşmaya da şahit oluyoruz. Çoğu zaman zihninin sesini kısıp, hissetmeye daha fazla odaklanmaya çalışıyor. Kitap bu anlamda psiko-zen bir tavır da sergiliyor: “Ne istediğimi hâlâ düşünerek bulmaya çalıştığım anlaşılıyor, ancak düşünmeyi bıraktığımda gerçekten ne istediğimi anlayabileceğimi henüz keşfetmemiştim. (…) Acaba görmezden gelemeyeceğim mahrem bir gerçeklik, bilmekten ziyade hissetmekle ilintili bir gerçeklik olamaz mıydı?” Yazar, çalışmasının sonunda kendi deyimiyle farkındalığının yoğun bir şekilde genişlediğine şahit oluyor, gördüğü şeyi düşündüğü kadar hissediyor da. Zihnini daha kontrollü bir şekilde kullanıyor ve zihninin onun tüm varoluşuna hakim olmasını engelliyor, zihniyle kurduğu özdeşimin dışına çıkabiliyor: “Normalde dışarıdaki şeylere kafamdan bakardım, sanki kafam kendimi içine kapadığım ve pencerelerinden dışarı bakıp olan biteni seyrettiğim bir kuleydi. Şimdi istediğim zaman dışarı çıkabileceğimi, aşağı inebileceğimi ve olan bitenin bir parçası olabileceğimi keşfediyordum, böylece kulenin mesafeli yüksekliğinden göremediğim bazı şeyleri deneyimleyecektim.” Marion Milner, psikanalist kimliğinin yanı sıra bir yazar olarak yazma edimine duyduğu ihtiyacı da şu sözlerle ifade ediyor: “Öyle görünüyordu ki sadece zihnimin yüzeyindeki kırışıklıkların farkındaydım ama düşünceyi yazma eylemi, beni geçmişin yoğun bir şekilde canlılığını koruduğu başka bir ortama geçiriyordu. Zihnin bu derin sularının sakinlerini görmek, huyunu suyunu bilmediğim mahluklarla karşılaşmaktan dolayı biraz huzurumu kaçırsa da yazma eylemi beni şaşırtıcı ölçüde rahatlatıyordu, bu yüzden de ne zaman endişeye gömülsem bu yöntemi kullanmaya başladım.” Kendine Ait Bir Hayat, psikanalitik bir deneyimi kaleme alsa da, yazarın bilinçli arzusuyla psikanalitik terimlerden oldukça uzak kalıyor. Tam da bu sebeple bizim de kendimize ait bir hayatı samimi bir tarzla sorgulamamıza, şansımız varsa da bulup sahip çıkmamıza olanak tanıyor. Kitap, sonuç değil süreç odaklı bir yaşama öykünüp, yolda ve akışta olma halini çok başarılı bir şekilde özetliyor. Bu hayat akışında suyun bazen bulandığını, bazen buharlaştığını, bazen buzlandığını ama en nihayetinde ille de aktığını ifade edip, içimize korkusuzca dalabilmemizi salık veriyor. Yazarın kaleme aldığı kitapların arasında yine bir deneyi konu aldığı bir çalışması daha var: An Experiment in Leisure (Bir Aylaklık Deneyi). Umarım bu kıymetli eser de en yakın zamanda, iyi bir çeviriyle okuyucuyla buluşur. Görsel: Uğur Altun

Ahmet Cemal ile Söyleşi

Bu söyleşi Varlık Dergisi’nin Şubat 2015 sayısında yayımlanmıştır. 

http://www.varlik.com.tr/varlikDergisi.aspx

IMG_3846

 

 

 

 

 

 

 

Siz bu yıl Nazım Hikmet Akademisi’nden öğrencilerinizle birlikte ACKA-Ahmet Cemal Kültür Atölyesi’ni kurdunuz.  Oldukça emek verilmiş bir oluşum olduğunu düşünüyorum. Kapıdan girer girmez çok samimi bir ortama adım atıyoruz. Atölyedeki ders başlıkları da oldukça ilgi çekici. Felsefenin Büyütecinden Kültür Tarihimiz, Görsel Kültürün Kökleri, Mitoloji, Shakespeare ve Politika, Psikanalitik Edebiyat Okumaları gibi… Bu başlıklara nasıl karar verdiniz?

Belli deneyimlerin sonucu oldu diyebilirim. Üniversitelerde çok ders verdiğim için, oranın eksiklerinden de yola çıktım. Örneğin sanatın ne olduğunu yeterince tartışmadan ressam, heykeltraş yetiştirmeye kalkıyoruz. Sonuçta insanlara şöyle bir mesaj veriliyor; resim yapmasını bilirsen, ressam olursun. Hayır! Almanların dediği gibi boyacı olabilirsin ama ressam olmayabilirsin. Bu temel eksikliğinden yola çıktık biz. 2 yıllık bir atölye programımız var. Genel olarak tiyatro ve edebiyat ağırlıklı. İlk yıl daha kuramsal derslerden oluşuyor. İlk yılın başında da bir buçuk aylık bir hazırlık dönemi var. Bu dönemde felsefe ve kültür tarihi ağırlıklı dersler veriliyor. Eksik olan temel eğitimi vermeyi amaçlıyoruz. Örnek verecek olursam, mesela bir öğrenci yazmaya meraklı, şimdi burada yaşayan bir insan Türkiye’nin en azından yakın tarihini bilmeden bu işe kalkışırsa yazdıkları eksik ya da yanlış oluyor. Diyelim ki “yabancılaşma” üzerine yazıyor. Evet Batıda da yabancılaşma var ama nedenlerimiz çok farklı. Batı, insana yabancılaşmayı, sanayinin gelişmesi sonucu “ben, hâlâ eski ben miyim?” sorusunu sorarak başlattı. Bizde ise insanlar daha Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yabancılaşmasını yaşıyorlar. Şimdi biz önce Batıdaki yabancılaşmayı öğrenmeye ve öğretmeye kalkarsak yanlış olur. Bunun gibi çok örnek verebilirim. Yani ACKA, temel bilinmesi gerekenlerden yola çıkıyor.  İkinci yılında ise kuramsal temelleri yine ihmal etmeden, biraz daha workshopvari alan çalışmalarına geçiyor. Öğrencilerimiz daha birkaç ay geçmesine rağmen, temelin ne kadar önemli olduğunu fark etmeye başladılar. “Artık okuduklarımıza, yazdıklarımıza daha başka bakıyoruz” diyorlar.

Son zamanlarda her yerde yeni açılan edebiyat atölyelerine rastlıyoruz. Kimi nitelikli kimi niteliksiz atölyeler bunlar. Belli ki bir arz-talep ilişkisi söz konusu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Dediğiniz gibi çok sayıda atölye açılıyor. Tiyatro alanında da oyunculuk atölyeleri açılıyor, yaratıcı yazarlık atölyeleri vs… Ama hepsinin aynı uzmanlık düzeyinde eğitim yaptığını sanmıyorum daha doğrusu biliyorum. Orada ticarileşen bir durum söz konusu. Mesela ben bazı isimlere de karşıyım. Yaratıcı yazarlık gibi. Bir keresinde dedim ki “ben yaratıcı olmayan yazarlık atölyesi” arıyorum. Yani yaratıcı yazarlık ne demek? Yazarlık, yaratıcılıktır zaten.  Ya da mesela oyunculuk atölyeleri açılıyor, kuramsal dersleri eksik. Bir kuramsal temel olmadan sadece oyunculuk öğretiliyor. Ne yazık ki üniversitelerden başladı bu yanlışlık meselesi. Vaktiyle konservatuarlardaki tiyatro bölümünün adı tiyatro bölümüydü. Sonradan bütün tiyatro bölümlerinin adı oyunculuk ana bilim dalı olarak değişti. Böylece gelen adaylar eğitime başlar başlamaz, tiyatro eşittir oyunculuk zannediyorlar. Ama bu böyle değil, Batıda da böyle yapılmıyor zaten. Önce tiyatro insanı olunur sonra oyuncu.  Dolayısıyla bu söylediğiniz sayı fazlalığı karşısında dikkatli ve seçici olmak lazım.

Bir cümlenizi hatırlıyorum. “Herşeyin aslından çok korktuğum için, çevirisini yapmaya başlamıştım” diye. Çevirmenlik kimliğinizi ifade ettiğiniz bir cümle bu. Bunun yanısıra bir de hocalık kimliğiniz var. Ve her alanda olduğu gibi buradaki motivasyonunuz da çok etkileyici. Nereden besleniyor bu motivasyon?

İnsanların bir yaradılışları vardır ya, benim eleştirel bir yaradılışım var. Kendime karşı en başta. Çok küçük yaşta okumaya başladım ve hep eleştirel yönde gelişti okumalarım.  Hocalık kimliğimde iki faktör var. Birincisi bu eleştirel yanım, ikincisi ben bildiğimi kendime saklamayı hiç sevmem, bilgiyi paylaşmak isterim. Ama nasıl paylaşmak? Ezberletmek değil. Bilgiyi vermek ama bir noktadan sonra durmak ve bilgiyi alanın, o bilgiyle ne yapacağına karar vermesini sağlamak. Yani eleştirel bakış. Ve bu yöntem beni hiç yanıltmadı. Mesela bir öğrencim bir gün şöyle demişti; “sizi, sonunda anladım. Siz önce saçıyorsunuz ortaya, herkes bir paniğe uğruyor sonra da toplattırıyorsunuz ve biz de toplayabiliyoruz” dedi. Bu çok önemli.

Üniversitede hocalık yaptığınız dönemde derslerinize devam zorunluluğu yoktu ama sizin derslerinizde hıncahınç dolardı sınıflar. Bunun bahsettiğiniz eleştirel düşünmeyi öğrencilerinize vermenizle alakalı olduğunu düşünüyorum.

Ben hiçbir zaman devam mecburiyeti, imza şartı filan koymadım. Örneğin Anadolu Üniverstesi,  Güzel Sanatlar  Fakültesi’nde, rektörlüğün isteği üzerine bütün sınıflara ortak kültür tarihi dersi veriyordum. Bütün sınıfların ortak olabilmesi için çok erken bir saatin seçilmesi gerekiyordu. Benim derslerim Perşembe günleri saat 08.30’da başlıyordu. O saatte Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerini getirmek gerçekten biraz güç. Bir gün dekan dedi ki, “en büyük sınıflarımızdan birinde sabahın köründe sesler geliyor, kapıyı açtığımda sınıfın doluluğunu görünce gözlerime inanamadım”. Bu da çok güzel birşeyi kanıtlıyor aslında. Demek ki bizim öğrencimiz kendisine birşey gerektiği gibi verilirse, bunu almak için geliyor. Bizim öğrencimize doğru ve yerinde yaklaştığınız zaman, hiç ummadığınız sonuçlar alıyorsunuz.

ACKA’da da 2 hafta dönem arası tatili vermeyi planladığınızda öğrencilerinizin karşı çıktığını biliyorum.

Evet 2 haftanın fazla olduğunu ve 10 günün yeterli olacağını söylediler.

Biraz çeviriye dönmek istiyorum. Lacan’ın çok hoşuma giden bir sözü vardır; “Dil, paranteze alınamaz” der. Çünkü dili paranteze aldığımızda, onun dışına çıkıp, onun üzerine düşünmeyi yine o dille yapıyoruz. Düşünce süreçlerimiz tamamen dilimize bağlı ve bunun dışına çıkmamız çok zor.  Çeviri ise bir düşünme biçimini, başka bir düşünme biçimine çevirmek sanki. Bu bağlamda gerçekten bir çeviri yapmak ne kadar mümkün?

Mümkün değil. Bunu çeviri üzerine bugüne kadar yazmış olan başlıca yabancı çevirmenler, bilim adamları da söylüyor. Mesela bunların arasında çok popüler bir isim olan Umberto Eco da var. “Çeviri, imkansızdır” diyor. Ve gerçekten düşündüğünüz zaman, ben çevirmen olarak ne iddiadayım diye bunun doğruluğunu görmemek mümkün değil. Diyelim ki, herhangi bir dilde bir eser yaratılmış ve siz onu kendi dilinize çeviriyorsunuz. Burada, -ben bu konuyu bir makalemde de yazmıştım ama daha kimseden itiraz gelmedi- çevirmenin iddiası,  “ben bunu başarırım” olamaz. Çevirmen şöyle derse ancak doğruyu söylemiş olabilir; “ben bu eserin, bir benzerini kendi dilimde yaratacağım”. Çünkü belli bir dilde yarattığınız bir edebiyat eserinin aynısını başka bir dilde yaratamazsınız. Bu yüzden çeviriye ait, kimin söylediğini hatırlamıyorum ama çok doğru bir tanım var; “çeviri, doğru ve yerinde feda edebilme sanatıdır”. Bir de Alman bir dilbilimcinin sözünü hatırladım; ” her dil, bir dünya görüşüdür” diyor. Yani bir kültürde yaratılmış bir eseri, başka bir kültüre taşımak yüzde yüz olmayacak birşey.  Ama yüzdeyi yükseltebiliriz. Yüzde doksana kadar belki gelebiliriz ama o en büyük başarıdır zaten. Yüzde yüz çeviri yoktur.

“Her dil, bir dünya görüşüdür” dediniz, mesela totaliter rejimler hemen dille oynamaya başlarlar. Bizim son dönemimizdeki dille oynamaları nasıl yorumluyorsunuz?

Dille ve inançlarla oynarlar. Bizde de bu yapılıyor. Ama bu başarısız kalmaya mahkum bir girişim.  Çok zararlı olduğu kesin. Bir yerde patlayacaktır. Benim çok tekrarladığım bir söz vardır öğrencilerime; bizim genel eğitim sistemimizde öğrenciye nasıl düşünmesi gerektiği öğretilmiyor, neleri düşünmesi gerektiği ezberletiliyor. O zaman da öğrenci, istediği kadar düşünce öğrensin ama düşünmeyi öğrenmiyor ki. Bundan 2500 yıl önce, Antik Çağ Yunan felsefesi düşünmeyi öğretmekle başlamış işe. Ve daha en başta, şaşılacak kadar en başta bilgiyi tartışmış. Bilebilir miyim, bilgi nedir, bilgi edinmenin yolları nedir. Buradan başlamış işe. Biz ne yazık ki buradan girmiyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda Avusturya Federal Cumhuriyeti Devlet Büyük Çeviri Ödülü’nü aldığınız gün Cumhuriyet gazetesindeki köşenizde yazdığınız bir yazı vardı, ucu yalnızlığa dokunan. Çeviri biraz da yalnızlığı getiren bir alan öyle değil mi?

Ben Tarabya Çeviri Büyük Ödül’ünü kazandığım zaman, Almanya’dan gelen bir gazeteci, evimde bir röportaj yapmıştı. Kitap raflarıma bakarak bir soru sormuştu; “çevirmenlik, biraz da insanı zorunlu olarak yalnızlığa götüren bir meslek değil mi?” Ben de şöyle cevap verdim; “gördüğünüz gibi duvarları dünya edebiyatının yazarları, bilim adamları dolduruyor. Onlarla aynı evi paylaşıyorum. Yani bunun adı yalnızlıksa, yeniden gelsem dünyaya, tekrar seçerdim” dedim. Yalnızlık, görece birşey. Türkçe, çok güçlü bir dil ama Almanca’ya göre “yalnızlık” kelimesinde bir yoksulluğu var. Almanca’da yalnızlıkla ilgili allein ve einsam olmak üzere iki sözcük var. Allein, bedensel bir yalnızlıktır, mekân içerisindeki yalnızlıktır. Einsam, manevi yalnızlıktır. Çevirmenlik gibi bir meslekte insan einsam olmaz ama allein olması şarttır.

 

 

 

Can Sıkıntısının Canlı Tarihi

Bu yazım SabitFikir’de yayımlanmıştır.

http://sabitfikir.com/elestiri/can-sikintisinin-canli-tarihi

İnsanın hayatı boyunca yaşadığı hastalıkları, fiziksel, psikolojik ve felsefi hastalıklar olmak üzere üçe ayırmak mümkün mü? Fizyolojik ve psikolojik hastalıklara dair epey uzun bir liste verebileceğimizi sanıyorum. Peki ya felsefi hastalıklar listesine neler dahil olabilir? Ve bunların tedavisi/ çözümü var mıdır? Örneğin can sıkıntısının? Can sıkıntısından ölünür mü? Ya da canı çok sıkılan bir insanın ömrü ne kadardır? Peki ya can sıkıntısının tarihi var mıdır?

Basite indirgediğimiz, üzerine çok da kafa yormadığımız bir duygu, can sıkıntısı. İçindeyken, ona dışarıdan bakmakta zorlandığımız ve çoğu zaman melankoli, depresyon, uyku hali, bıkkınlık, yalnızlıkla bağdaştırdığımız bir durum. İnsanlık tarihine dikkatle baktığımızda her şeyin biraz da can sıkıntısıyla başlamış olabileceğini görebiliriz oysa. İlk akla gelen Adem’le Havva’nın yasaklanmasına rağmen elmayı yemeleri ve cennetten kovulmaları… Bu olay, birçok sebebin yanı sıra, bir can sıkıntısının sonucunda da gerçekleşmiş olabilir pekala. Hatta savaşlar, göçler, fetihler, icatlar, keşifler… Bunların hepsinin aynı zamanda birer can sıkıntısı ürünü olabileceğini söylersem haddimi aşmış olmam umarım. Daha bireysele indirgeyecek olursak sanatsal yaratılar, çocuk doğurmak, köpek beslemek, hobi edinmek, evlenmek de can sıkıntısıyla baş etmek adına üretilmiş girişimler başlığı altında değerlendirilebilir mi? Hatta benim şu an bu yazıyı yazmam, senin de bunu okuman sevgili okuyucu bambaşka nedenlerin yanı sıra, biraz da can sıkıntısından olabilir mi?

Peter Tooley de işte böyle sorulara yanıt arayarak, Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi adlı kitap yazmış. Kitabın orijinal adı, kitabın içeriğine daha uygun aslında: Can Sıkıntısının Canlı Tarihi. Kitapta eğlenceli bir tarihten değil, gayet soluk alıp veren, canlı ve ciddi bir tarihten bahsediliyor çünkü. Yani kitabın çeviri adına aldanıp, komik ve eğlenceli bir içerik beklentisine giriyorsanız, şimdiden uyarayım ki hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.

Tooley, hayatının çoğunu Avustralya’nın geniş düzlüklerinde geçirmiş bir akademisyen. Daha sonra Calgary’e taşınıyor. Aynı zamanda Calgary Üniversitesi’nde Yunan ve Roma Çalışmaları Bölümü’nde profesörlük yapıyor. Kitapta can sıkıntısını, iki şekliyle ele alıyor Tooley. Birincisi kaçınılması çok zor olan, önceden kestirilebilir durumların sonucunda ortaya çıkan basit can sıkıntısı. Uzun nutuklar, uzun kilise ayinleri, sürekli aynı işi yapmak gibi… Tooley’e göre: “Bu tip bir can sıkıntısı, süresinin uzunluğuyla, öngörülebilir olmasıyla, kaçıp kurtulunamaz oluşuyla ve kişiyi esir alışıyla tanımlanabilir. Ve insan böyle hissettiğinde, zaman sanki yavaşlar, öylesine yavaşlar ki kendini olan bitenin dışındaymış gibi hisseder.”

 

İkincisi tür can sıkıntısı ise varoluşsal can sıkıntısı. Yine yazara göre; “can sıkıntısının bu şeklinin kişinin varlığına bile sirayet ettiği ve hatta felsefi bir hastalık olarak düşünülebileceği söylenir. Tanımlaması kolay bir şey değil. Bu tür can sıkıntısının karmaşıklığı iyi bilinen birçok durumu kapsayabilir. Bu durumlar çağrışım olarak melankoli, umutsuzluk, hayattan usanmışlık, keder gibi isimler alır. Bu ikinci tür can sıkıntısı ciddi bir mürekkep tüketimine yol açmışsa da, can sıkıntısının ilk şekli ‘önemsiz’ olduğu için görmezden gelinmiştir.”

 

Kitabın içerisinde, can sıkıntısının kol gezdiği birçok edebi karaktere ve görsel imgeye atıfta bulunulması kitabı çekici kılan öğelerin başında geliyor. Örneğin Anton Çehov’unVanya Dayı isimli kitabında, “Sıkıntıdan ölüyorum, ne yapacağımı bilmiyorum” diyen Yelena, İvan Gonçarov’un Oblomov adlı eserinde ölümcül derecede sıkılan ana karakter İlya Oblomov, Flaubert’in romanı Madam Bovary’deki Emma, Orhan Pamuk’un otobiyografik eseri İstanbul ve Jean Paul Sartre’nin Bulantı’sındaki Roquentin hemen kendini belli eden karakterler arasında.

Ayrıca kitapta Glasgow’da yaşayan, 27 yaşındaki drama öğretmeni Joy Stone’un öğrencilerine neler öğrettiğine dair kısa bir listeye de yer veriliyor:

“İş sorun değil. Ben bir okulda çalışıyorum. Çocuklara ders veriyorum. Onlara şunu öğretiyorum:

1- Rutin

2- Ağızlarını ne zaman kapalı tutacakları

3- Can sıkıntısıyla nasıl baş edecekleri…”

Stone’a göre can sıkıntısı, hayattaki en basit ve kaçınılmaz şeylerden biridir ve bununla başedilmesi gerekir. Çocuklar da daha küçükken bu yeteneklerini geliştirmek zorundadırlar. Joy, çocuklara can sıkıntısıyla nasıl başedileceğinin öğretilmesi gerektiğini savunur. Çünkü ona göre can sıkıntısıyla başa çıkabilmek, hayata tutunabilmeyi öğrenme sürecinin bir parçasıdır.

Tooley’e göre, masa veya koltuk kolçağı gibi düz yüzeylere dayanmış dirsekler, ağırlaşmış başları destekleyen kollar ve eller can sıkıntısının en sık rastlanan görsel simgeleridir. Bu savını desteklemek için kitabında ressam Lo Spagna’nın “Istırap Bahçesi”, Frederic Leighton’un “Yalnızlık”, Albrecht Dürer’in “Melankoli-I” gibi bazı eserlerine de yer veriliyor.

Sıkıntıya ne kadar yatkın olduğunuzu ölçmeniz adına, Oregan Üniversitesi’nden emekli bir psikolog olan Norman D. Sundberg tarafından tasarlanmış bir “Can Sıkıntısına Yatkınlık Ölçeği” de (BPS-Boredom Proneness Scale) bulunuyor kitapta. Bu ölçek sonucunda kendinizde can sıkıntısına az veya çok mutlaka bir yatkınlık görmeniz, kitaba sizi daha da bağlayan bir neden oluyor.

Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi, çok yoğun bir makale kaynakçasına sahip olmasına rağmen, sıkıcı olmayan ve akademik bir dille yazılmamış bir kitap. Ancak 2008 yılında Bağlam Yayınları’ndan çıkan Lars Fr.H. Svendsen tarafından yazılıp, Murat Erşen tarafından Türkçeye çevrilen Sıkıntı’nın Felsefesi adlı kitabın neredeyse bir özeti niteliğinde. Bu durum ne yazık ki, kitabı benzersiz bir eser olarak nitelememizi önlüyor.

* Görsel: Yavuz Girgin